*Bu sayfa, sitemize gelen, sitemizdeki ana sayfaların formatına denk düşmediği için bu sayfalarda değerlendirmediğimiz, ancak paylaşmaya değer bulduğumuz yazıların sunulduğu bir havuz olarak tasarlanmıştır.

 Tesir-i Hakîki– 4

“İzzet ve azamet ister ki ;
Sebepler, perdedar-ı dest-i kudret (kudretinin önünde perde)
Olsun aklın nazarında.
Tevhid ve celal de ister ki ;
Sebepler, çeksinler ellerini tesir-i hakikiden..”
Bediüzzaman


DOKTOR, yoğun geçen bir günün sonunda, bir nebze olsun dinlenebilmek ihtiyacındaydı. Şimdi doktor odasındaydı ve ayaklarını uzatıp çay içerek yorgunluğunu atmak istiyordu..

Gecenin ilerleyen bir saatinde televizyonu açtı ve seyretmeye başladı. Birden, daha önce fark etmediği bir şey daha dikkatini çekti. Evreni de, her gün tıpkı televizyon seyreder gibi seyrediyorduk. Nasıl ki vericiden yapılan bir yayın, radyo dalgaları vasıtasıyla televizyon tarafından alınıyor ve görüntülere dönüşüyorsa, evrendeki hareketler de öylece oluşuyordu. Şayet yayın yoksa, görüntüler de olmuyordu. Önce yayın yapılıyordu, sonra televizyonda görüntüler meydana geliyordu. Ekrandaki görüntüler, birbirinden farklı karelerin ardışık bir ilişkiyle akması sonucunda oluşuyordu. Evrende gözlediğimiz maddenin hareketi de o minvalde bir akışla vücuda geliyordu. ‘Kainat ekranı’ndaki görüntüler; birbirinden bağımsız ancak bir önceki karenin bir sonraki ile uyum içinde olduğu karelerin peş peşe ve süratle yaratılması ile inşa ediliyordu. Kader canibinden gelen ilmi bir emirle —ki, doktor bunu patlayan bir flaşa benzetiyordu— zerrelerden mürekkep bir alem, koşar adım hayat sahnesinde poz vermeye duruyordu. O an, patlayan bir volkandan püsküren lavların yüzeye çıkınca katılaşması gibi donuveriyordu madde. Kaskatı kesiliyordu. Bunu, yeni bir emrin yepyeni versiyonları takip ediyordu. Birbirinin aynı olmasa da gayrı da olmayacak şekilde yaratılan bağımsız levhalar, ardı ardına geliyor ve gidiyordu. Böylelikle hayatta kalıyorduk. Bir tohum, sümbüllenerek böylelikle ağaç olabiliyordu. Değilse bırakalım hayat bulmayı, vücuda gelmemiz bile imkansızdı. Kader senaryosundan hayat sahnesine bir geçişti ‘her an yaratılma’! Alem, içinde hepimizin ve her şeyin bulunduğu muazzam ve çok boyutlu bir ekran gibiydi. Adeta, bir ‘nur televizyonu’na benziyordu. Alem’de her an, ‘Kün’den ‘İkra’ya, bir dalgalanma ve titreşim sergileniyordu…

Her an yaratılmanın iki cephesi vardı[1]:

Biri “ Ol!” makamı, diğeri “ Oku!” makamıydı. ‘Kün’ emrinin arka planında ‘imam-ı mübin’ [2], ‘İkra’ hitabının yanı başında ‘kitab-ı mübin’ [3] hakikati bulunuyordu.

Kaderden hayata doğru uzanan ve dalga dalga yayılan bir ‘öte bağlantı’nın [4] izdüşümüydü ‘imam-ı mübin’. Mahlukatın hayata doğru koşar adım can attığı şiddetli tahrikin adıydı. Kader-i İlahi’nin ilim ve program defteriydi. Yapılan yayındı. Tabir caiz ise, yazılmış olan bütün tıp kitapları imam-ı mübin farz edilse, poliklinik defterlerinin kayıtları da kitab-ı mübin olacaktı. Veyahut, bir ilacın prospektüs bilgilerini imam-ı mübin’e benzetsek, ilacın alımıyla birlikte vücudumuzda gözlediğimiz şahsa özel tesirler de kitab-ı mübin’in imlaları olacaktı. Hayat ile hastalıklar arasındaki bu müthiş bağlantıların şekillendiği ve sebep sonuç ilişkileriyle kurgulandığı yerdi ‘kitab-ı mübin’. Genel geçer hükümlerin, şahsa özel hale gelmesiydi. Kudret-i İlahi’nin muazzam bir irade defteriydi. Diğer bir deyişle, yapılan yayının görüntülere dönüşmesiydi. Kudret kaleminin, içinde bizim de olduğumuz bu alemi sayfa sayfa yazmasının adıydı. Evren, hakikatlere şekil giydirme meydanıydı. Allah’ın yazar-siler bir tahtasıydı. Sebeplerden sonuçlara doğru gözlediğimiz akışların yoğrulduğu gel-git potasıydı.

Velhasıl kader, İlahi ilmin bir çeşidiydi. Tercihlerimizi rencide etmeden ilintilendiriyor- du ve öylece programlıyordu. Külli irade, cüz’i iradeyi bir çok konuda dikkate alıyordu: “Ey kulum!.İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mesuliyet sana aittir” diyordu.. Evet, aynen şimşek çakması gibi bir şeydi ‘Kader’. Işığını, nurunu ‘Hayata ‘ veri- veriyor, çok sonra madde canibinde sesi duyuluyordu..

Hastalıklar ilk etapta bizler için şer gibi görünüyordu[5]. Oysa îcad-ı İlahi’de şer ve çirkinlik yoktu. Tercihlerimiz ve meyillerimiz onu şer haline getiriyordu. Şer dediğimiz şeylerin yaratılması şer değildi. Fakat şerri tercih etmemiz, tamamiyle şerdi. Kader, tesir-i hakikiye bakıyordu ve adalet ediyordu. İnsanlarsa, görünürdeki sebep-sonuç bağlantılarına göre hükümlerini bina ediyorlar ve kaderin aynı adaletinde şerri tercih etmek suretiyle zulme düşüyorlardı. Kader ve icad-ı İlahi, tesir-i hakiki ve neticeler itibariyle şerden ve çirkinliklikten tamamen münezzehti.

İşte bu gerçeği fahiş bir hatayla sebeplere hamletmek, onları tesir sahibiymiş gibi görmek, olmayan bir şeyi kabul etmekti. Bu hüküm, ‘yokluğun kabulüydü’. Alemlerin nakış nakış dokunduğu esma-i İlahi’yi yok saymaktı. Bunun ebedi hayattaki karşılığı da, maalesef yok olmaktan beterdi. Hayattan nasibimizin tükenmesiydi. Çünkü olgu maddeleştikçe, onun hayattan nasibi de azalıyordu..

Bununla birlikte sebepler ile sonuçların arasındaki bağlantıları hafife alarak, karşılaştı- ğımız olguları kıyaslayarak fark etmekten geri kaldığımız durumlarda da, ‘kabulün yokluğu’ gibi diğer bir fahiş hataya düşüyorduk. Muayyen bir noktada yapacağımız ters hareketler, Allah’ın kudretini sınama noktasına bizi atıyordu. Bu hatanın bedelini de, çoğunlukla hayat merdivenlerinin alt basamaklarında takılıp kalarak ödüyorduk…[6]

Doktor artık, can-ı gönülden biliyordu ki; kendi aklının nazarında sebepler, O’nun kudretinin önünde bir perde oluyordu. Ve yine anlamıştı ki; sebeplerin eli, asla tesir-i hakikiye uzanamıyordu…




[1] “.. Ne göklerde ve ne de yerde zerre kadar bir şey Ondan uzak kalamaz ; bundan küçük veya büyük ne varsa hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.” Sebe’ suresi, 3

[2] İmam-ı Mübin : İlim ve emr-i İlahi’nin bir ünvanıdır. Alem-i şahadetten ziyade Alem-i gayba bakar. Kader defteridir. 30. Söz, İkinci Maksad, Mukaddime

[3] Kitab-ı Mübin : Kudret ve irade-i İlahiye’nin bir ünvanıdır. Alem-i gaybdan ziyade Alem-i şahadete ve hazır zamana bakar.. Kudret defteridir. 30. Söz, İkinci Maksad, Mukaddime

[4] Melekut Alemi: Vasıtasız olarak Yaratıcıya bakan, sebep-sonuç ilişkilerinin olmadığı ve silsilelerin birbirini doğurmadığı şeffaf alem. Mani ve engellerin müdahale edemediği, karışıklık ve perdelenmelerin bulunmadığı alem. (Bkz: Mektubat)

[5] Ölümcül Hastalık Yoktur I-II, Aykut TANRIKULU, www.karakalem.net/yansımalar

[6] Adem’in Hikayesi Aykut TANRIKULU, www.karakalem.net/yansımalar

  06.07.2002

© 2021 karakalem.net, Aykut Tanrıkulu




© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut