Çocuktan al ibreti

Ahmet Abdullah

Küçük bir çocukta fıtratın izlerini seyredebilirsiniz. Her gün biraz daha üstüne koyarak, ne tefrit seviyesinde aheste, ne müfrit bir aceleyle, her daim fıtrî bir serüven içinde menziline yol alır çocuk. Bu müstakim yolculukta ne ibretler var bizler için...


İNSAN TOPLULUKTAN, başkalarından, anne-babadan, çocuktan sıkıldı.

Tanrıdan da sıkıldı. ‘Kimse bir şey buyurmasın, kimse keyfimin kâhyası olmasın’ demeye başladı modern zamanlarla beraber. ‘Ne kimselere hesap vereyim, ne de üzerimde başkalarının sorumluluğu olsun’ dedi. Zira aslolan ‘ben’di. Herkes, tek tek, fert fert, birey birey mutlu olsa kâfi idi. Hayatın kendisi ile beraber hazır gelen dertlerse paketlenip, ihale edilmeliydi.

İşte böyle garip vakitlerde yaşıyoruz. Kişisel gelişirken, kitlesel çöküyoruz…

Hazzın tanrılaştırıldığı bir dünyada, nefsin en şaşaalı dönemlerini yaşadığı bir vakitte arıza çıkaran dertlerin belki başında geliyor: çocuk.

Evsiz ve çocuksuzken, adeta sınırsız bir hürriyetin keyfini sürüyor insan. İstediğin filmi istediğin zaman izle. Muhabbetini et. Dışarı çık, ya da eve dön. Uzun yahut kısa, yakın ya da uzak tatillere git. Ayağa bağ olan bir çocuk yok.

Bir bebeğin teşrifi, insana en evvel bu hayatın böyle gitmeyeceğini, hadd-i zatında da gitmemesi gerektiğini hatırlatır. İçine düştüğünüz sanal dünyadan sarsarak uyandırır sizi bu yeni misafir. Artık ne akşamlar sizin, ne de sabahlar… Geceleri ise mevzuubahis etmeye bile lüzum yok. Bir küçük yumurcak her şeyinize talip. Paranız, enerjiniz, vaktiniz, ilginiz, sevginiz ilaahir. Ayağınızda bir pranga… Bir anlamda bu dünyanın sınırlarına geldiğinizi hatırlatıyor nefsinize.

Çocuk terbiyesi nefis terbiyesidir aslında

Çocuğunuz, belki, nefsinizden gayrısına ilk defa sistematik bir şekilde yardım etmeye başladığınız kişi. Mutasavvıfların tavsiye ettikleri nefis terbiyesi aslında bir küçük bebeğe bakar. Kol ve sırt ağrıları, ağır uykusuzluk, yoğun stres, endişe…

İşte bütün bu ‘mahzur’larından ötürü, yaşadığımız bu yeni zamanlar der ki, ‘geç evlen, az çocuk sahibi ol, ikiyi kesinlikle aşma, abartma’.

Dürüst olalım, çocuk sayısı aslında bir ahlak meselesidir. Nasıl mı?

Kendini gerçekleştire gerçekleştire bir hâl olan, artık konvansiyonel zevkleri tatmaktan usanıp sapkın yollara meyleden kişi 20 yaşında kutusunda hazır mı dünyaya gelmiştir? O zevkleri alabilecek, o hazlara varabilecek hale gelinceye kadar kendisi için yıllarca emek sarf edilmemiş midir? Her gece birileri onunla sabahlamamış, karnını doyurmamış, uykularından, zamanından, kendinden fedakârlık etmemiş midir? ‘Bana yapılsın, ama ben başkasına yapmayayım’ düşüncesi, bu bedavacı düşünce hangi ideolojide, hangi dinde ahlaki olarak kabul edilir? Velev ki hiçbir dine inanmasın, hiçbir düşünce sistemine, ideolojiye intisab etmesin, biraz olsun ahlak sahibi birisi bunu izzetine, insanlık şerefine yakıştırabilir mi?

Aldın madem, vereceksin. Yok vermeyeceksen o zaman almayacaktın. Elinde değildiyse insanlığından istifa edeceksin.

Her evlilikte kendilerine bu kadar emekler harcanmış iki insan bir araya geliyor ve belli bir süre yaşayıp ölüyorlar. Eğer hiç başka bir şeyi düşünmüyorlarsa; ayetler, hadisler de onları bağlamıyorsa, ait oldukları türün devamı için, bir baba, bir de annenin yerine, neslin devamı adına asgari iki çocuğun dünyaya gelişine vesile olmalılar. Siz hiç iki yavru doğurup ‘benden bu kadar, fındığıma, fıstığıma bakarım’ diyen bir sincap gördünüz mü? Yahut bir yumurta yumurtlayıp ‘bundan sonra kariyerimle ilgileneceğim’ diyen bir kuş?

Birinci Dünya Savaşı’nda 20 milyon insan ölmüştü. Hemen sonrasında Avrupa’yı saran İspanyol gribi sebebiyle ölen insan sayısı bu rakamı aştı. Sadece Polonya, İkinci Dünya Savaşı’nda 3 milyon vatandaşını kaybetti.

Maalesef böyle öngörülemeyen kayıplar da oluyor dünyada. Allah muhafaza etsin ama oluyor. Dolayısıyla her aile bir fazla yani üç çocuk sahibi olmalı ki neslin devamı ile ilgili asgari vazife yapılmış olsun. Tabii takdir Hak Teâlâ’ya aittir. İstemezse hiç nasip etmez. Ancak bu kısım kulların vazifesine taalluk etmiyor.

Meselenin ‘öte’ yanı

Her meselenin olduğu gibi bu meselenin de öte yanı var. Rabbülalemin Teğabün suresinin 15. ayetinde ‘Mallarınız ve evlatlarınız sizin için ancak birer fitnedir (imtihandır)’ buyuruyor. Nasıl anlamalı bu ayeti? Doğrusu küçük çocuklara çok düşkün biri olmama rağmen kendim evlat sahibi oluncaya kadar bunu anlamamıştım. Allah öyle bir muhabbet veriyor ki, bazen diyorum, ‘Ben bu yavruyu kayırırım, adaleti temin edemem’. İşte burada ayrı bir imtihan başlıyor. Evvelce fizikî olarak ezilen nefis, şimdi ise fart-ı muhabbet üzerinden bir imtihana tabi tutulmakta. Dünyanın mahiyetini anlayanlar için hiç de şaşırtıcı bir manzara değil. Sınanma devam ediyor. Her yerde, her zaman…

Enbiya suresi 37. ayette ise ‘İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim, bunu benden acele istemeyin’ buyuruluyor. Yahut İsra suresi 11. ayette, ‘İnsan hayra dua ettiği gibi şerre de dua eder. İnsan pek acelecidir’ diye tarif edilir insan. Bunu hayatlarımızda her daim görmüyor muyuz? İnsanlık tarihi de bu vakıanın şahidi değil midir? Devrim düşüncesi baştan aşağı bu acelecilikle dolu. Kemalizm ve yaptığı tahribat acûl insanın şerrinin en güzel örneklerinden. Hakeza İslam devletçileri/devrimcileri de buna bir istisna değil. ‘Bugün cihad et, yarın devleti ele geçir, ertesi gün de cezai müeyyidelerle toplumu dindarlaştır’. Formül aşağı yukarı böyledir. Oyalanmayı sevmez. Hangi niyetle olursa olsun, üzerlerinde hiçbir haklarının olmadıkları insanlarla ilgili, onların hayatlarını acılaştıracak, belki karartacak projeler yapanların da hep acelesi vardır. Meşru olur, bu yolda gayrimeşru...

Hâlbuki bir küçük çocukta fıtratın izlerini seyredebilirsiniz. Bir baba, bir anne olarak her gün bakarsınız, ne zaman oturacak diye. Oturur, peki ne zaman hareket edecek? Diş çıkmış mı diye her gün kontrol edersiniz. Ha bugün, ha yarın. ‘Yaşıtlarının hep çıktı, geride kaldık’ derken, yavaş yavaş yola düşer inciler. Ama yavaş yavaş. Ve bir gün o safha da tamam olmuştur. Haydi, bu çocuk emeklese dersiniz, yere kapaklanır. Müsaade çıkmamıştır. Ayağını atsa kolunu kaldıramaz. Elini uzatsa vücudu dayanamaz. Ama her gün biraz biraz üstüne koyarak, ne tefrit seviyesinde aheste, ne müfrit bir aceleyle, ama her daim fıtrî bir serüven içerisinde menziline doğru yol alır.

Bu ağır ve müstakim yolculukta düşünenler için ne ibretler vardır...

  27.06.2014

© 2021 karakalem.net, Ahmet Abdullah



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut