Arşiv

 Örümceğin evi

MÜSLÜMAN DÜNYAYI meydana getiren ülkelerin, birkaç istisna dışında, siyasî bağımsızlıklarını kazanmaları, esas itibariyle İkinci Dünya Savaşından sonraki çeyrek yüzyıl içinde gerçekleşti. “Dekolonizasyon” (sömürge olmaktan kurtulmak) olarak bilinen bu sürece, Bediüzzaman 1911’de Şam şehrindeki Emevî Camiinde yaptığı uzun konuşmada “fecr-i sadık” nitelemesiyle işaret eder. Hicrî 1371 (M. 1952) tarihi, Müslüman dünyanın siyasî bağımsızlığını kazanma sürecine tekabül eder.

Müslüman ülkelerin (halkının çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerin) İngiltere, Fransa, Hollanda ya da Portekiz gibi ülkelerin sömürgesi olmaktan kurtulması, gerçek bir gün doğumu (fecr-i sadık) olmadı; çünkü Batılı sömürge yönetimlerinin yerine, onların sivil-asker “yerli” işbirlikçileri yönetim cihazına el koydular. Bu ülkelerde, yetişmiş, kalifiye insan gücü “Efendilerinin” değerlerini ve hayat tarzlarını benimseyen sekülerleşmiş bir azınlıktan oluşuyordu. Sosyalizm ve milliyetçilik gibi Batılı ideolojileri bayraklaştıran rejimlerin ya da “şeriatı” sus payı olarak kullanan hanedanların geleneksel yönetimlerinin ortak paydası, siyasî istibdattı.

Kuzey Afrika ülkeleri, Arab sosyalizmi ve milliyetçiliğinin kahır pençesi altında, hâl⠓talime” devam ediyor. Körfez ülkeleri, petrol gelirleriyle Batı borsalarını ayakta tutup iktidarlarının dış payandası olarak Batılı ülkelere yaslanan (Birinci Körfez Savaşı bunun çok açık bir örneği), içeride halk Müslümanlığına, özellikle özel hukuk alanında, “Şeriat”ı rüşvet olarak verip iktidarlarını sürdürmeye çalışan hanedan yönetimlerinden oluşuyor. Orta Asya Cumhuriyetleri ise hemen bütünüyle eski komünistler tarafından yönetiliyor.

Bu açıdan Suriye açık örneklerden birini oluşturmaktadır. Bağımsızlığını kazanmasından itibaren sürekli askerî rejimle yönetilen Suriye’de iktidar, Kasım 1970’ten bu yana, Mişel Eflak’in sosyalist Arap milliyetçiliğine dayalı Baas Partisini Nusayrileştiren Esed ailesinin elinde bulunmaktadır. Toplumsal hayatı apolitikleştiren, sivil ve asker bürokrasiyi Fransız kültürüne asimile olmuş bürokratlarla kontrol eden, dinin siyasal görünümlerini her türlü araçla bastırırken, toplumsal görünümleriyle de keyfemâyeşâ oynayan Esed hanedanının, ABD’nin İsrail eksenli kör Ortadoğu politikalarının hedef ülkelerinden biri olarak seçilmesi, Suriye toplumuna zaten nüfuz etmiş olan siyasî teslimiyetçiliği, Esed yanlısı bir rüzgâra dönüştürdü.

Suriye’nin Esed ailesinin mülkü olarak görülmesi, asker, tüccar vs. olarak sözde Cumhurbaşkanının tüm kamusal alanlarda söz ve ikonarla modellenmesi ve tüm bunların belirli bir halk desteğine dayalı olarak yapılıyor olması, bana Said Nursî’nin “İnsanlar yöneticilerinin yolu üzredirler” meâlinde bir kelâm-ı kibara atıfta bulunan değerlendirmesini hatırlattı. Siyasî istibdad diğer istibdat türlerinin anasıdır. Bu istibdadın gönüllü olarak beslenmesi, onun ömrünü uzatan en önemli unsurlardan biridir. Nefsine itimad etmeyen, her şeyi reise havale eden, bunun karşılığında hürriyetini isteyerek rüşvet veren bir topluluk, bırakın Esedleri, hamiyet ehlini de müstebid haline getirir. “Ne yaparsa yine Esedler yapar” diyen, her şeyi onlara bağlayan, varlığını siyasî yönetime ipoteklerken kendisini acz, güvensizlik ve korku çukurlarında hapsedenlerin, dinin bekasıyla siyasî değişim arasında paralel bir ilişki kurması da zor olmayacaktır.

Suriyellierin kurtuluşu “tembel çobanlar, kayıtsız yardımcılar ve değersiz köpekler” yerine, herkesin nefsine güvensizlikten kurtularak duruma bizzat vaziyet etmesi, “Benim olmadığım yerde hiç kimse yoktur” şeklinde bir kolektif sorumluluk bilincine ulaşması ve “Allah’a güvenip sa’ye sarılmasıyla” mümkün olabilecektir. “Bugün bu ülkede ezan okunuyorsa ve camiler açıksa, bunu filancalara borçluyuz” diyenlerin dinle ilişkileri, örümcek evinin salâbeti ölçüsündedir. Suriye’nin Esed’lerle kaim olduğunu söyleyenler gibi.

Kimileri en bedihî sosyolojik gerçeklere ters düşme pahasına “Türkiye İslâm ülkesi değil” diyebilir. Kimileri, şahsî çıkarlarını kamusal çıkar olarak sunup hukuku ayaklar altına alabilir. Değil bunlar, “sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa” bizim şevkimiz yine bozulmayacaktır!

Gün ağarıyor, üzerimize doğacak güneşi istikbal etme zamanıdır.




Yeni Asya Gazetesi, 29.04.2005

  29.04.2005

© 2021 karakalem.net, Refik Yıldızer




© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut