Görmezden gelince yok olmayan meseleler

BİR BÜYÜK dönüşümün içinde yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız için farkına varmaktan bile âciz kaldığımız büyük bir dönüşümün. Üstünde oturduğumuz dünyanın saatte 1670 km. gibi devâsâ bir hızla kendi yörüngesi etrafında dönüşünü nasıl hissetmiyorsak, bu büyük dönüşüm de biz farketmesek bile hız kesmeden devam ediyor.

Nasıl bir dönüşüm mü?

Bir an bulunduğu andan ötesine bakıp değişmeyenler kadar değişenler ile birlikte düne ve bugüne dair bir tahlil yapabilenlerin gördüğü vâkıa şu: Modern dönemlerin de sonuna gelmiş durumdayız; yeni, postmodern bir dünyaya doğru ilerliyoruz.

Bu süreçte, çok şey değişiyor. Hayatın tarifi, hakikat algısı, mekân duygusu, benlik tanımı başta olmak üzere, insanın kendini, başkalarını ve âlemi anlayıp anlamlandırması için elinde ne varsa, hepsi bir dönüşüme uğruyor. Hayatların ‘yaşantı’lara dönüştüğü, hakikatin izafileşerek buharlaştığı bir dünya bu. Dünya-merkezli Batlamyus evreni de, güneş-merkezli Kopernik evreni de çok gerilerde artık; ben-merkezli bir âlem ve insan tasavvuru zihinlere ve hayatlara hâkimiyetini giderek pekiştiriyor. Narsizmin yükselişine şahit oluyoruz. Feragat, şefkat, merhamet, sadakat gibi birçok faziletin giderek ‘fuzulî’leştiği bir gidişat var karşımızda. Özgüven, haz, lezzet; yeni dönemin ‘fazilet’leri bunlar…

Bu dönüşüm, kişinin benlik ve kendilik tanımını etkilediği ölçüde aileleri, arkadaşlıkları, değişik düzeylerdeki toplumsallıkları da etkiliyor. Dahası, dine, maneviyata bakışı da yeniden biçimlendiriyor. Mülkün sahibi olarak hüküm koyma hakkına da sahip bir Yaratıcıya inanmak giderek zorlaşırken, kendi hükmümüzce yaşadığımız hayatlarımızda sıkıştığımız anlarda sığındığımız bir Yaratıcıya inanmak revaç buluyor. Vahiysiz bir din, dinsiz bir maneviyat, ahiretsiz bir dünya tasavvuru giderek zemin buluyor karşımızda.

Sözün kısası, bir manevî buhranı da içinde barındıran bir dönüşümün içindeyiz. Yeni sorular, yeni sorunlar, yeni tehditler var önümüzde. Herşey yeniden tarif ediliyor. ‘Cinsiyet’in bile buharlaştığı; ‘toplumsal cinsiyet’ gibi kavramlar ve ‘üçüncü cins’ gibi ‘kurgu’ların kendisine yer bulabildiği; ‘norm’u kişinin kendisinin belirlediği, normun ve hakikatin ona göre ne ise o olduğu bir dünya. Yeni bir lâdinîlik dalgası, zihniyette ve ahlâkta büyük tehditlerle sahillerimize kadar gelmiş dayanmış bulunuyor.

Ama gelin görün ki, insan, aile, toplum, din, dünya, ahiret, her ne açıdan bakarsanız bakın yüzyüze olduğumuz yeni soru, sorun, tehdit ve tehlikelere dair içinde yaşadığımız topraklarda en ufak bir farkındalık veya duyarlılıktan söz etmemiz mümkün değil. İçinde yaşadığımız diyarda, özellikle de dindarların dünyasında herşeyi ‘siyaset’ belirliyor. Siyaset herşeyi çözecek, lider herşeyi yapacak, ‘dindar nesil’ bile yetiştirecek. Dolayısıyla, mesele siyasetin hep istediği, durmadan istediği, arttırarak istediği desteği ona vermekten ibaret; onun arkasında onun istediği şekilde hizalandıktan sonra, herşey er veya geç çözülecek, herşey güzel olacak, yarın dünden daha güzel olacak.

Halbuki, siyasetin çözemeyeceği meseleler karşımızdaki. Siyasetin müdahalesinin belki daha da karmakarışık hale getirdiği meseleler.

İnançta, düşüncede, kavramlarda ve yaşayışta altüst oluşları davet eden bu büyük dönüşümün içerisinde, özellikle Müslüman dünyanın insanlarının, bilhassa gençlerinin imtihanını daha da katmerlendiren bir durum var üstelik. Müslümanın Müslümanın ibtilâsı haline geldiği, tekfirciliğin sözel şiddetten kendisi gibi düşünmeyeni imha etmeye varan en acımasız şiddet görüntülerine kadar türlü çeşit suretlerde yayıldığı, öfkenin ve husumetin Müslüman dünyanın hâkim ruh hali olarak göründüğü bir zemin, geçelim başka dünyanın insanlarına İslâm davetini ulaştırmayı, Müslüman dünyanın kendi çocuklarını bile ya analarının-babalarının dininden uzaklaştırıyor yahut böyle bir uzaklaşmaya gerekçe oluşturacak fotoğraflar sağlayan bir aşırılığa savuruyor.

Meselemiz büyük.

Ciddi bir tehdit, büyük bir meydan okuma karşısındayız.

Buna karşı, hem fikrî, hem kalbî, hem hissî, hem fiilî çözümler ve cevaplar oluşturmamız gerekiyor.

Lâkin, siyasete odaklı bir bakış, değil çözüm ve cevap bulmayı, meseleyi göremiyor bile.

Siyasetin gördüğünü gören, görmediğini göremeyen kanaat önderlerimiz, âlimlerimiz, entellektüellerimiz var bizim.

Ama siyasetin göremediği, görse de çözemediği, çözmek istese de çözemeyeceği meselelerimiz var.

Görmeyince ortadan kalkmayan, görmezden gelince yok olmayan meselelerimiz…

Büyük meseleler.

Sadece bu dünyaları değil, ebedî hayatları etkileyen manevî meseleler; sadece sokakları ve meydanları değil, iç dünyaları ateşe sürükleyen büyük meseleler…

Siyasetin kapısında nöbet bekleyen bir vicdan, siyasetin yaptıklarını gerekçelendirmeye adanmış bir akıl, siyasetin sözcülüğüne niyetlenmiş bir dil bu meseleleri göremediği gibi, çözemez, çözemiyor, çözemeyecek.

O halde, hayatın siyasetten ibaret olmadığını keşfetmeye ve siyasetin belirlediği dışında gerçek, sahici bir gündeme kavuşmaya ihtiyacımız var.

Siyasetçinin göremediğini gören gözlere muhtacız…

Siyasetin çare olamayacağı meseleleri dert edinen akıllara ve kalblere…

Bir zamanlar bir siyasetçi galiba işin doğrusunu söylemişti: Herkes evine dönmeli!

  30.08.2018

© 2021 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut