Büyük cemaat, küçük cemaat... (II)

1989 YILI. Yer, Risale-i Nur hizmetine tahsis edilmiş bir mekân. Üniversitede okuyor olan yüzü aşkın kişi biraraya gelmiş, hem bir karar onlara tebliğ ediliyor, hem de bu kararla da ilişkili olarak onlardan düşüncelerini ve varsa problemlerini iletmeleri isteniyor.

Bir genç kalkıyor ve sebebini bir yıl sonra öğrendiği bir haksızlığa maruz kaldığını anlatarak, haksızlığın giderilmesi, hakkının kendisine iade edilmesi gerektiğini söylüyor.

Meseleyi çözmeye yetkili kılınmış kişi, ‘olur böyle vak’alar’ üslubunda yaklaşıyor meseleye. İhlastan, uhuvvetten, kardeşlikten, feragattan, hizmetin selameti için bu yaşananları sineye çekmekten filan söz ediyor.

Ama genç belli ki çok incinmiş. Tekrar söz istiyor. Uğradığı bir haksızlığı dile getirdiğini, verilen bu cevabın ise bu haksızlığı gidermediğini söylüyor. Bediüzzaman Said Nursî’nin Hz. Ali’ye atıfla ısrarla dile getirdiği ‘adalet-i mahz⒠ölçüsünü dile getiriyor. “Ferdin rızası yoksa, cemaatin selameti için dahi ferd feda edilmez” diyor. “Ancak ferdin rızası varsa bir anlam taşıyabilir. Ama siz, benim rızam olmayan bir meselede, bu dediklerinize dayanarak uğradığım haksızlığa karşı fedakârlığa beni zorlayamazsınız. Ki ben uğradığım haksızlıktan dolayı mağdurum; hakkımdan feragate de razı değilim. Size düşen, bu durumda, uğradığım haksızlığı gidermektir” diyor.

Bunun üzerine, hayatında Bediüzzaman’a hizmetle de şereflenmiş bir büyüğümüz sözün arasına giriyor ve hiddetle bağırarak:

“Risale’leri okurken, düzgün okuyun” diyor. “Cemaatin selameti için ferd, bal gibi de feda edilir. Cemiyet için edilmez” diyor.

İş bu raddeye gelince, vicdanımdaki ‘hiss-i adalet’in yanında, Risale-i Nur’a karşı kalbimdeki sadakatin de feveranını da işitiyorum. Bir tarafta Risale-i Nur’un müellifi Bediüzzaman Said Nursî’ye hizmet etmiş bir büyüğümüz, öte yanda o büyüğümüzün hizmet etmiş olduğu Bediüzzaman’ın yazmış olduğu Risale-i Nur’un en hayatî ölçülerinden biri...

‘Risale-i Nur’a sadakat’ besbelli ki ağır basıyor; meselenin bu şekilde kapatılmasına gönlüm elvermediği için az ilerideki kitaplığa uzanıp bir risaleyi çekip alıyor ve “Bakalım ne diyormuş Bediüzzaman” diyerek, okumaya başlıyorum:

“Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esasîsi olan ‘Selâmet-i millet için ferdler feda edilir. Cemaatin selameti için eşhas kurban edilir. Vatan için herşey feda edilir” diye bütün nev’-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun suiistimaliden neş’et ettiğin kat’iyyen bildim.”

Başka ifadeler de var elbet. Meselâ: “‘Cemaatin selameti için ferd feda edilir’ kaide-i zâlimânesi...”

Sözün kapsamı belli. “Cemaat için edilir, cemiyet için edilmez” gibi bir cümle asla sözkonusu değil.

Risale’den ilgili ifadeleri okuduktan sonra, belki bir tek bu noktada hiddetimden şu sözü ekliyorum: “Sadece biz düzgün okumayalım. Siz de düzgün okuyun.”

Sonra?

Hiddet anında Risale-i Nur’un en kritik Kur’ânî adalet ölçüsünü çarpıtacak bir çıkış yapılmasına karşı Risale-i Nur’un ifadesini ve bu ifadenin kapsama alanını dile getirmeme karşılık, “Allah razı olsun kardeşim” diye bir karşılık beklemiyorum gerçi. Beklemem gerekirdi aslında, ama tecrübelerim ‘Bekleme!’ diye öğreteli çok zaman olmuş.

Risale-i Nur’un cümleleri de belli. ‘Cemaat’ kelimesi apaçık ortada; üzerinde yoruma mecal bırakmıyor.

Suskunluk hâkim oluyor havaya. Hayırlı bir duruma işaret etmediğini hayatın akışı içinde daha bir berraklıkla öğrendiğim bir suskunluk...

Sonra başka meselelere geçiliyor, bir müddet sonra da herkes dağılıyor.

Günler geçiyor, sağdan-soldan hakkımda edilmiş sözler duymaya başlıyorum. Türkiye’nin dört tarafından, dahası Türkiye’nin dışından hakkımda edilmiş sözler.

-Mış, -mış, -mış...

Ne yapmışım?

‘Çok edepsiz biri’ymişim. ‘Abiler hakkında ağza alınmayacak hakaretler etmiş’im...

Olayın cereyan ettiği ortamda bulunmayan birileri, gözlerinin görmediği, kulakların duymadığı bir meseleye nasıl da dilleriyle yalancı şahit yazılıyorlar hemen...

Bütün bu yaşadıklarıma rağmen, yıllar sonra o olayda karşı karşıya geldiğimiz büyüğümüzle Cağaloğlu yokuşunda karşılaşıyorum. ‘Ferd razı olsa başka mesele’ ya, hayatta iken Üstadıma, sonrasında Risale-i Nur’a ettiği onca büyük hizmete karşılık o gerilim yine de küçük görünüyor gözüme. O gün orada susup Risale-i Nur’un bir ölçüsünün bir hiddet anında çarpıtılmasına suskun kalsam, ne kendimi ne onu affedebileceğim gerçi. Ama olan olmuş, söylenecek olan söylenmiş, mesele tavazzuh etmiş. Olan biten küçük görünüyor artık bu yüzden. Selam veriyor, Üstadıma hizmetine hürmeten elini öpmek istiyorum, o benden çok eğiliyor, buna imkân vermiyor.

Ya aradakiler?

Ya bu şekilde olup bitmiş bir olayda, her türlü riski göze alıp Risale’nin Kur’ân’ın kaç âyetinden beslenen ‘adalet-i mahz⒠dersinin hatırını ve hukukunu gözetmemi, ‘edepsiz’lik ve ‘ağza alınmayacak hakaret’ şeklinde taşıyanlar?

Ya kendilerine bu şekilde taşınanı göz-baş üstüne diye alıp, arkamdan demediklerini bırakmayanlar?

Adalet-i mahzâ ölçüsünün hakkını ve Risale’nin hukukunu müdafaa için sergilenmiş bir tavır ve sarfedilmiş bir söz, nereden alıp nerelere çekilmişti böyle?

Marshall McLuhan haklı çıkmıştı bir kez daha. Mesajı aracı belirlemişti yine.

Ve benim ‘sorunlu’ kişiliğim bir kez daha tescil edilmişti...

‘Cemaat’le sorunum olduğunu söylüyor o gün bugündür birileri...

Üstelik, sadece birinden değil; bundan, ondan, şundan olan birileri...

“Adam sorunlu. Cemaatle sorunu var.”

Ne yapayım? Risale-i Nur’la ‘sorunlu’ olmaya gönlüm razı olamıyor.

‘Cemaat’in Risale-i Nur’la sorunlu olduğu noktalarda, ben ‘cemaat’le sorunlu olmayı tercih ediyorum...

Bu arada, asıl meramımı yazamadım hâlâ...

Bir sonraki yazıya kaldı yine...

  22.07.2008

© 2021 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu




© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut