Arşiv

GÜNEŞİ UYANDIRALIM

İlkinin adı Şeker Portakalı olan bir dizi kitabın ikincisi Güneşi Uyandıralım. Vascancelos’un çocukların gizemli ve şaşırtıcı dünyasına yaptığı yolculuk… Küçük kahraman Zeze’nin hüzünleri, sevinçleri, çılgınca fikirleri ve hayalî dostlarıyla geçirdiği günlerin bizlere gelen yansıması… Zeze’nin yüreğinde gizli olan kurbağası Adam ile yaptığı sohbet, o dünyadan uzaklaşan bizlere birşeyler fısıldıyor:

“Suratımı asmaya hazırdım. Adam bunu sezdi ve taktik değiştirdi: ‘Pencereden bak Zeze. Hava ne güzel, gökyüzü masmavi, bulutlar birer küçük koyunu andırıyor. Tam göğsündeki küçük kuşu özgürlüğe kavuşturduğun günkü gibi.’ Adam’ın haklı olduğunu kabul etmeye başlıyordum. ‘Özellikle de güneş Zeze. Tanrı’nın güneşi. Tanrı’nın en güzel çiçeği. Isıtılan ve tohumları yeşerten güneş.’ Okulda okuduğumuz ve tohumları yeşerten güneşten sözeden bir şiiri anımsadım. Şu Adam müthişti. ‘Herşeyi olgunlaştıran güneş. Mısıra rengini veren ve nehrin sularını saydam kılan güneş. Güzel değil mi Zeze?’ ‘Güzel. Güneşsiz günleri sevmiyorum. Gelmesiyle gitmesi bir oldu mu seviyorum yağmuru. Uzun sürdü mü her yanım küflenmiş gibi geliyor.’ ‘Tanrı’nın güneşi bu denli güzelse, sen bir de ötekini düşün.’ Nutkum tutulmuştu: ‘Hangi öteki güneşi, Adam? Çok büyük olan bunu tanıyorum bir tek.’ ‘Daha büyük olan bir başkasından söz etmek istiyorum. Yüreğimizde doğan güneşten. Umutlarımızın güneşinden. Düşlerimizi de uyandırmak için göğsümüzde uyandırdığımız güneşten.’ Hayranlık içindeydim: ‘Adam, sen şairsin de öyle değil mi?’ ‘Hayır. Sadece güneşimin önemini senden önce sezdim.’ ‘Ya benimki?’ ‘Seninki, Zeze, hüzünlü bir güneş. Yağmur yerine göz yaşlarıyla çevrili bir güneş. Olanca yeteneğini ve gücünü keşfetmemiş bir güneş. Senin tüm anlarını henüz güzelleştirmemiş bir güneş. Küçük, bir parça da mızmız bir güneş.’ ‘Ne yapmam gerekiyor?’ ‘Pek az şey. İstemek yeterli. Ruhunun pencerelerini açmalı ve fırsat tanımalısın nesnelerin müziğinin içeri girmesine. Sevecenlik anlarının şiirinin içeri girmesine.’ ‘Benim çaldığım gibi bir müzik mi?’ ‘Tam o değil. Sen dışsal bir müzik yapıyorsun. Bu hiçbir şeye ulaştırmayan bir müzik. Başkaları için soğuk bir müzik yapacağına, müzik içinde yüzmen gerek senin.’ Adam’ın bu söyledikleri karşısında şaşkınlık içindeydim. ‘Önemli olan Zeze, hayatın güzel olduğunu ve yüreğimizde ısıttığımız bütün bu güzellikleri arttırmak için, onların Tanrı tarafından bize verildiğini keşfetmen.’ ‘Ağlamakla güneşimin ışınlarını ıslattığımı mı söylemek istiyorsun?’ ‘Tabiî. Güneşin soğumasına fırsat vermemek için geldim. Yalan mı?’ Onayladım. ‘Öyleyse, bir dost gibi elimi sık ve gidip güneşi uyandıralım!’”

—SEVDE S. USAK

Tek kişilik cumhuriyet!

Yine bir 29 Ekim gelip çatmıştı. Yine okullarda ve resmî mekânlarda günün anlam ve önemi “idrak edilmiş”ti. Yine camilerde “Cumhuriyet” hutbeleri okutulmuştu. Yine cumhurbaşkanı, başbakan ve parti başkanları “bayram mesajı” yayınlamıştı. Yine çokları Anıtkabir’de saygıyla “huzur”da durmuşlardı. Yine okullar, resmî binalar, birçok gazetenin ilk sayfası, belediye otobüsleri ve billboardlar Atatürk resmiyle donanmıştı. Hem de, “Cumhuriyeti çok seviyoruz” yazılı ibarelerle.

Oysa “çoğunluk” demekti “cumhur.” Cumhuriyet, bu anlamda, azınlığın hukukunu çiğnememe kaydıyla çoğunluğun söz sahibi olmasıydı. Ne var ki, her yer Atatürk’le donanmışken, ortada “cumhur” yoktu. Yoksa, cumhur onun yanında değil miydi?

Binlerce resmin arasından işe gelip–giderken, bir bu soru gelecekti aklımıza; bir de “cumhur” bu çelişkinin farkına varmadıkça, “tek kişilik cumhuriyet”in öylece sürüp gideceği.

Cihad nedir?

“Müslümanlar ve İslâm bilginleri için, cihad kelimesi, birçoğumuzun bildiği gibi savaşı ifade eden bir kelime değildir. Cihadın asıl anlamı, Allah yolunda ve Onun rızası istikàmetinde çaba göstermektir. Yani cihad, dinî sebeplerden ötürü yapılan çalışmaların tümüne verilen addır.”

—Annemarie Schimmel
İslâm Hakkında Ne Dediler?
İz Yay., 1993, s.12.

24 Kasım, her yıl olduğu gibi, bu yıl da “Öğretmenler Günü” olarak kutlandı. Bu yılki kutlamalar, geçmiştekilerden pek farklı oldu mu, sanmıyoruz. Fakat elimize “ödev” olarak yazılan ve aslında gerçek “öğretmen”in ve gerçek “talebe”nin ipuçlarını veren bir yazı geçti de, sizlere de iletelim istedik. Galatasaray Lisesi Haz–1’den Esma Mermer, “En büyük öğretmen”i arıyor bu yazıda. Sonuçta, bizi tanıdık olması gereken adreslere yöneltiyor:

En büyük ‘öğretmen’

Ey benim en büyük öğretmenim, anlat bana. Ben niçin varım, niçin doğuyor ve niçin ölüyorum? Nereden geldim, nereye gidiyorum?

Gözlerim var; ışıl ışıl parlıyor, niçin? Kulaklarım var; duyuyor, niçin? Bir et parçasıyım; ama, çok mânâlıyım, niçin? Kulaklarım, o güzel kuş seslerini duyunca seviniyor, heyecanlanıyorum, niçin? Gözlerim, o simsiyah gecede, ufak ufak parıltıları, yıldızları ve tatlı ışığıyla bana gece lâmbası olan Ayı görünce duygulanıyor, içim kıpır kıpır oluyor, niçin? Anlat bana öğretmenim.

Gecenin karanlığının, gündüzün, aydınlığının anlamını anlat bana öğretmenim. Akşam olunca uyuyakalıyorum, vücudum dinleniyor ve bir de bakıyorum sabah olmuş, kuşlar ötüşüyor, çiçekler bana gülümsüyor. Kim uyutuyor, kim uyandırıyor, söyle bana öğretmenim.

Ağaçlarda ve kırlarda yeni açmış çiçekleri; kırlarda annelerinin etrafında meleşen kuzuları; gözleri fıldır fıldır, birini görünce hemen yuvasına koşmaya hazır titrek tavşanları görünce içim kıpır kıpır, gönlüm bir hoş oluyor. Onları hep görmek, okşamak istiyorum. Niçin, neden; öğret bana, anlat bana öğretmenim.

Annemi seviyorum, babamı seviyorum, tüm çocukları, tüm insanları seviyorum. Neden seviyorum, söyle bana öğretmenim.

Yağmur yağınca; bitkiler, hayvanlar, insanlar, bütün yeryüzü canlanır. Bir hayat gelir yeryüzüne. Kar yağınca bembeyaz, tertemiz olur her yer. Her bir mevsimin bir başka yararı var bana. Mevsimleri değiştireni anlat bana öğretmenim.

Hayatıma anlam katıyorsun. Dünyamı sen aydınlatıyorsun. Bana rehber sensin. Seni çok seviyorum, benim en büyük öğretmenim!

SORMADAN EDEMEDİK

Allah düşürmesin ama, yolu mahkemeye düşenler bilir. Yolu mahkemeye düşenlerle ilgili haberleri merakla ve dikkatle izleyenler de. Her mahkeme salonunda, hâkimin veya hâkimlerin oturduğu kürsünün arkasında, önemli bir söz yeralmaktadır: “Adalet Mülkün Temelidir.” Önemlidir bu söz; çünkü Âdildir Allah. Kulları üzerinde de adaletini görmek ister. Ve adaletin olmadığı yerde mülk temelsiz kalır; o “mülk”ü elinde tutan, olsa olsa, bir gâsıp konumuna düşer. Bu söz, muhtemelen, böylesi nice mânâyı içeren bir söz olarak söylenmiştir. Ne de olsa söyleyen Hz. Ömer’dir ve Hz. Ömer hak ile bâtılın ayrıldığı çizgide, adaletin ve ubûdiyetin eşsiz bir timsalidir.

Ne var ki, TC mahkemelerinde bu sözün altında başka bir imza bulunur: M. Kemal. O yüzden, sormadan edilemez: Hz. Ömer’e ait bir sözün M. Kemal’e mâl edildiği bir mekânda “adalet” ne denli gerçekleşir?

“Oysa o da bizimle aynı cevapları arıyordu: Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Daha ne kadar yaşayacağım?”
—Steven Spielberg’in
The Blade Runner
filminden.

  10.05.2004

© 2021 karakalem.net




© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut