Nimet de sabır ister

Oktay Gökkoca

Nimetler de musibetler, hastalıklar, sıkıntılar gibi sabır istiyor bizden. Tâ ki nefsimizin nimetleri sahiplenmesine, sahiplenip kibirlenmesine karşı direnelim. Onları asıl Sahibi’ne teslim edelim. Nefsimize karşı sabredip Rabbimize karşı şükredelim. Sabırdan şüküre geçelim.



MܒMİNLER OLARAK biliriz ki bu dünya imtihan yeridir. Bu imtihandan Allah’ın razı olduğu kullar olarak selâmetle çıkabilmemiz, dünya hayatının fâni ve geçici olan yüzünden yüz çevirip esmâ-i ilâhiyenin tecelligâhı ve âhiretin tarlası olan diğer iki yüzüne teveccüh etmekle mümkün olabilir.

Başımıza birer imtihan vesilesi olarak gelen hâdiselere karşı nasıl bir tavır takındığımızın, dünyanın bu üç yüzünden hangisi/hangileriyle hemhâl olduğumuzla, ömür sermayesinin yüzde kaçını dünyanın hangi yüzünde harcadığımızla bire bir ilişkisi vardır.

Mesela maddi varlığımızı azaltan bir musibet isabet etmiş olsun bize. Bu durumu sabır ve şükürle karşılayarak âhireti kazanmak için bir fırsat olarak mı görüyoruz? Veya Rabb-i Râhîm’in El-Kâbıd isminin üzerimizdeki bir tecellisi olarak mı değerlendiriyoruz? Yoksa başımıza gelen bu hâl karşısında ümitsizlik derelerine mi yuvarlanıyoruz?

Mesela bizi dünya nimetlerinden tat alamaz duruma getiren bir hastalık ârız olmuş olsun bize. Bu hastalığı, bir kul olarak aczimizi ve fakrımızı daha derinden hissederek Allah’ı ve âhireti hatırlama fırsatına mı dönüştürüyoruz? Veya Allah’ın Şâfi isminin üzerimizdeki tecellisi için bir vesile olarak mı görüyoruz? Yoksa “neden ben?” diye rahmeti ittiham edip isyan kuyularında boğuluyor muyuz?

Elbette Allah’ın bizden istediği, bu ve benzeri sorulara bu dünya hayatının bir imtihan olduğunun şuurunda olarak esma-i ilâhiye ve âhiret merkezli cevaplar vermemizdir.

Ancak sıkıntı, musibet ve hastalıkları kulluğumuzun sınanması için birer imtihan vesilesi bilsek ve ona göre davransak dahi bu, yanlış olmayan ama eksik olan bir imtihan algısıdır. Çoğunlukla imtihan denince aklımıza ilk olarak darlık, hastalık, musibet gibi sıkıntılı durumlar gelir. Dualarımızda “Allah’ım bizi açlıkla imtihan etme”, “Allah’ım bizi yoklukla imtihan etme”, “Allah’ım bizi hastalıkla imtihan etme” deriz. Ama “Allah’ım bizi toklukla, bollukla, sıhhatle imtihan etme” gibi dualar pek dökülmez dilimizden.

Hâlbuki yokluk bir imtihan olduğu gibi varlık da bir imtihandır insan için. Darlıkla, hastalıkla sınandığımız gibi bollukla, sıhhatle de sınanırız. Allah bir nimeti alıp sıkıntı vermekle imtihan ettiği gibi, sıkıntıdan kurtarıp bir nimet tattırmakla da imtihan eder bizi.

Allah Kelâm-ı Ezelîsinde, sıkıntı zamanlarında ve nimet verildiğinde insanın nasıl bir tutum sergilediğini farklı sûrelerde farklı ayetlerle hatırlatır bize. Bu sûrelerden biri de peygamber kıssalarının anlatıldığı Hûd sûresidir. Rabb-ı Rahîm Hûd sûresinin 9. ve 10. âyetlerinde şöyle beyan eder insanın sabırsız ve şükürsüz tavrını:

Hûd 9. “Ve şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra da onu kendisinden geri alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör bir kimse olur.”

Hûd10. “Ve şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra bir nimet tattırırsak, «Artık benden bütün kötülükler silinip gitti.» der, mutlaka böbürlenir ve şımarır.”

Ayetlerden anlaşılan o ki; Rabbimiz verdiği nimeti geri alırken de, bir sıkıntıdan sonra bir nimet verirken de bizi sınamaktadır. Ancak insan birinci durumda, sabır ederek ve önceden verilmiş nimeti de yok saymayarak şükür edeceği yerde, sanki bu hâl hep böyle devam edecekmiş gibi Rahmân’ın rahmetinden ümidini kesiyor, önceden verilmiş nimetleri de verilmemiş sayarak nankörlük ediyor.

İkinci durumda ise verilen nimete şükür edeceği yerde, nimeti kendinden bilip Kârûn misali “bu, bana ancak bilgim sayesinde verilmiştir” diyerek şımarıyor ve kibirleniyor. “Artık benden bütün kötülükler silinip gitti” diyerek bu hâlinin ebediyen böyle devam edeceğini vehmediyor.

Neticede her iki durumda da insan Rabbiyle bağını koparıyor, alanın da verenin de O olduğu gerçeğinin üstünü örtmekle yokluktan ümitsizlik, varlıktan kibir devşiriyor. İmtihanı kaybediyor.

Ancak Hûd sûresinin devam eden âyeti bu durumun istisnasını şöyle beyan ediyor akıl ve basîret sahiplerine;

Hûd11. “Ancak (her iki halde de) sabır gösterip sâlih ameller işleyenler müstesnadır. İşte onlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.”

Âyete göre ilk iki âyette bahsedilen, verilen bir nimetin geri alınması ve sıkıntıdan sonra bir nimet tattırılması durumlarına karşı Allah’ın rızasına uygun bir tutum sergileyen ve bunun karşılığında kendilerine mağfiret ve mükâfat vaad edilen müstesna bir topluluk vardır. Bunlar kendilerinden bir nimet geri alınıp sıkıntı verildiğinde de, sıkıntıları giderilip bir nimet tattırıldığında da sabredip sâlih amel işleyenlerdir.

Bu âyet, imtihan algımızdaki eksikliğin yanında sabır algımızda da eksik bir taraf olduğuna işaret ediyor. Çünkü biz sabır deyince çoğunlukla, sıkıntıya, darlığa, musibete, hastalığa, kısacası zahirde şer gibi görünen durumlara karşı direnmeyi, bu hallere katlanmayı anlıyoruz.

Hâlbuki âyet her iki halde de sabır göstermekten bahsediyor. Yani Allah, hastalığa olduğu gibi sağlığa da, yokluğa olduğu gibi varlığa da, darlığa olduğu gibi bolluğa da, özetle sıkıntı durumlarında olduğu gibi bize bir nimet tattırıldığı durumlarda da sabredenler olmamızı istiyor bizden.

Çünkü, bize bir nimet verildiği durumlarda nefsimizin onu kendisine mâl etmesine karşı nefsimize direnerek, nefsimizin dizginleri eline almasına karşı direnç göstererek kibirden, şımarıklıktan, Rabbimize ortak koşmaktan kurtulabiliriz. Ancak böylece nimeti ve onun gelişini bütünüyle Mün’im’e vererek şükür kapısını açabiliriz. Yani şükür sabrın ardından geliyor. Nefsine karşı sabredebilenin aklına şükür ve şükrün doğru adresi geliyor. “Sabır içinde” şükretmeye bir de böyle bakabiliriz.

Ayrıca âyette her iki halde de “sabır gösterip sâlih amel işleyenler”in övülmesi, sabır ve sâlih amel/ibâdet arasında yakın bir ilişki olduğunu hatırlatıyor bize. Sıkıntı durumlarındaki sabır, ye’si izale edip ümidi besliyor. Rahmetten ümidini kesmeyen bir abdin ibâdetlere devam noktasındaki gayreti artıyor. Nimetlerle sınandığımız hallerdeki sabır ise nazarlarımızı nefsimizden Rabbimize çeviriyor. Çünkü nefsinin nimeti kendisine mâl etmesine, dolayısıyla haddini aşma isteğine karşı sabreden ve böylece kibirden ve şirkten kurtulan insan kulluğu kime edeceğini bilebilir, Kebîr olan ve tüm ortaklardan münezzeh olan Rabbine karşı vazifesine, yani ibâdete devam edebilir. Üç sabırdan biri olan ibâdete devam noktasındaki sabra bir de bu yönden bakabiliriz.

Hülâsa, nimetler de musibetler, hastalıklar, sıkıntılar gibi sabır istiyor bizden. Tâ ki nefsimizin nimetleri sahiplenmesine, sahiplenip kibirlenmesine karşı direnelim. Onları asıl Sahibi’ne teslim edelim. Nefsimize karşı sabredip Rabbimize karşı şükredelim. Sabırdan şüküre geçelim.




oktaygokkoca@hotmail.com

  31.07.2013

© 2021 karakalem.net, Oktay Gökkoca



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut