İtina ile tekfir edilir

Ahmet Abdullah

Bir meselede aşırı tahşidat varsa alıcıları daha bir açmak lazım. Boşuna dememişler ‘malumu ilamda kasıt vardır’ diye. Bu kadar ‘tevhid’, ‘tevhid’ sözleri aslında bütün ümmeti ‘tekfir’in ön hazırlığı...


1984 DOĞUMLU. Bir doğu ilinde imam hatip okumuş. Liseden mezun olunca önce Suud’a gitmek, orada eğitim almak istemiş. Ancak okul, kabul aldıktan 1 sene sonra başlayacağı için aradaki süreyi israf etmemek adına Mısır'a gitmiş. Bu ülkede Suud'un ‘halini’ görünce ‘iyi ki buraya gelmişim’ demiş. Onları yeterince muvahhid bulmamış.

Mısır'da ise Ezher'e kayıt olmuş. Öğrenci kartını almış. Tek bir saat derse girmiş. Hocaların ‘tevhidden ne kadar uzak, rejim yandaşı’ olduklarını görünce daha devam etmemiş. Ama üniversite vesilesiyle oturum hakkı almış. Oradaki mescitlere gidip, derslere devam etmiş.

Mısır'a geri gelmek üzere Türkiye'ye döndüğünde arkadaşları gelmemesinin daha iyi olacağını, zira Mısır'da et-Tekfir ve'l-Hicre cemaatine mensubiyyetten hakkında yakalama kararı çıktığını söylemişler. Dönmemiş. İstanbul'da muhtelif yerlerde mescitler açmış.

Müteselsil tekfir: ‘kâfirler bizi tekfir ediyorlarmış’

IŞİD’i açıkça destekliyor. Ayrıca Suriye'deki savaşın taifeler arası bir savaş değil, tevhid akidesine bir saldırı olduğunu iddia ediyor. Bu tanımlamanın sebebini tahmin etmek herhalde pek zor değil. Eğer durum ‘fitne’ diye tanımlansa kan dökmekle ilgili tereddütler oluşabilecek. O ise vaziyeti küffara karşı cihad diye tanımlıyor ki, öldürmekle ilgili endişe kalmasın. Düşmanın küffar olması için de, Şiiler, sûfîler zaten okkanın altına götürüldüğü gibi, radikal olan diğer gruplara da birer kulp bulup tekfir etmek gerekiyor. Eh bu kadar gayretten sonra, tekfircilikle suçlandıklarında da itiraz ediyor. Öte yandan şu sözü de pek rahat bir şekilde söylüyor: ‘Bu savaşta IŞİD'in yanında yer almayanlar muayyen olarak kâfirdirler.’ Tekfircinin onulmaz paradoksu... Tam bir ‘bizi tekfir ediyor kâfirler’ durumu.

‘Bir mü'min başkasını tekfir ettiğinde muhakkak orada bir kâfir vardır’ mealindeki hadisi tevil ederek mü'minlerin uygun gördükleri kimseleri hiç endişe etmeden, gönül huzuruyla tekfir edebileceğini söylüyor. Kâbe’nin Suud’un elinde olmasını Filistin’in işgalinden daha dehşet verici görüyor ve Suud'a karşı cihad edilip Kâbe’nin kurtarılması gerektiğini söylüyor.

‘Lailaheillallah diyene cennet vacip olur’ hadisine getirdiği yorum ise ayrıca enteresan. Zira bu hadis, tekfirci zihniyetin yaklaşımına hiç uymuyor. Fazla müjdeleyici. O vakit soru şu: Bir adam lailaheillallah dediği halde bir şekilde nasıl cehenneme sokulmalıdır? Cevabı bulmak zor olmayacaktır. Metinlerin yorumlanmasında neredeyse hiç şaşmadan zahiri yorum yapılırken ve sadece literal mana nazara verilirken burada bir anda tevile gidilir. Tabir-i caizse arkeolojik kazı yapılıp bu metinden cehennem tehdidi çıkarılır. Nasıl mı?

En hakiki ‘lailaheillallah’ bizimkisi söylemi

Lailaheillallah diyen bir insan zaten beş vakit namazını kılar, orucunu tutar, zekâtını verir ve cümle kebairden kaçınır. Ancak bunları yaptığı takdirde hakiki anlamda ‘lailaheillallah’ demiş olur. Yapmadığı takdirde ise bu tevhid kelimesini söylememiş, yani kâfir olmuştur. İşte bu kadar kolaydır tekfir.

Zaten bir mesele üzerinde aşırı tahşidat varsa alıcıları daha bir açmak lazım. Zira boşuna dememişler, ‘malumu ilamda kasıt vardır’ diye. Bu kadar ‘tevhid’, ‘tevhid’ sözleri aslında bütün ümmeti ‘tekfir’in ön hazırlığı niyetindedir.

Şanslı azınlık?!

Mübalağalı muvahhidlikle mükeffirlik* arasındaki çizgi pek incedir. Bir bakmışsınız, İslam birkaç yüz kişiyle dünyanın marjinal dinlerinden biri oluvermiştir. Bir sohbet, ya da vaaz sırasında söylenen şu sözler işte bu şanslı azınlığa işaret ediyor:

‘Tevhid ehli azalsa da yok olmazlar. Ki burdaki bir avuç adam dışında Allah'a tevhid üzere ibadet eden başka adam yok zaten. Geri kalanı hep müşrik yeryüzünün...’


*tekfircilik

  08.07.2014

© 2021 karakalem.net, Ahmet Abdullah



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut