Risale-i Nur’daki Yöntemsel Fark

Oktay Gökkoca

YAZACAKLARIM, İLÂHİYAT alanında akademik kariyer veya geleneksel anlamda medrese kariyeri yapmış, bu alanda ihtisaslaşmış birinin değil, sıradan bir mü’minin düşünceleridir. Bu nedenle, tamamlayıcı, katkı yapıcı ya da yanlışlayıcı ama yapıcı tüm eleştirilere açıktır.

Risale-i Nur’un, hem iman/akâid konusunda, hem de imanın pratik hayata yansıyan amelî tarafında bir ilkeler, düsturlar bütünü olduğunu söyleyebiliriz. İlkeler ve düsturlar bütünü olan bir eserden beklenen, ontolojik temellerinin tutarlı olmasının yanında, bu tutarlı ontolojik temeller üzerinde dallanan budaklanan tüm bileşenlerinin de hem kendi aralarında hem de üzerine bina edildikleri temellerle tutarlı olmaları beklenir. Risale-i Nur’un, Kur’ân’ı ve peygamberi/sünneti anlamada onu esas alanları yarı yolda bırakmayan en önemli özelliğinin bu bütünsel tutarlılık olduğunu iddia edebilirim.

Burada bir parantez olarak, Risale-i Nur’un bir Kur’ân tefsiri olmakla birlikte sünneti de tefsir eden bir eser olduğunu unutmamak lâzım.

Fıtratı, esmâ-i ilâhiyenin kâinatta kanunlar olarak tecelli etmiş hâli olarak tanımlarsak, ‘Kur’ân kâinatı okuyor’ derken onun fıtratı okuduğunu da söylemiş oluruz. Fıtrat ise en temel tutarlı bilgidir. Öyleyse Kur’ân’ın ve dersini ondan alan sünnetin ilkeleri/prensipleri ontolojik olarak asla çelişmez bir tutarlılığa sahiptir. Dolayısıyla kendisine ontolojik temel olarak Kur’ân’ı ve onun birinci ve en esaslı tefsiri ve amele dönüşmüş hâli olan sünneti esas alan bir eserde de, bu ontolojik tutarlılığı görmek isteriz.

Bu, bütün kitabî/yazılı ve şifaî/sözlü mezhep, meslek ve meşreblerden istenen bir durumdur.

Bu hususta ben, Bediüzzaman’ın şahsında Risale-i Nur’u, muhatap olabildiğim meslekler ve meşreblerden farklı gören biri olarak konuşuyorum.

Risale-i Nur’a az çok vâkıf olanlar, onun Kur’ân ve sünnet esaslı olarak, ne gelenekten tümüyle koptuğunu, ne de geleneğin içinde hapsolduğunu takdir ederler. Risale-i Nur, 1400 küsûr senelik gelenek mirasını reddetmeyip o birikimden istifade etiği gibi, bu mirası tüm unsurlarıyla da tevarüs etmemiştir.

Bence Bediüzzaman’ı, Risale-i Nur’u telif ederken başka birçoklarından (tümünden demiyorum) ayıran şeyin, onu yukarıdaki paragraftaki özelliğe sahip kılan bir yöntem farkı olduğunu düşünüyorum.

Bu yöntemi şöyle îzah ediyorum. Bediüzzaman, Kur’ân ve sünnete, aradaki 1400 küsûr yıllık birikimin, yeri geldiğinde perde vazifesini gören mirası üzerinden ulaşmaya çalışmadı. Tam da olması gerektiği gibi doğrudan doğruya Kur’ân ve sünnete muhatap olarak tefekkür dünyasının temellerini attı.

Bu yöntem, merhum Mehmed Âkif Ersoy’un, Tarihçe-i Hayat’ta da zikredilen şu beytindeki özlemin tecessüm etmiş hâliydi.

Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâmı

Bediüzzaman, hakikate ulaşma yöntemini doğrudan Kur’ân’ı muhatap almak şeklinde seçerken yaşadığı tecrübeyi şöyle anlatır.

‘Kırk elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikatü'l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefiyeyle bir derece yaralıydı, tedavi lâzımdı. Sonra, hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasında gitmek istedi. Baktı, onların herbirinin ayrı, câzibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbânî de ona gaybî bir tarzda "Tevhid-i kıble et" demiş. Yani, "Yalnız bir üstadın arkasından git"

O çok yaralı Eski Said'in kalbine geldi ki, "Üstad-ı hakikî Kur'ân'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur" diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar.’

Mirastan Hakikat Devşirirken Usûlün Önemi

Yöntemini bu şekilde belirleyen Bediüzzaman ‘fikren’ gittiği ‘asr-ı saadet’ten ve ‘hayalen’ gittiği ‘ceziretü’l-arab’dan, doğrudan muhatap olduğu Kur’ân ve sünnet esaslı bir tefekkürle geri dönerken, kendi zamanına gelinceye kadarki mirası da, Kur’ân ve sünnet ekseninde tekrar taradı ve sorguladı. Bu geri dönüşte, Kur’ân ve sünnetin ontolojik tutarlılığına uygun olanları aldı, olmayanları ayırdı, tashihe ve ıslaha muhtaç olanları da tashih ve ıslah etti. Böylece, ilkeleri ve düsturlarıyla Kur’ân ve sünnetle son derece tutarlı bir külliyat ortaya koydu.

Böyle yaptı. Çünkü Kur’ân ve Sünnet’e diğer yöntem üzerinden, yani gelenek/1400 küsür yıllık miras üzerinden ulaşmaya çalışmak tutarlı ve çağa cevap verebilir bir tecdid hamlesi için risk oluşturuyordu. Zira, içinde çok büyük ve çok değerli bir birikim barındıran bu mirasın, aynı zamanda bir kısmı kültürel, mezhepsel, meşrebsel, mesleksel ve siyasî etkenlerden kaynaklanan birçok ârızi bileşeni de mevcuttu. Dolayısıyla bu riskli yöntem üzerinden Kur’ân ve sünnete ulaşıldığında, onlara saf bir zihin ve kalble muhatap olmak çok zordu.

Bediüzzaman, gelenek mirasını Kurân ve sünnet mihengiyle tekrar tarayıp sorgularken öncelikli olarak bir usûl çerçevesi çizdi. Bu usûl çerçevesini Muhâkemat adlı eseriyle ortaya koydu.

Risale-i Nur’un iki temel eseri var. Biri esasa, diğeri usûle dair. Birincisi Mesnevî-i Nuriye. Mesnevî-i Nuriye, Bediüzzaman’ın kendi ifadesiyle ‘Risale-i Nur'un bir nevi çekirdeği ve fidanlığı hükmündedir.’ Bu eser, Risale-i Nur’un esasa dair temelini oluşturuyor. İkincisi olan Muhâkemat ise, maalesef hak ettiği teveccühü yeterince görmemiş bir eser olarak, bence Risale-i Nur’un usulî temelini oluşturuyor. Son zamanlarda Metin Karabaşoğlu gibi abilerin Muhâkemat üzerine yoğunlaşan seminerleri bu anlamda çok değerli.

Risale-i Nur’un usûlî temeli olan Muhâkemat’ın muhteviyatını içselleştirmemiş bir zihin ve kalbin, Kur’ân’a, sünnete ve onun tefsiri olan Risale-i Nur’a sağlıklı bir bütünsellikle muhatap olamayacağı kanısındayım. Hatta, telif kronolojisi göz önüne alındığında Muhâkemat’ın Mesnevî-i Nuriyeden daha önce telif edilmiş olması, esasa girişmeden önce usûlün ortaya konmasının bir gereklilik hatta zorunluluk olduğunu ortaya koyuyor.

Özellikle bu temel eserlere, daha çok da usûle dair bir eser olan Muhâkemat’a vurgu yapmamın sebebi, Risale-i Nur’un yöntemsel farkı olarak ortaya koymaya çalıştığım şeyle olan bağlantısıdır. Muhâkemat’ın, peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâma selam ve salât masebesindeki girişinden sonra gelen ilk sayfalarındaki şu ifadeler, Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu tecdid hareketine başlarken tercih ettiği, yöntemsel fark dediğim şeyi ortaya çıkaran saikleri, gayet açık anlatıyor diye düşünüyorum.

‘İslâmiyetin mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve su-i fehim ve su-i edeple İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemedik. Ta, o da bizden nefret ederek evham ve hayâlâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi.

Hem de hakkı var. Zira biz İslâmiyeti usûlüne ve hikâyâtı akâidine ve mecezâtı hakaikına karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te'dib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak yine onun merhametidir.

Öyleyse, ey ihvan-ı müslimîn! Geliniz, ona tarziye vereceğiz. Elbirliğiyle dest-i sadakati uzatacağız, biat edeceğiz. Onun hablü'l-metinine sarılacağız.

…………

Malûmun olsun, bu kitapla istediğim hizmet budur: İslâmiyette olan tarik-i müstakîmi göstermekle ehl-i tefrit olan a'dâ-yı dinin teşkîkâtını red ve yüzlerine vurmakla beraber; tarik-i müstakîmin öteki canibini ve sadîk-ı ahmak ünvanına lâyık olan ehl-i ifrat ve zahirperestlerin tevehhümlerini tard ve asılsızlığını göstermek ve asıl rehber-i hakikat ve âlem-i İslâmiyetin ikbal ve istikbaline yol açan ve sırat-ı müstakîmde kemâl-i ümid-i zaferle çalışan muhakkikîn-i İslâm ve âkıl sıddıklara yardım etmek ve kuvvet vermektir.

Elhasıl, maksadım, ol elmas kılınca saykal vurmaktır.’

Bu cümlelerden anlaşılacağı üzere, ulaşılmak istenenin, dinin sırât-ı müstakîm olan esası/hakikati olduğu açıktır. Bediüzzaman, geleneğin mirasındaki hakikatleri alıp, hayâlâtını red etmek için karar kıldığında, hakikate ulaşmada bir usûl çerçevesi çizen ve bir adı da Saykalü’l İslâmiyet (İslâmiyeti parlatan) olan Muhâkematla yola çıkmaktadır.

Eğer bazı meslek ve meşreblerin, Kur’ân ve sünnetin ontolojik tutarlılığına muhalif görünen ve bunun izâhında zorluk çekilen bir kısım içerikleri mevcut ise, sanırım bunun nedenlerinden biri, içinde bazı tutarsızlıklar da barındıran ve kısaca ‘gelenek’ denen birikimin tutarsızlıklarından arınamadan Kurân ve sünnete muhatap olmaya çalışmalarıdır. Buna, ‘sırât-ı müstakîm’ olan bir hakikat yolculuğuna çıkmadan önce bir usûl çerçevesi çizmemiş olmak da eklenince, bu yöntemle ifrat ve tefritten hakkıyla âzade olmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.

  28.12.2013

© 2021 karakalem.net, Oktay Gökkoca



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut