*Bu sayfa, sitemize gelen, sitemizdeki ana sayfaların formatına denk düşmediği için bu sayfalarda değerlendirmediğimiz, ancak paylaşmaya değer bulduğumuz yazıların sunulduğu bir havuz olarak tasarlanmıştır.

 Bir Yargının Anatomisi

“O dâmen-i muallâya...

pest şübehatın eli yetişmez.”

—Said Nursî

SON DÖNEM Müslüman düşünürlerinden Said Nursî, çeşitli eserlerinde, İslâm’ın geçmişte tüm dünyaya yayılamamasının bizim dışımızdaki sebeplerini zikrederken, özellikle Hıristiyan halk kitlelerinin içinde bulunduğu cehalet fanusu ile bunun ateşlediği dinî taassubun sürüklediği vahşet eğilimine göndermede bulunur. Ruhban sınıfının ‘doğru’yu vazetme ve ‘kurtuluş’a erme vizesini tekelinde bulunduran liderliği ile Hıristiyan halk kitlelerinin onları körü körüne taklit etmelerini de bu meyanda zikreder. Garaz, husumet, kuvvet ve hissiyatın hâkim olduğu bu zaman kesitinde aklî muhakemeden çok parlak, şaşalı, süslü, beliğâne bir dil, kitleleri arzu edilen hedefe seferber etmede çok daha etkiliydi.

İşte böyle bir ortamda, İslâm ve Hıristiyanlık arasındaki ilişkiler ruhban sınıfı tarafından kolayca bir dünya hâkimiyeti mücadelesine dönüştürülmüş; genel olarak İslâmiyet, özel olarak da İslâm peygamberi etrafında üretilen mutasavver imaj, bunu gerçekleştirmenin en önemli araçlarından birini oluşturmuştur. Mekkeli müşriklerin, Medineli münafıkların ve Yahudilerin vahyi inkâr edebilmek için Hz. Peygamberi şair, kahin, sahir, mecnun, dâhi vs. sıfatlarla nitelemelerine benzer şekilde, Orta Çağ Hıristiyanlık anlayışında da ‘doğru İslâmiyet’e erişimin önündeki en önemli engellerden birisini Hz. Peygamber hakkında ruhbanlarca oluşturulan imaj teşkil etmiştir. Bu imajın yüzyıllar boyu kitlesel ölçekte devamında en önemli paylardan biri ise, dünya edebiyatının en seçkin isimleri arasında kabul edilen Dante Alighieri’nin en önemli eseri olan İlâhî Komedya’ya aittir.

KOMEDYA, AMA ‘İLAHΒ

Trajedinin tersi olarak ‘mutlu son’la biten eserler için ‘komedi’ teriminin kullanıldığı Rönesans döneminde yazıldığı için ‘Komedi’ adı verilen, Hıristiyanlığın destansı bir anlatımı olduğu için de başına ‘ilâhî’ sıfatı eklenen bu eser, 1307-1321 yılları arasında İtalyanca olarak yazılmış, hemen tüm Avrupa ve dünya dillerine çevrilerek, özellikle Avrupa’da Kitab-ı Mukaddes’ten sonra en fazla okunan kitaplar arasında yer almıştır. Eser bizdeki Mi’raciye, Muhammediye gibi eserlere benzer şekilde, Hıristiyanlık inancının popüler dildeki en önemli metinlerinden birisi olmuştur.

“Cehennem,” “A’raf” ve “Cennet” bölümlerinden oluşan bu eserin her bir bölümü, Dante’nin teslis akidesine verdiği önemin sembolik bir ifadesi olarak üçlükler halinde yazılan 33 kantodan ve “Giriş” bölümüyle birlikte toplam 14.233 mısradan oluşmaktadır. Eser, Papa VIII. Bonafacius’un günahlar için af yılı (jübile yılı) ilan ettiği 1300 yılının1 Paskalya bayramı esnasında ‘bedenen yaptığı’ allegorik bir ahiret yolculuğunu konu alır.2 VIII. Bonafacius’un, Kilise mallarından vergi almaya kalkan Fransız Kralı IV. Philip’e karşı tüm iktidarın (plenitudo potestatis) Papa’nın başında bulunduğu kilise hiyerarşisine ait olduğu tezini savunan kişi olduğunu, sırası gelmişken belirtelim.

İlâhî Komedya’nın en ünlü bölümü, Cehennem kitabıdır. Dante, eserin bu bölümünün Yirmisekizinci Kanto’sunda, Cehennemin, “Hileciler”in bulunduğu Sekizinci Dairesinin bozguncu ve nifakçıların atıldığı Dokuzuncu Hendek’ini anlatırken, Hıristiyanlık içinde sapkın eğilimleri besleyerek dinî bütünlüğü parçalayanları, ve sıkı durun, bunlar arasında Hz. Peygamber ile Hz. Ali’yi de zikreder. Hem burada, hem de eserin genelinde, Dante’nin cehennem tasvirleri oldukça ‘canlı’dır ve pür bedenî işkence sahnelerinden oluşur. Konunun öneminin anlaşılması açısından, taşıdığı hassasiyet zımnında, ilgili bölümü Rekin Teksoy’un manzum çevirisinden takip edelim:

“Şimdi gördüğüm kanları, yaraları
zincirsiz sözcüklerle dese, üst üste yinelese de,
anlatacak biri var mı?

Kuşkusuz hiçbir dil bunu başaramaz,
Düşüncemiz de, sözlerimiz de,
Gördüklerimi kavrayamaz.

Dibi delik, tahtası eksik hiçbir fıçı,
Benim gördüğüm, tepesinden tırnağına bağrı
deşik biri gibi parçalanmış olamazdı.
Bacakları arasından sarkıyordu bağırsakları;
İç organları ortadaydı,
Yenilenlerden... yapan murdar keseyle birlikte.

Onu görmek için olanca dikkatimi verince,
Bana baktı, göğsünü açtı elleriyle,
“Bak nasıl paralıyorum kendimi” dedi,

“Bak Muhammed de sakat edildi!
Önümde ağlayarak giden de Ali,
Çenesinden tepesine yüzü kesili.

Burada gördüğün öteki kişiler
Yeryüzünde bölücülük, bozgunculuk tohumu ektiler,
Bu nedenle ikiye bölündüler.” 3

Burada önemle kaydedilmesi gereken nokta, tüm Türkçe çevirilerde bu kısma mütercimlerin not düşerek, Dante’nin Hz. Peygambere ve Hz. Ali’ye yönelik bu bühtanını reddetmeleridir.4 Hz. Peygambere ilişkin bu bölümden dolayı olsa gerek, Osmanlı İmparatorluğunun Londra elçisi Musurus Paşa’nın eseri çevirme girişimi, Abdülhamid döneminde Sansür Yönetimine takılarak engellenir.5 İlâhî Komedya’nın Türkçe’deki ilk çevirisi, 1938 yılında Hamdi Varoğlu tarafından yapılır. Tek manzum çeviri ise Rekin Teksoy’a aittir.

Dante, sevdiğiyle (Beatrice) biraraya gelememe, ailesiyle görüşememe, Floransa tutkusuna rağmen bir siyasi sürgün olarak Floransa’ya dönememe gibi açmazlarla yüzyüze gelmiş biridir. Ve en önemlisi, Papa-imparator-kral üçgeninde süregelen çatışma ve savaşlar, iç dünyasında muazzam sıkıntı ve endişelere yol açmıştır. İlâhî Komedya, kendisi din adamı olmayan dindar bir Hıristiyan olarak Dante’nin yaşadığı bu açmazlar içinde hem kendisine hem de insanlara ‘kurtuluş’un yolunu gösterme gibi bir amaç taşır. İlâhî Komedya’da Dante’nin vurguladığına göre, dünyevî ve uhrevî mutluluğun gerçekleşmesi ancak Hıristiyanlık sayesinde mümkündür ve İmparator ile Papa bu konuda insanlara yol gösterir. Ancak, insanın derunî ‘sesi’ de kurtuluş yolculuğunda kendisine bir ışık olabilir. İşte İlâhî Komedya bu ‘nurlu’ iç ses’tir.

ARZUYA FİKİR SURETİ GİYDİRMEK

Beşerî tecrübeyi düzenleyen ve anlam veren teorik bir inşa olarak ideolojilerin dinî biçimi, farklı ideolojilere mensup olanlar hakkında oluşmuş kabulleri çoğu defa sorgulamadan, verili bir durumun ifadesi olarak görürler. Asırların birikimi olan kimi önyargılar bu şekilde kollektif tutumların ayrılmaz bir parçası haline gelirler. Meselâ, Batı tarihi boyunca Yahudiler şahsî sıkıntı, endişe ve ızdırap duygularının mercii yapılarak, yani bir tür günah keçisi sayılarak, Batılı üstünlük duygusunun oluşmasına araç kılınmışlardır. Keza Engizisyon mahkemeleri tarafından ruhunu şeytana satma ve cadılık suçlamasıyla insanların yakılması gibi uygulamalar da, şahsî endişe ve korkuların ‘diğer’lerine yansıtılarak, onları cezalandırmak suretiyle kişinin kendisini arındırmasını sağlayan ideolojik araçlardır. Yahudi-Hırıstiyan-seküler Batı düşünce geleneğinde ‘öteki’nin kuruluşu, ‘yansıtma’ üzerine kurulu bir yeniden inşadır. Öteki’ne ait olan herşey bir ‘dönüştürme ameliyesi’ne tâbi tutularak Batılı insanın kullanımı için fonksiyonel hale getirilir. Batılı, kendisindeki tüm ‘olumsuzlukları’ kendi kurguladığı öteki’ye yükleyerek deşarj olur, günahlarından arınır, rahatlar ve böylece düşmanı hep kendi dışında arar. Genel olarak Doğu ve özel olarak İslâm’ın Batıdaki kuruluşu böyle bir dışsallaştırma ve yeniden kurmanın ürünüdür. Tüm bu yaklaşımlarda İslâm, Edward Said’in vurguladığı şekilde, Avrupa içinde önemli fonksiyonlar yüklenen ‘düşman’ bir yabancıya indirgenerek ‘dışsallaştırılır.’6 Orta Çağ Hıristiyan dünyasında Hz. Peygamber hakkında oluşturulan imaj, işte böyle bir dışsallaştırma sürecinin ürünüdür.

Orta Çağ Hıristiyanlığı için, Müslümanların İsa’nın ilâhlığına inanmadıklarını ya da çarmıha gerildiğini reddettiklerini söylemek—bunlar Hıristiyanlığın aslî esasları olmakla birlikte—yeterli gelmemekteydi. Hz. Muhammed ve İslâm’a ilişkin Hıristiyan yazıları, çoğu defa iki din arasındaki ortak tarafları şeytanî illüzyonlar suretine çevirmekte, böylece Müslüman düşüncesinin kendisi şeytanın sahipliğindeki bir düşünce olarak görülmekteydi. Bu yolla, Orta Çağ edebiyatında Müslümanlar murdar, siyah ve çirkin olarak resmedilmekteydi. Hıristiyan halka, kamuoyuna Hz. Muhammed ve İslâm hakkındaki bilgilerin en yaygın ulaşma yolu ise edebiyattı. Bu edebiyat, hizmet ettiği ideolojiyi doğrulayabilmek için Hz. Muhammed’i genellikle, hâşâ, bir şarlatan olarak tasvir etmekteydi. İslâm medeniyeti, kültürü ya da ahlâkı Müslümanların faziletini ortaya koyduğu halde, bu özellikle böyleydi. Orta Çağın önemli edebî eserleri incelendiğinde, bu eserlerin Hz. Muhammed’i temsil biçiminin gerçekte Batılıların kendilerini temsilden ibaret olduğu görülebilir.

Onbirinci yüzyılda Müslümanların Batıya doğru hızla genişlemeleri, Batı Hıristiyanları için İslâm hakkında daha çok şey bilmeyi zorunlu hale getirdi. 1143 yılında St. Peter (1092-1156) Kur’ân’ın ilk defa olarak bir Batı diline (Latince’ye) çevrilmesini sağladı. Sonraki iki yüzyıl boyunca, bu çeviri ve bu çeviriye Peter’in yaptığı ‘şerh,’ İslâm’a ilişkin ana Hıristiyan bilgi kaynağı olmuştur. Peter’in Hz. Muhammed görüşü edebiyatta ifadesini bulmuş, böylece halka mal olması sağlanmıştır. Peter’e göre, İslâm iyi ile kötüyü birbirine mezcetmekte, hakkı bâtılla karıştırmaktaydı. Sapkınların yolunu izleyerek, Hıristiyan imanından bazı şeyleri kabul ederken, diğerlerini de reddetmekteydi. Muhammed, İsa’nın peygamber olduğunu kabul ederken ilâhlığını kabul etmemekteydi; böylece bu tezi savunan ancak 324’teki İznik Konsilinde reddedilen, sonra da aforoz edilen eski Arian sapkınlık İslâm’da dirilmiş olmaktaydı.

Bu anlayış Orta Çağ Latin dünyasında İslâm Peygamberi hakkındaki en yaygın telakkilerden birini doğurdu: Hz. Muhammed’in tevhid inancı onun bütünüyle imansız olmadığını gösteriyordu, dolayısıyla o, hâşâ, ancak Hıristiyan bir sapkın (mu’tezil) olabilirdi. Bu yüzden Dante, Hz. Muhammed’i sapkınların ve nifakçıların işkenceye tâbi tutulduğu Cehennem’in sekizinci katına yerleştirir. Benzer şekilde, William Langland Piers Plowman isimli eserinde Hz. Muhammed’i ortodoks olmayan bir keşişin etkisinde kalan muhalif bir kardinal olarak gösterir.7

Sapkın sunumunun yanında, Hz. Muhammed hakkında Orta Çağ Hıristiyan dünyasındaki diğer ana imaj, onu bir sahte tanrı olarak tanımlamaktı. Hz. Muhammed’in, hâşâ, sapkın olduğu fikri onun İsa’nın tanrılığını, dolayısıyla ortodoks Hıristiyanlığı reddetmesiyle ilişkili ise, sahte bir tanrı olarak tavsif edilmesi de Teslis doktrini ile ilişkilidir. Müslümanlar, ilâh olarak Allah’ı, vahiy meleği olarak Cebrail’i ve peygamber olarak İsa’yı kabul ederken, bu üçünün tanrılığına dayalı Teslisi reddetmekte idiler. Bu yüzden Hz. Muhammed Hıristiyanlarca bir sahte tanrı veya put olarak görüldü. Hz. Muhammed’in bir sapkın olarak görülmesi kaynağını Hıristiyan teolojisinden alırken, bir sahte tanrı veya put olarak isimlendirilmesi tarihçilerin kayıtlarından ve romanlardan köklenir. Sapkın imajı esas itibarıyla Kilisenin yaygınlaştırdığı bir imajdır; sahte tanrı imajına ise ruhban olmayan yazarların eserlerinde rastlanır.8

Orta Çağ edebiyatında Hz. Muhammed’le ilişkilendirilen en yaygın imajlar, hâşâ, sapkın ve sahte tanrı imajları olmakla birlikte, sözkonusu imajlar bu ikisiyle sınırlı değildir. Çoğu defa, yazarlar Hz. Muhammed’in hayatına ilişkin nezih olmayan meseller uydurarak İslâm’ı çürütme yoluna başvurmuşlardır. Bu tür anlatılardan birinde, Hz. Muhammed Hıristiyan dünyasını yıkmak için cinsel serbestiyetin tecvizini öğretmeyi amaçlayan birisi olarak sunulur. Hz. Muhammed’in, hâşâ, düşük, bayağı bir soydan geldiği, Allah’tan vahy aldığını ileri sürerek bunları uydurduğu, şehvetine düşkün olduğu, mesajını hile ve/veya şiddet kullanmak suretiyle yaydığı.. bu konuda söylenen diğer mesellerdir. Hz. Muhammed’e ilişkin tüm bu hikâyeler önceden mevcut bir ideolojiyi doğrulama amacına dönük olarak kasıtlı bir biçimde uydurulmuştur. Meselâ, Nogent’li Guibert tarafından onikinci yüzyılda İlk Haçlı Seferleri anlatılırken, Hz. Muhammed’in hayatına bir bölüm ayrılır. Ancak Guibert bu bölümü yazarken yanında hiçbir yazılı kaynak bulunmadığını, dolayısıyla verdiği bilgileri doğrulayamayacağını itiraf eder; ancak şunu ekler: “Habaseti, sözkonusu edilebilecek her türlü kötülüğü aşan birinin kötülüğünden bahsetmekte bir beis yoktur.” Keza, daha yakın zamanlardan Hugo Grotius, 1622’de yazdığı De Veritate Religionis isimli misyoner elkitabında, Hz. Muhammed’e nisbet ettiği sahte mucizelerin Müslümanlar tarafından bilinmediğini kaydeder.9

Nihayet, Hz. Muhammed’in adına ilişkin bir dönüşüm Orta Çağ roman ve oyun yazarlarının sahip olduğu şair serbestiyeti yoluyla gerçekleşir. Meselâ, Roland ve Ferragus isimli romanda Muhammed adı ‘Mahun’a dönüşür. Mahun’dan bozma olarak da, ‘Mawmet,’ ‘Mahoud,’ ‘Mahound,’ ve ‘Macon’ isimleri ‘idol/put’ anlamına denk düşecek şekilde yaygınlık kazanır. Clinton Bennet, İngilizce’de ‘bâtıl inanç’ anlamına gelen ‘miscreant’ ve ‘mummery’ isimlerinin de Muhammed adının yozlaştırılmasından geldiğini belirtir. Muhammed adının moralite oyunlarında putperestlikle özdeşleştirilmesi öylesine kesindir ki, ‘mahomets,’ ya da ‘mawmets’ putlara has zât isimleri olarak kullanılır. Mısır Firavunu, Kutsal Sezar ya da Kral Herod’un bulunduğu hikâyelerde Muhammed adından bozma bir isim taşıyan putlara tapan figürlere yer verilir. Mary Magdalene isimli oyunda, ibadet edenler perestiş etmek için Muhammed’in boyun kemiğini ve gözkapağını vücuda getirirler. Sonuçta, oryantalizme dair en kapsamlı analizin sahibi Edward Said’in belirttiği şekilde, “Allah’tan başka ilah olmadığını söyleyen adamın kendisi bizzat ilah yapılır.” Tüm bunlar, “Muhammed’in ahlâkî ve dinî açılardan kabul edilemezliğinin semptomatik faraziyeleridir.”10 Gerçekten de İslâm hakkında uydurulan ‘Muhammedanism’ isimlendirmesi, ‘sahte peygamber’ imajının bir uzantısıdır ve ‘Şarkın şarklılaştırılması’nın tipik bir örneğidir.11

Günümüz Hıristiyanlık dünyasındaki İslâm ve Hz. Muhammed kavrayışı başka bir çalışmanın konusu olmakla birlikte, bu kavrayışın kökleri yukarıda anlatılan ve tipik yansımalarından birini Dante’nin İlâhî Komedya’sında bulan geçmişe uzanır. Batı edebiyat metinlerindeki Hz. Muhammed tasavvuru da Orta Çağlara dayanır. Bu tasavvur kaba fantastik tahayyüller ve gülünç ve garip efsanelerle bezenmiş olarak Rönesansa kadar hemen hiç değişmeden gelmiş ve günümüze kadar etkisini azalarak da olsa sürdürmüştür. Orta Çağ tarih ve romanlarında, Hz. Muhammed, Batılı şair ve yazarların Batı Hıristiyanlığına ilişkin kendi şüpheleri ve tasavvurları için bir kaynak ‘havuz’dur. Bu yazarlar, Batının üstünlüğü ve Hıristiyan dogma üzerine kurulu kendi ideolojilerini doğrulamak için, bu ideolojinin zayıflıklarını, çelişkilerini ve olumsuzluklarını Hz. Muhammed’e yansıtmışlardır. Böylece, putperestlik tarafından tehdit edilenler için Hz. Muhammed ‘sahte/yalancı peygamber’ konumuna oturtulurken, ruhban sınıfının dalâletini ve Hıristiyan mezheplerin çeşitlenmesini açıklama ihtiyacı içinde olanlar için de ‘dessas bir râfızî’ olarak görülmek istenmiştir. Kimi zaman da, Hz. Muhammed’in, hâşâ, ‘habisliği’ teması Müslüman halklardan bağımsızlaştırılarak sürdürülmüş, onun şahsına münhasır kılınmıştır.

Orta Çağ Hıristiyan yazarları Hz. Muhammed’e daha yakından, ‘tahkike’ dayalı olarak baktıklarında, onun örnek hayatı ve şahsiyeti karşısında kendilerinin zavallı bir temsilini (sûretini) göreceklerinden korkmaktaydılar. Bunun sonucunda, ortaya çıkan Hz. Muhammed’i gerçeklerle uyumlu, dürüst biçimde tasvir etme konusunda bir isteksizlik ortaya çıkmıştır. Bu isteksizlik ise Müslüman ‘öteki’ stereotipinin bugüne kadar süren biçimlenmesini etkilemiş ve Müslüman-Hıristiyan ilişkilerinin gelişmesinin önünde önemli bir engel olmuştur.

Fakat, tek bir doğrunun yığınla yanlışı bir çırpıda yıkabildiği günümüzde çanlar Oryantalizm için çalmaktadır. “Her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır.” 11 Eylül işte böyle bir zorluk ve kolaylıktır.


1 1265 yılında Floransa’da doğan Dante bu sırada 35 yaşındadır. Cahit Sıtkı’nın ünlü 35 yaş şiirinin “Dante gibi ortasındayız ömrün” mısraı buna telmihte bulunur.

2 B. W. Robinson ve Miguel Asin Palacios, Dante’nin bu yolculuğunun İslâm Peygamberinin Miracını takliden yazıldığını ileri sürerler. Çünkü, Dante’nin eserini yazdığı dönemde Mi’rac mucizesinin Book of Mahomet’s Ladder ( Muhammedî Miracın Kitabı) adıyla Latince’ye çevrilmiş olduğunu ve bunun Dante’ye böyle bir eserin ilhamını verdiğini belirtirler. Yahudi-Hristiyan kaynaklarında da buna benzer allegorik meseller az olmamakla birlikte, R. W. Southern da, İbn Sina, İbn Rüşd ve Sultan Selahaddin’in Cehennem’de bahsi geçen ve antik çağda yaşamayan isimler olarak yer almalarının, Dante’nin Komedya’sının Mirac tercümelerinden esinlendiğini gösterdiğini söyler. Ancak Mirac ve Komedya arasında kurulan tüm bu paralellikler kesin bir bağa işaret etmez. Çünkü, sözkonusu kişiler, İslâmî kişiliklerinden çok, entellektüel konumlarının ve askerî kahramanlık ve mertliklerinin bir türevi olarak eserde yer almışlardır. Bunun, Dante’nin İslam’a ‘muhabbetinin’ bir karinesini oluşturmadığı, onun Hz. Peygamberi Cehennem’in bölücü ve bozguncuların alıkonulduğu sekizinci katına yerleştirmesinde kendisini ortaya koyar. Bk. Galen Johnson, “Muhammad and Ideology in Medieval Christian Literature,” Islam and Chrisitan Muslim Relations, Vol. 11, No. 3, 2000, ss. 336-38.

3 Dante, İlahi Komedya: Cehennem, Araf, Cennet. Çev: Rekin Teksoy (İstanbul: Oğlak Yayıncılık, 1998), ss. 230-232.

4 Teksoy, İlahi Komedya, s. 232, dipnot 31; İlahi Komedya /Cehennem, çev. Feridun Timur (İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1963), s. 292-93, dipnot 9; İlahi Komedi/Cehennem, Araf, Cennet, ikinci baskı, çev. Hamdi Varoğlu (İstanbul: Hilmi Kitabevi, 1948), ss. 376-79, dipnot 220. “Makber” şairi, Şair-i Azam Abdulhak Hamid ise, İlâhî Komedya’nın bu bölümüne cevap olarak, “Tayflar Geçidi” isimli bir şiir yazmıştır.

5 Teksoy, İlahi Komedya, s. 25.

6 Edward Said, Orientalism: Western Conceptions of the Orient (London, Penguin Books, 1991), ss. 67-71.

7 a.g.m., 334.

8 a.g.m., s. 335.

9 a.g.m., s. 335. Gerçekte Hz. Peygambere nisbet edilen sıfatlar, onikinci yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ‘Serbest Ruh peygamberleri’ne ait özelliklerdir. Hz Peygamber, hâşâ, sahte bir vahyin yayıcısı olarak görüldüğü için, her türlü ‘menhiyat’ın ona nisbet edilmesinde bir beis görülmez. Said, Orientalism, s. 62.

10 a.g.m., s. 335.

11 Said, Orientalism, s. 66.

  08.01.2003

© 2021 karakalem.net, Ahmet Yıldız



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut