Güçlüler ve ‘öteki’leri: seküler elitler

Ahmet Abdullah

Seküler anlayış için ‘üniversiteye giderken ben başörtüsü takmak zorunda değilim’ demek yeterli olmadı asla. ‘Ben takmadığım gibi onlar da takmayacak’ dediler. Totaliter, otoriter olan ise hep ‘ötekiler’ oldu.


SEKÜLER ELİTLER, rejim kuruldu kurulalı, son birkaç seneyi hariç tutmak kaydıyla, devlet iktidarını tümüyle kontrol ediyor. İttihatçı selefleri de var ama bu yazının hedefleri açısından bu kısım şimdilik göz ardı edilebilir. Bütün bu tarihe baktığımızda, bu kesimin toplumun en geniş tahminle yüzde otuzunu oluşturmasına rağmen kalan yüzde yetmişini, yani milyonlarca farklı düşünen insanı totaliter yöntemlerle istedikleri kalıba sokmaya çalıştığını görüyoruz.

Bunun belki en güzel örneği başörtüsü yasaklarıdır. Seküler zihin için ‘üniversiteye giderken ben başörtüsü takmak zorunda değilim’ demek kâfi olmadı hiçbir zaman. ‘Ben takmadığım gibi onlar da takmayacak’ dediler. Direkt ya da endirekt iktidarda oldukları vakit, kendileri gibi düşünmeyenleri korkuttular, tehdit ettiler, yeri geldi hapislere attılar, iflas ettirdiler, namaz kılan askerleri emekliliklerine 4 ay kala tazminatsız memuriyetten ihraç ettiler ve saire.

‘Siyaseten meşru’ kılıflı zulümler

Acı olanı, bu zulümler tamamen siyasi bir meşruiyet dâhilinde yapıldı. Yani ‘okulda namaz kılınamaz’ ifadesi açıktan söyleniyor ve bununla ilgili cezai yaptırımlar arkasından geliyordu. Zira okul eğitim yeri idi, ibadet yeri değil. Baskıyla da olsa, söylem üstünlüğü ellerindeydi. Hatta bu sebepten dindar kesimler çok zaman kendilerini savunma durumuna düşüp çokça da savrulmuşlardır, ancak o başka bir yazının konusu.

Seküler iktidarın hüküm sürdüğü Türkiye’de, dindarlar da, Aleviler de, Sünnî Kürtler de, Alevî Kürtler de, gayrı müslimler de ekonomik kazanımlardan uzak tutuldular. Devlet kendi zenginini yarattı ve karşılıklı bir simbiyosis, kazan-kazan ilişkisi kuruldu. Hadd-i zatında bu iktidarlar çok da paylaşılacak bir iktisadi artı değer üretmediler.

Çevre için ‘merkez’in iktidarı, fukaralık, eğitim imkânlarından yararlanamama, daha kötüsü, can ve mal güvenliğinin tehdit altında olması demekti. 90’larda Doğu ve Güneydoğu’daki 17 bin faili meçhul bunun en açık örneklerinden biri. Ya da tek parti dönemi ve sonrasındaki din karşıtı politikalar hep bu tehdidin misalleri.

Kapalı devre fakat ‘özgürlükçü’ (!) devlet kurumları

Bu dışlayıcı tavırla ilgili son bir örnek vereyim. AK Parti iktidarının ilk yıllarında en değerli devlet üniversitelerinden birinin sosyoloji bölümündeki meşhur bir profesör bana şöyle söylemişti: ‘Yaklaşık 10-12 kişilik hoca kadrosuna bir ilave olma durumunda mevcut hocalar aralarında istişare ederler. Ancak her hocanın veto hakkı vardır. Yani bir kişi dahi yeni gelen hocayı istemese o yerleştirme gerçekleşmez’.

Kendisi bu hocalar topluluğunun Weberyan tabirle statü grubu olarak tarif edilebileceğini de sözlerine eklemişti. Kapalı devre çalışan, bir eylem olduğunda, asistanlarının hepsinin aynı tavrı aldığı, kendilerinden olmayanın içeri giremediği bir devlet kurumu... Ama totaliter, otoriter olan ise başkaları...


Twitter: @ahmetabdallah

  17.07.2014

© 2021 karakalem.net, Ahmet Abdullah




© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut