Arşiv

 Ehven-i Şerrin İki Ucu

MESNEVÎ-İ NÛRİYE’DE dünyayı terketmekle ilgili ince bir ölçü verilir: dünyayı kesben terketmeyeceksin, kalben terkedeceksin. Yani, dünyaya tembellikle sırtını dönmeyeceksin; dünya için emek harcayacak ve ter dökeceksin, ama kalbini de dünyaya bağlamayacaksın. Üzerinde düşününce, bu ölçünün belirlediği ince çizgide kalmanın pek kolay olmadığı anlaşılır. Zira, insan kalben bağlanmadığı bir şey için emek sarfetmekte zorlanır. Tersi de doğrudur. İnsan emek sarfettiği ve ter döktüğü şeye kalbini de vermeden edemez.

Oysa, bu dengeli tutumun iki ucuna sapmak insanın kolayına gelir. Dünyayı kalben terkedeyim diye, kesben de terkedip, tembellik ve miskinliğe sapanlar pek çoktur. Tembellik etmeyen, ama ter döktüğü, emek sarfettiği şeylere kalbini bağlayan insan da çoktur. Zor olan, terklerden birini yapıp diğerini yapmamaktır. Dünyayı kesben bırakmayıp, kalben bırakmaktır. Bu zorluk, dünya ile aramızda olması gereken mesafenin hassaslığını yansıtır.

Bu hassas mesafeyi, ‘dünya’ya bakan her noktada olduğu gibi, siyasete bakışta da korumak zorundadır insan. Yeri geldiğinde oy verecek, hatta bir partinin ilçe teşkilatını kuracak kadar yakın olmak, ama siyasetin şerli olduğunu, yalana ve riyaya dayalı olduğunu bilecek kadar da uzak durmak zorundadır. Bunu yapmak zor, yapmamak kolaydır. Meselâ, şerli diye siyasetten tümüyle el-etek çekip, haklı ve haksız arasında sözümona tarafsız kalarak zulme rıza göstermek, hakkın aranması gereken yerlerde istiğna tavrı takınarak kendini ezdirmek kolaydır. Keza, siyasete bulaşmışken oy, hatta emek verdiği siyasî partiyi âdeta kutsamak, hayrı ve şerri bu partiden olup olmamaya göre tarif etmeye kalkmak, müslüman olmanın ölçüsünü siyasî tarafgirliğe göre belirlemeye girişmek kolaydır.

Burada sözün ucu, Risale-i Nur’un şu zamanda siyasete bakışın temel ölçülerinden biri olarak sunduğu, dolayısıyla, ondan ders alanların siyasete dair yorumlarında âdeta vird-i zebanı olan bir kavrama değiyor: ehven-i şer. Ehven-i şer, Risale-i Nur’un siyasete bakışımıza getirdiği çok incelikli bir ölçü ve mercek olduğu halde, sık sık ehl-i dinin mensup olduğu değişik toplulukların tepkisine hedef olmuş, sözümona Risale-i Nur’a muhatap olanların ‘siyasî saplantıları’nın alemi haline gelmiş gibidir. Öyle ki, hele de din adına siyaset yapanların iyice heyheylendiği şu günlerde, dudağınıza ehven-i şer kelimeleri değer değmez, “Sen hâlâ oralarda mısın?” der gibi alaycı bir dudak bükme tavrına maruz kalmanız işten bile değildir. Bu tepkiye şimdilerde şu veya bu düzeyde Risale-i Nur’a muhatap olanlar içinde bile rastlanıyor. Bu tavrın gerisinde ise, iktidar olmanın ya da iktidarda başarılı olmanın, iktidar yolunda yapılanları meşrulaştırdığı şeklinde bir anlayış saklı. Güya Risale-i Nur’a muhatap olanların bir kısmı, din adına siyaset yapanların—‘dini siyasete alet edenlerin’ demiyorum—iktidara geçmesiyle çeyrek asırlık hatalarından döndüler! Güya, din adına siyaset yapanlar ise, nihayet haklı olduklarını iktidara yaklaşarak ve geçerek isbatlamış oldular.

Bir işin meşruiyeti hususunda, sonucuna bakarak karar vermek, İslâm hukukunun yabancısıdır oysa.

Peki, bunca insanın anlamakta aciz kaldığı, kimilerini onca yıldır iktidardan eden ehven-i şer ölçüsünde onulmaz bir yanlışlık mı vardı? Yoksa, daha muhtemel ve makul bir açıklamayla, Risale-i Nur’a muhatap olanlar olarak, yaşayageldiğimiz siyaset pratiğiyle bu ölçüyü insanlara yanlış mı tefsir ettirdik? Bana sorarsanız, ikinci ihtimalin üzerinde kafa yormamız, ehl-i dinin Risale-i Nur’a muhatap olanlar ve dolayısıyla Risale–i Nur hakkındaki suizanlarını düzelteceği gibi, Risale-i Nur’un siyasetle ilgili ölçülerine daha net bir çerçeve çizmemizi de sağlayacaktır—sakın bunu şimdilerde iktidarda olan birilerinin siyasî hatırı için yapmak zorunda olduğumuz sanılmaya.

Din adına siyaset yapmanın bir partinin isminin ikinci kelimesine ‘-çilik’ ekleyerek adlandırıldığı yıllarda ilkgençlik çağlarındaydım. Şimdi bu ‘-çilik’in yerini, daha dünyevî çağrışımları olan yeni parti ismine eklenen ‘-çılık’ aldı. İlkgençlik yıllarımda ‘-çi’ olmadım ve bunu ‘ehven-i şer’ mihengine dayanarak sürdürdüm. Şimdi de aynı mihenk sayesinde ‘-çı’ olmamakta ısrarlıyım. Ehven-i şer ölçüsüne ittiba ederek din adına ortaya çıkan bir partiye atfen kullanılan ‘-çılık’ın karşısında yer alıyorum. Tipik bir ‘-çi’ ya da ‘-çı’, bu tavrımı başka bir partinin hatırına sürdürdüğümü sanacaktır. Yani, ona göre, siyaset sahnesinde dindarları temsil eden bu partiye oy vermememin tek gerekçesi ve tek açıklaması başka bir partinin taraftarı olmamdır.

İşte, ehven-i şer ölçüsünü nasıl anladığımız ve halimizle nasıl anlattığımız, burada bu partinin taraftarı gibi düşünüp düşünmediğimize bağlıdır. Ehven-i şer ölçüsü, bir partiye taraftar ya da muhalif olmayı mevcut siyasî seçeneklerin dışında bir gerekçeye dayandırır—içinde bir gerekçeye değil. Bir siyasî partiye muhalefetimizin sebebi başka bir siyasî partiye olan taraftarlığımız ise, “Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur; iki şer arasında ehveni tercih edilir” ölçüsüne göre hareket etmiyoruz demektir. Aynı şekilde, başka bir siyasî partiye oy vermenin sebebi o siyasî partiye olan muhabbetimiz ise ehven-i şer ölçüsünü yine ihlal ediyoruz demektir. Çünkü, ehven-i şer ölçüsü, bizi mevcut partiler arasında bir tercihe götürüyor gibi görünse de, bütün partilere karşı durmamızı gerektirir ve siyasetin işleyişine belli bir uzaklıkta kalmamızı ister. Buna göre, meselâ dindarları temsil iddiasındaki partiye başka bir siyasî partiye olan tarafgirliğimiz adına karşı çıkıyorsak, partiler arasındaki tercihimizde isabet etsek bile, bu, bütün partilere karşı olan mesafemizi koruyamadığımız mânâsına gelir. Bu da, ehven-i şer ölçüsünden kopmak demektir.

Ehven-i şer tabirinin ikinci kelimesi ‘şer,’ siyasî partileri değil, siyasetin kendisini tanımlar: şu zamanda siyaset şerlidir. Lâkin bu şerli siyaset içinde bir seçeneğin, meselâ bir partinin diğerlerine kıyasla daha az şerli, yani ‘ehven’ şerli olması mümkündür. Ehven olan ve azam olan şerler, yani daha küçük ve daha büyük şerler arasında tarafsız kalmak, şiddetli ve büyük olan şerrin lehine geçer ki, bu da şiddetli şerre karşı durmak için mecburen daha hafifi lehine seçimde bulunmamızı gerektirir. ‘Ehven-i şerr’in ilk kelimesi ‘ehven’ de, tam burada siyasetle temas noktamızı belirler. Ehven şerli olan siyasî seçeneği diğerlerine karşı tercih etmek zorunda olduğumuzu hatırlatır, ama siyasetin şerli oluşunu da izale etmez, hükümden kaldırmaz. Öyleyse, tıpkı dünyaya karşı kesben yakın, kalben uzak olmamız gibi, siyasete de şerli olduğunu bilerek başka şerlerden uzak durduğumuz kadar uzak, ama şerler içinde ehvenini şiddetli olana karşı tercih etme zaruretimiz kadar yakın durmamız gerekiyor.

Fakat gariptir ki, ‘ehven-i şer’ teriminin birinci kelimesi ‘ehven,’ ‘namaza yaklaşmayan’ Bektaşî misâli, aklımızda daha sıkı yer ederken, ikinci kelimesi olan ‘şerr’i sanki yutarak geçiştiriyoruz. Oysa, tercih ettiğimiz, hatta sempati duyduğumuz siyasî parti, şerler içinde ehveni olabilir ama hâlâ şerler içinde biridir. İşte, Risale-i Nur, siyasete yaklaşımında ehven-i şer kelimesini istimal ederken, öncelikle siyasetin yekûnuyla ilgili hükmünü vermiştir. Çünkü, ‘gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakiki vazife-i insaniyeti ve ahireti unutturacak en geniş daire siyaset dairesidir.’ O yüzden, ‘din düsturlarının bir hâdimi olmak cihetinde güneş gibi imanlar taşıyan bir kısım sahabeler ve onlara benzeyen mücahidînden, selef–i salihînden başka; siyasetçi, ekserce tam müttaki dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar müttaki olanlar, siyasetçi olmazlar.’ Daha açıkçası, ‘maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır.’ Hele hele, umumî bir dünyevîlik kasırgasının her yeri ve herkesi kuşattığı bir zamanda yaşanmakta; dünya adına din rüşvet verilmekte; meselâ küçük çıkarlar uğruna yalan propagandaya, dinin esaslarından tavize ‘hoşgörü’yle bakılmaktadır. Böyle bir ortamda, menfaat, riya, yalan üzerine dönen böyle bir siyasetin içinde hangi parti yer alırsa alsın, hayr-ı mutlakaya göre hareket edemeyecektir; tam ve hakikî adalet emrini de yerine getiremeyecektir. Bilakis, ‘siyasetin hakkını vermek’ istiyorsa, ister istemez şerli olacaktır; şerler içinden biri olacaktır; ‘hâkim cereyanlar’ın âleti olacaktır; ‘oyunun kuralları’ adı altında, başkalarının koyduğu, imana zıt, şerli kurallara göre oynayacaktır. Dolayısıyla, bu zamanda ve bu ortamda din adına siyaset meydanında yer almak, mukaddes, pâk, âlî ve mutlak hayır olan din hakikatlerini siyasetin şerli, kirli, riyalı ve süflî kurallarına âlet ve tâbi kılma durumunu netice verir—verdiği de, nihayet ve maalesef, pratik olarak görülmüştür! Ki böylece, ehven-i şer şöyle dursun, azam-ı şer irtikab edilmiş olur. Çünkü, bu kez, hataya işleyen bir ehl-i din olmaktadır. Dahası, hatayı ‘mazur gösterme’ ve bir ‘meşruiyet arayışı’ yolunda, dinin ölçülerinin tevil ve tahrif edilmesi gibi büyük bir tehlike bahis konusudur.

İşte Risale-i Nur’un ve dolayısıyla ona muhatap olanların din adına siyaset meydanına çıkmaya karşı durmalarının en önemli ve öncelikli gerekçesi bu azam-ı şerri işlemek endişesidir. Aynı endişe, sadece din adına siyaset yapan partiye karşı değil, bütün partilere karşı da mesafeli durmayı gerektirir; çünkü hepsi de siyasetin şerli işleyişinden nasibini almıştır. Lâkin, bu endişe, partilerin hepsi şerli diye, siyasete tamamen bigâne kalmayı de gerektirmez. Bütün tercihlerin şerli olduğu yerde, eğer şerler arasında bir ‘derece farkı’ varsa, adalet-i izafiyeye göre, şerler içinde ehven olan şerri tercih etmek, onun azam şerrin önüne set olmasını sağlamak gerektir. Yoksa, lâkayd ve tarafsız kalarak daha azam olan diğer şerlere bilmeyerek yardım sağlamak sözkonusudur. Ancak, bu tercih sırasında, tercih ettiğimiz partinin yine de ‘şer’ olduğunu, olsa olsa şerrin ehveni olabileceğini unutmamak, ona ‘hayr’ atfetmemek, ‘hayr’ı bizzat ondan beklememek gerekiyor. Bu ihtiyat, ehven-i şer ölçüsüne göre, bütün partilere karşı korumamız gereken mesafeden kaynaklanır.

(Said Nursî’nin ifadesiyle, kangren olmuş bir parmağı, kolun kangren olmaması için kesmeye razı olmak gibi bir durumdur bu. Esasında, parmağın kesilmesi de şerdir. Ama bir kez ‘kangren’ vâki olmuşsa, parmağın kesilmesi şerri, kolun kesilmesi şerrine göre ‘ehven’ düşmektedir. Buna razı olmamak, beterine razı olma sonucunu getirecektir. Ama bilinmelidir ki, gene de bir şerre duçar olunuyor; parmağımız kesiliyor!)

Gelgelelim, dini ya da dindarları temsil iddiasındaki bir partinin taraftarı, meselâ açık bir ifadeyle ‘refahçı’ olmakta, böyle bir mesafeden bahsedemeyiz. Bu anlayışta olmak, bütün hizmetini ve cihadını bir partinin iktidarına bağlamak demektir. Bu da, şerli ve yalanlı siyasetin kurallarına göre işlemek durumunda olan bir kuruma (partiye) hayırlılık atfetmeyi gerektirir; ondan bizzat hayır ummayı gerektirir. Buna göre, böyle bir ortamda din namına ortada olan bir partinin tipik bir taraftarı, ‘hayr’ı şerli partiler içinde arıyor demektir. Oysa, ehven-i şer ölçüsü, şerli bir ortamın partileri içinde bizatihî hayr aranmaması gerektiğini bildirir; mukaddes ve pâk olan hayrı partilerin ve siyasetin dışında tutar; münezzeh olan hakk’ı siyâsî garazların uzağına saklar. Böylece, hak namına haksızlığa, âhiret namına dünyevîliğe mani olur.

Sonuç olarak, şerli bir ortamda şerli bir ‘oyunun kuralları’na göre işgörmeye mecbur ve mahkum olan—ve bunu bizatihî belgeleyen—bir siyasî oluşumun taraftarının oyu ile Risale-i Nur’dan ders alan bir kişinin oyu arasındaki fark, yalnızca parti farkı olmamalıdır. Durum bundan ibaretse, Risale-i Nur’un ölçüsünün lâyıkınca anlaşılmamış demektir. Hele hele, bir ehl-i dinin din namına ortaya çıkan bir siyasî partiye oy vermesinin gerekçesinin aynısı bir başka partiye atfediliyorsa; açıkçası, meselâ Turgut Özal veya Süleyman Demirel gibi şahsiyetlere dindarlık, hatta başka birilerinden ‘daha fazla dindar’lık izafe ediliyorsa, ortada çok fahiş bir ölçü kayması mevcut demektir.

Din namına ortaya çıkan bir partinin taraftarı, siyasetin içinde kalarak oy verir; Risale-i Nur ise siyasetin dışında kalarak oy vermeyi öngörür. Mevcut ortamı ‘şerli bir ortam’ görerek, bu ortamın imanî ölçülerin hakkını vermeye müsait olmadığını bilerek, dolayısıyla siyasetin hakkını verme uğruna bu ölçüleri çiğneme tehlikesine düşmeyerek davranmayı; ‘kurallar’ı belli olan ‘oyun’a gelmemeyi öngörür. Ondan ders alan bir mü’minin ehl-i kıble olarak şahsen kendine daha yakın birine siyaseten destek olmaması, aslında o kişiye duyduğu sevgi ve şefkattendir. İnancı gereği ‘hayr’a talip olan birinin ‘şerr’in icracısı olmasını, bu arada gereğinde imanî ölçüleri esnetme veya çarpıtma hatasına düşmesini istemeyişindendir.

Hal böyle olunca, kendince rıza-yı ilahîyi din adına ortaya çıkan bir partiye taraftar olmakta gören bir ehl-i din ile Risale-i Nur’a muhatap olan biri arasında particiliğe dayalı bir gerilimin olmaması gerekir. Çünkü, Risale-i Nur’dan tam ders alan biri, sözkonusu partiye, hususan bu partiye garaz duyduğu için değil, siyasetin bütününe olan mesafesi dolayısıyla karşıdır. Fakat, uygulamada, Risale-i Nur’un ölçüsünü izah ve tatbikte yaşanan aksama ve hatalar yüzünden, daha farklı bir izlenimin doğmuş olduğu söylenebilir.

Bu bakımdan, yıllarını iman hizmetine adamış kimi insanların bu sıfatlarından çok, filan veya falan partiye, filan veya falan siyasîye olan taraftarlığı ile şöhret bulmuş olmasını şahsen bir talihsizlik olarak değerlendiriyorum—oy tercihlerinin, böyle bir ortamda, indallah isabetli olduğu kanaatinde olsam bile. Kuşkusuz, bu durum, ehven-i şer ölçüsünün gerektirdiği siyasî tercihte fani olmakla ve illâ da hizmet aşkıyla açıklanmalıdır; başka türlü bir açıklamayı aklımın ucundan geçirmek dahi istemem. Fakat aynı durum, sair ehl-i imanla Risale-i Nur’a muhatap olanlar arasında sırf siyaseten ortaya çıkan gerilimin ve Risale-i Nur’a muhatap olanların onlarda öncelikle ehl-i imanın imanını kurtarma kaygısı güden insanlar intibaı veremeyişinin de açıklaması olabilir. Çünkü, nihayet şerler içinde olan ve en fazla, olsa olsa şerrin ehveni olabilecek bir siyasî partiye ve özellikle de liderine zaman içinde sempatizan olmak, ona dinî misyonlar yüklemek, hatta başka bir partinin liderinden daha dindar olduğu intibaına kapılmak, siyasete ve bütün partilere karşı korunması gereken ihtiyat mesafesini kapatıyor gibidir. Böylece ‘parti hatırına’ partiye oy veren ‘-çılar’la aynı hataya düşülmektedir. Oysa, ‘-çı’ olmamanın asıl gerekçesi, hayrı ve hakkı şer ortamında işgören partiler içinde aramamak değil midir?

Dindarları temsil iddiasındaki partiye değil ama başka bir partiye, dindarları temsil iddiasındaki partinin taraftarının o partiye oy verdiği aynı gerekçelerle oy veriyorsak, bu, aslında ikimizin ‘kafadar’ olduğunu gösterir. Böyle bir kişi, mesel⠑refah partisi’ne hiçbir zaman oy vermemiş olsa bile, zihniyeti itibarıyla ‘refahçı’dır—üstelik, dinî kimlik taşımayan ve böyle bir iddiası da olmayan kişilere dindarlık izafe etmek gibi ilave bir yanılgıyla da mâluldür. Böyle bir durumda, tıpkı mâlum partinin taraftarı olan ehl-i din kardeşlerimiz gibi, iman hizmeti bir partinin iktidarına endekslenmiş olmakta, şerli siyaset kurallarına göre işleyen bir partiden hayır umulmakta, en azından böyle bir intiba verilmiş olmaktadır. Anlaşılan, sadece dindarları temsil iddiasındaki partiye oy vermiyor olmak, bizi zihniyet olarak ‘refahçı’ olmaktan, yani ‘şer’ yüklü bir ortamdan hayır bekleyip ‘din adına siyaset’ yapmaktan alıkoymuyor. Tarif ettiğimiz şekliyle ‘refahçılık’ı, başka bir partiye böyle bir beklentiyle oy vererek, ilave yanılgılar yüklü biçimde yapıyor olabiliriz.

Sonuç olarak, kendi adıma konuşursam, Risale-i Nur’dan aldığım derse binaen, şimdiye dek ve bugün din adına ortaya çıkan bir siyasî oluşuma hiç rey vermedim; ve, toplumun çoğunluğunun imanî ölçülerden uzak dünyevî bir hayat yaşadığı, siyasetin eksenini de kaçınılmaz olarak dünyevîliğin belirlediği, herkesin—hatta ehl-i dinin bile—iman hizmetine ekmek, su ve hava kadar muhtaç olduğu şu zamanın şartları ortada kaldığı sürece, böyle bir görünüm taşıyan şu veya bu oluşuma oy vermeyeceğim. Ama bunu, o partiye oy veren insanlara garazım olduğundan ya da onlara siyaseten rakip olduğumdan değil, zaten onların da şikayetçi olduğu topyekûn siyasetin kendisine ve particiliğe mesafeli durduğumdan yapıyorum. Böylece, ondan bir hayır bekleyerek o partiye oy veren milyonlarca ehl-i dini şahsen karşıma almadığım gibi, ehven-i şer ölçüsüyle oy verdiğim bir partiden rüşvet, yalan, vurgun gibi şeyler çıkınca şaşırmıyorum. Ben o partinin adını baştan beri biliyordum: ehven-i ŞER. Diğer taraftan, ben istemediğim halde iktidara geçen, dünyevî açıdan başarılı olması muhtemel olan dindar partiyi kıskanmıyorum, onu tercih etmediğim için pişmanlık da duymuyorum. Benim için onun nereye vardığı değil, nereden başladığı önemliydi çünkü. Ve o parti hâlâ şerleri hayır diye görmeye ve göstermeye çalışıyor...



Ehven-i şer, Risale-i Nur’un siyasete bakışımıza getirdiği çok incelikli bir ölçü ve mercek olduğu halde, sık sık ehl-i dinin mensup olduğu değişik toplulukların tepkisine hedef olmuş, sözümona Risale-i Nur’a muhatap olanların ‘siyasî saplantıları’nın alemi haline gelmiş gibidir.

Peki, bunca insanın anlamakta aciz kaldığı ehven-i şer ölçüsünde onulmaz bir yanlışlık mı var? Yoksa, daha muhtemel ve makul bir açıklamayla, Risale-i Nur’a muhatap olanlar olarak, yaşayageldiğimiz siyaset pratiğiyle bu ölçüyü insanlara yanlış mı tefsir ettirdik?

Ehven-i şer ölçüsü, bizi mevcut partiler arasında bir tercihe götürüyor gibi görünse de, bütün partilere karşı durmamızı gerektirir ve siyasetin işleyişine belli bir uzaklıkta kalmamızı ister.

Bu zamanda ve bu ortamda din adına siyaset meydanında yer almak, mukaddes, pâk, âlî ve mutlak hayr olan din hakikatlerini dünyevî siyasetin şerli, kirli, riyalı ve süflî kurallarına âlet ve tâbi kılma durumunu netice verir—verdiği de, nihayet ve maalesef, pratik olarak görülmüştür! Ki böylece, ehven-i şer şöyle dursun, azam-ı şer irtikab edilmiş olur.

Ehven-i şer ölçüsü, şerli bir ortamın partileri içinde bizatihî hayr aranmaması gerektiğini bildirir; mukaddes ve pâk olan hayrı partilerin ve siyasetin dışında tutar; münezzeh olan hakk’ı siyâsî garazların uzağına saklar. Böylece, hak namına haksızlığa, âhiret namına dünyevîliğe mani olur.

  10.05.2004

© 2021 karakalem.net, Senai Demirci



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut