Arşiv

 Goethe’den Sevgilerle

Doğu da Allah’ındır!

Batı da Allah’ın!

Kuzeyi ve Güney sahası

Sulh içindedir O’nun kudretiyle

O, tek “Âdil” olan,

Hak olanı istiyor herkes için

O’nun yüz isminden biri de “el-Adl”

Bu yüce isim çok yüceltilsin! Amin.

-Johann Wolfgang von Goethe



JOHANN WOLFGANG von Goethe (1749-1832) 83 yıllık hayatının ürünü olan eserleriyle Alman edebiyatının zirvesi kabul edilir. Şiir, roman, piyes, deneme ve mektupları ile hisseden, keşfeden, hayranlık duyan ve tasdik ederek yaşayan bir insanın hikmetle buluştuğu noktayı gösterir. Bu minval üzre Goethe’nin dünyasını şekillendiren çok derin tercihler ve dönüm noktaları hayatı boyunca ona eşlik eder: O bir Batılıdır; ama aklıyla, kalbiyle Doğuda yaşar. Bir hıristiyandır; ama hakiki İsevîliğin temsilcisidir. Bir şairdir; ama peygamberlerin mesleğini meslek edinme iddiasındadır… Velhasıl bir başkadır Goethe: yaşadığı zaman onu hazmedememiş ve gelecek zamanlara taşırmıştır.

Goethe’yi zirve yapan özelliklerin şekillenmesinde rol oynayan arayışlar, keşifler, heyecan ve tasdikler daha ilk gençlik yıllarında başlar. 21 yaşında bir yakını ısrarla Kur’ân okumasını söyler. Yıl 1770’tir ve Goethe hukuk doktorası yapmak için Strasbourg Üniversitesine kaydolmuştur. İlk önce Arapça’dan Almanca’ya ve Arapça’dan Latince’ye yapılmış olan Kur’ân tercümelerini mukayeseli biçimde okuyarak, on sûreden Kur’ân–ı Kerîm Hülâsası (Koran Auszüger) meydana getirir. Bu hülâsanın muhtevası, Kur’ân’da geçen peygamber kıssalarındaki tevhid ve nübüvvet esaslarıdır. Okumuş olduğu Kur’ân tercümelerini beğenmeyerek, Frankfurter Gelehiten Anzergen adlı dergide bir tenkid yazısı yayınlar. Bu yazısında mevcut tercümelerin lâyıkıyla yapılmadığını belirterek şöyle der: “Kur’ân–ı Kerîm’in şümulûnü kavramaya meyyal, çok keskin bir zekâya sahip, Arapça’ya vâkıf şair ruhlu bir Alman mütercimin, Şarkın mehtaplı, berrak seması altında vahy–i ilâhinin geldiği yerde kuracağı otağda, Kur’ân–ı Kerîm’in peygamber halet–i ruhiyesi üzre tilavetini müteakip, mütercimin Kur’ân–ı Kerîm’i Alman lisanına tercüme etmeye başlaması en büyük arzumuzdur.”

Goethe, elindeki yetersiz tercümeyle bile, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Kelâmullah olan Kur’ân’ın belâgatındaki harikalığa, üslûbundaki zenginliğe, hayranlık uyandıran îcazına karşı şevkle mukabele eder ve ona bir vahiy kitap olarak bakar. Bu aynı zamanda Kitabullahın ilk muhatabına, Hz. Peygamber’e karşı derin bir ilginin başlangıcıdır. Hz. Muhammed’in hayatını okur. Kur’ân ve Hz. Peygamber’e olan hayranlığı ve tasdiki 70 yaşlarındayken Kadir Gecesi hakkındaki sözlerinde şöyle ifadesini bulur: “Kur’ân–ı Kerîm’in peygambere semadan indirildiği mübarek geceyi, o [kendisini kastediyor] niçin hürmetle tes’îd etmesin? Âlemlerde bu hadiseden daha önemli ve daha büyük hadise yoktur.”

Goethe iç dünyasında, iman ettiği esasları, ilk defa doktorasında kaleme alır. Doktoranın konusu “Şahsın iman hürriyetinin yanı sıra devletin adaleti ve mükellefiyeti: kilisenin din ve mezhep işlerini tayin ve tesbit etmesi” idi. Hz. Peygamber’i aile reisi, devlet başkanı, ordu komutanı ve peygamberlik vasıflarından dolayı doktora çalışmasına dahil etmiş ve hülâsa ettiği Kur’ân âyetlerinden peygamberle ilgili olanları istinad noktası yapmıştı. Bundan sonra Kur’ân, Goethe’nin hayatında hep ilgi odağı olarak kaldı. 1772’de kendisine Kur’ân’ı okumasını tavsiye eden dostuna yazdığı mektupta “Kur’-ân–ı Kerîm’de Musa’nın dua ettiği gibi dua etmek istiyorum: ‘Yarabbi, benim sıkıntılı göğsümü Sen ferahlat’” diyordu.

Bu sıralar Goethe “Mohamet-Drama” adlı bir piyes yazmaya başlar. Tamamlayamadığı bu piyeste Hz. Peygamber’in diliyle Kur’ân’ı konuşturur. Hz Peygamber’in piyeste söylediği her söz Kur’ân’dan alınan âyetlerdir. 1813 yılında Şiir ve Hakikat (Dichtung und Wahrheit) adlı eserinde Goethe bu piyesten şöyle bahseder:

“Kaleme almış olduğum ‘Mohamet–Drama’ adlı eserime, Peygamber’e bir methiye ile başlamıştım. Hz. Muhammed yalnız başına berrak, yıldızlı bir gecenin gökkubbesi altında, hidayete erdirmesi için âlemlerin Rabbine niyazda bulunur. Önce, gökyüzünde parıl parıl titreşen nâmütenahi yıldızlara ihtiram gösterir, cahillerin putlara gösterdikleri hürmet gibi. Sonra, diğer yıldızlardan daha büyük ve kendisine dostça gülümseyen Jüpiter’in doğduğunu görünce ‘ihtiram yıldızların kralı Jüpiter’e layıktır’ der. Lâkin, yıldızın batıp, ayın doğduğunu görünce; kalbi, gözü ve bütün azalarıyla Allah’a tapan Muhammed ‘Rabbim bu mudur acaba?’ der. Daha sonra cana can katan güneşin doğduğunu görünce yep yeni bir sena ile, ‘İşte, herhalde bu benim Rabbim. Bu, gördüklerimin içinde en parlak, en büyük ve daha kuvvetli’ der, batınca da ‘Eğer, Rabbim bana hidayet etmeseydi sapıklardan olurdum. Bu gördüklerim hep zevale giden varlıklardandır. Ben, gökleri, yeri ve âlemleri yoktan var eden Allah’a iman ettim’ der.”

Piyese Hz. Peygamber’i Kur’-ân’daki Hz. İbrahim kıssası ile konuşturarak başlayan Goethe’nin piyes boyunca nazara vermek istediği, ‘Tevhid’ akidesidir. Peygamberin süt annesi Halime ile olan konuşmasında hep Allah’ın sıfatlarını anlatır. Meselâ şöyle der:

“Muhammed: ‘O, sonsuz merhamet ve yüce keremiyle, akan her pınarda, çiçeklenen her ağaçta kendi bir olan varlığını beyan etmekteyken, sen görmüyor musun? (Cahillerin hakka saldırıları karşısında) bunalmış göğsümü açan, ondaki sıkıntıyı, gafleti giderip, ilim, huzur ve hikmet ile genişleten Rabbime ne kadar şükretsem azdır. Zira kâinatta herşey Allah’ın varlığına, birliğine, hakimiyetine, hikmetine ve ilmine delâlet eder.’”

Bu piyesin kısımlarından biri Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın arasında geçen bir diyalogdur. Daha sonra “Muhammed’in Nağmesi” (Mohamet–Gesang) başlığıyla şiirleri arasına aldığı bu kısımda, Goethe Hz. Peygamber’in şahsında İslâm’ı ‘kayalar arasından fışkıran kaynak’ şeklinde tasvir eder. Bu kaynak, çevresindeki dereleri, çayları, ırmakları da kendine katarak, ihtişamla büyük bir nehir halinde okyanusa dökülür.

Goethe, 1813 yılında Hz. Peygamber’in hayatını tekrar okuyacak ve İslâm peygamberinin dâvâsının mânâ ve ehemmiyetini izah edecek bir eser kaleme almayı düşünecektir. Ama bu düşüncesini gerçekleştiremez. O sıralarda şöyle dediği kaydedilir: “Çok kısa bir süre önce İslâm Peygamberinin hayatını büyük bir ilgi ile okuyup tahsil ettikten sonra gördüm ki; o asla bir sahte peygamber değildir.”

Goethe, bunca yakınlığından sonra “şahsımda husule gelen değişiklikler benim için memnuniyet verici olduğu kadar, aynı zamanda beni tedirgin de etmekte. İç dünyamdan neşet eden his, İslâm’ın kalbime galebe etmesini istiyor; ve onun ruhumda varolan bir ezelî ve ebedî hakikate beni ulaştıracağına inanıyorum” der. Muhtemelen bu sıralarda İslâm dininin yüceliğini anlattığı bir dostu, onu hıristiyan düşmanı olarak vasıflandırır ve aralarında tevhîd–teslis mücadelesi başlar. Bundan sonra Goethe hülâsasına not ettiği “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o, ölür veya öldürülürse, siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz” (3: 144) âyetini esas alarak Hz. İsa’nın ve Hz. Musa’nın bir insan ve diğer peygamberler gibi yol gösterici olduğunu işler. İnanç ve düşüncelerini “kimsenin bilmediği ve anlamadığı”ndan yakınan Goethe’nin gündemini şu konular işgal eder:

Hz. İsa’nın bir olan Allah’a davet ettiği ve ancak bir peygamber olduğu: “İsa, bütün saflığıyla duyuyor/ Kâinatın İlâhı bir tek,diyordu;/ Onu ilahlaştıran her kişi/ En kutlu hislerini yaralıyordu.”

Hz. Muhammed’in de bir peygamber olduğu: “Gerçek aydınlanmalı artık/ Muhammed’in başardığı gibi;/ Yalnız bir tek Allah diyerek/ O, dünyayı fethetti.”

Kur’ân’ın vahyî bir kitap olduğu: “…Kendisinin de mükerreren, yemin ederek iddia ettiği gibi, o bir peygamberdir, şair değildir, onun Kur’ân’ı da ilâhî bir kanun kitabıdır, asla insan yapısı değildir.”

İslâm dininin hak din olduğu: “…Hıristiyan dini, ‘Tanrı’nın iradesi olmadan hiçbir serçe çatıdan düşmez’ misali, İslâm dini ile aynı kaynaktan çıkar ve en küçük hadiseyi bile gözönünde tutup iradesi ve izni olmadan hiçbir şeyi yaptırmayan bir kader–i İlâhiye’ye dayanır.”

Ve herkesin bu dine tâbi olması gerektiği: “…bizler, hepimiz erinde veya gecinde İslâm dininin salikleri olmak zorundayız.”

Goethe gerek şiir ve mektuplarında, gerek kimi dostlarıyla yaptığı sohbetlerde dile getirdiği bu düşüncelerinden dolayı, kendi ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla “dinsiz” ve “müslüman olduğu” yolunda iki ayrı suçlamayla karşılaştı. Bir makalesinde “Siz, benim Hıristiyanlık telâkkimin ne olduğunu belki bilir, belki de bilmezsiniz. Günümüzde İsa’nın istediği mânâda hıristiyan kimdir acaba? Belki de sadece ben; her ne kadar sizler beni bir dinsiz kabul etseniz de…” der. Batı–Doğu Divanı’nı takdim ederken ise “Batı–Doğu Divanı’nın müellifi kendisinin bir müslüman olduğu şüphesini reddetmez” demektedir.

“Divan”ın anlaşılabilmesi için kaleme aldığı “İlmî Araştırmalar ve Haşiyeler” (Noten und Abhandlungen) eserinde, Kur’ân’ı, İslâm’ı, ve Hz. Peygamber’i anlatır. Kur’ân için şöyle der: “…Bu Kitap, bizi bazı şeylerden tiksindirirken, bazı meselelerde de hayrette bırakıyor ve neticede, bizi kendisine hayran kılarak iman etmeye zorluyor.”

Yine aynı notlarda, Goethe şu sözleri de söylemektedi:

“…Müslümanı ayıplamayalım. Eğer o, Muhammed’den önceki zamanı, cahiliyye devri diye isimlendiriyorsa ve buna da kesin olarak inanmışsa, demek ki herşey İslâm’ın tenviri ve hikmetiyle başlıyor. Kur’ân–ı Kerîm’in üslûbu, muhtevasıyla ve maksadına göre müsamahasızdır, büyüktür, dehşetlidir, ürperticidir, harikulâdedir, lâtiftir, yücedir ve ulvîdir. Bir çarkın dişlisi nasıl kendine bağlı öteki dişliyi harekete geçirir ve bu hareket zincirleme devam ederse, Kur’ân’ın birbirinden ayrılmayan, birbirini tamamlayan hükümlerinin kitleleri tesiri altına almasına şaşırmamak gerek. İşte bu sebepten dolayı hakiki müslümanlar tarafından Kur’ân’ın mahlûk olmadığı, Cenab–ı Hak’la beraber ezelî olduğu beyan ediliyor.”

  10.05.2004

© 2021 karakalem.net, Muhammed Nur Anbarlı



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut