“Üstüne üstlük oruç da tutmuyor”

Ahmet Abdullah

Eğer Cenab-ı Hak bize bir şekli emrettiyse artık o şekil, şekil değil asıldır bizler için. Zarfın kendisi mazruf olmuştur. Çünkü bunun ölçüsünü mülkün sahibi hükmüyle tayin eder.


“Namaz kılıyor ama arkadan ne işler çeviriyor.”
“Oruçlu ama ağzından küfür eksik olmuyor.”
“Hacı ama anasının gözü.”
“Kurban keseceğine bir yoksulu doyur. Ben öyle yapıyorum.”

…

BU VE BENZERİ ifadeler gayet sıklıkla işittiğimiz, kendileriyle mü’minlerin özellikle medya aracılığıyla ‘dövüldüğü’, ibadetlerinin istiskal edildiği sözler. Ve maalesef en basit akıl yürütme ilkelerinden bile yoksun bu önermelere karşı ehl-i din bu topraklarda fena halde savunmada kalıyor, ezilip büzülüyor ve çoğunlukla da cevap veremiyor. Aziz olan dinin izzeti mü’minlerde tecelli etmiyor maalesef. ‘Vallahi billahi öyle değiliz’den öteye gitmiyor mukabeleler.

Sahi biz acayip işler mi yapıyoruz?

Peki, hal böyle midir? Biz müslümanlar savunulması bu kadar güç işler mi yapıyoruz? Cenab-ı Hak bize izah edilemez amelleri mi mecbur etmiştir? Ancak kalbî huzur bulduğumuz, başka dimağlara anlatılamayacak “acayip” pratikler midir ibadetler? Yahut kafalarını materyalist akıl telakkisiyle bozmuş “akıl”lar karşısında ille de bir şekilde meşrulaştırılmaya mı çalışılmalıdır ibadetler?

Evvela, en genel çerçevede ele alacak olsak, bu "eleştiri"lerin hiçbir orijinalitesi yok. Yani harc-ı alem sözler. Önemli olan kalp temizliği, başkasını kırdıysan kıldığın namaz değil. Hac hac değil, tesettür tesettür değil, oruç oruç değil... Dillere pelesenk olmuş bir "argüman".

İbadetsizlerin bunları söylemeye hakları yok

Hem sonra şu unutulmamalıdır ki, namazlarının, haclarının ve sair ibadetlerinin hakkını veremeyenleri tenkid eden Yunus Emre, Mevlana gibi evliyaullah tabir-i caizse geceleri kaim, gündüzleri saimdi. Abidlikleri en önemli özellikleri arasında idi. Dolayısıyla buradaki tenkid ibadet ehli arasında, üst seviyede yapılan bir tenkiddir. İbadetsizler sadet haricidir.

İkinci olarak, fıkhî nokta-i nazardan bakalım. Bu doğru mudur? Yani, orucun şanına yakışmayan hareket orucun terkini mi iktiza eder? Şuna tabii ki eyvallah, hem oruç tutuyorsun, hem de dünyanın gıybetini, hakaretini yapıyorsun. Ya da namaz kılıyorsun ama gazabından yanına varılmıyor vesaire. Buradaki arızayı kim inkar edebilir ki?

“Daha kötüsü: hem oruç tutmuyor, hem küfrediyor”

Bir Ramazan ayında Belevi'nden Tire'ye gitmek için dolmuşların yanında bekliyordum. Dünyaya geldiğim şehir olan İzmir'den bahsediyorum. Şoför de kalkış saatinin gelmesini bekliyor, hava sıcak. Kendisiyle sohbetimiz sırasında söz Ramazan’a, oruca geldi. Dedi ki, "adam var burada, oruç tutuyor ama bir araba küfrediyor. Böyle tutacağına hiç tutma."

Ben de mukabele ettim, dedim, "Daha kötüsü var. Adam hem oruç tutmuyor, hem küfrediyor. Bu yine bir günah işlerken bir de emir yerine getiriyormuş."

Bu mantık sürdürülebilir. Sahtekâr olduğu gibi, hacca da gitmiyor. İnsanları kırdığı gibi üstüne üstlük namaz da kılmıyor...

Dolayısıyla muhteva ile ilgili tenkid yapacağım diye insanları ibadetlerden uzaklaştırmak ve nefsin yoluna taşlar döşemek iş değil. Hem hadiste Efendimiz aleyhissalatüvesselam’ın bir şer işlenince onu giderecek bir iyilik yapılmasını emretmesi tam da bu meseleye tetabuk ediyor. Öfkeli ama tuttuğu oruç ile onu gidermeye gayret ediyor. Yani ya günaha olduğu gibi batmak yahut pir ü pak olmak seçenekleri yok İslamiyet’te. İnsan hilkati gereği günah işler, sonrasında af diler; bu günahların farzların terkini gerektirdiğine insanların ikna edilmesi herhalde nefis ve şeytanın en ustaca numaralarındandır.

Ya “hacı olmayan” dalavereciler!

Bu arızalı algılayışın ilginç bir vechesi ise sekülerlerin ahlak telakkileri ile alakalıdır. Açmak gerekirse, “hacca gidiyor ama dalavare yapıyor”, diye şaşırmak, taaccüp etmek ve burada bir çelişki görmek, tersinden düşünülecek olursa, namazla, oruçla, hacla işi olmayan birinin yaptığı bütün sahtekârlıkların normal göründüğüne işaret eder. Aslında böyle bir algılayş bir manada bu topraklarda yaşayan dünyevilerin gerçek ahlakın dinde olduğunu kabul edişlerinin zımni bir tezahürü, dışa vurumudur. Ama ben bu kadar suizan sahibi değilim, sırf insan olduğu için namazsız bir insana zulmetmeyi, sahtekârlığı, küfretmeyi vesaire yakıştıramam.

İkinci veche ise iç âlemimizle ve dolayısıyla iç tutarsızlıklarımızla ilgilidir. Mümin olmasına rağmen, Allah’a iman edip, Efendimiz aleyhissalatüvesselam’ı O’nun elçisi kabul ettiği halde, dinin direği olan, Rasulullah’ın gözünün nuru olan namazı terk etmek öyle ağır gelir ki bir müslümana; namaz kıldıkları halde bir takım hatalar yapıp, günahlar işleyen kardeşlerine söz söyleyemez. Az düşünse buna aklı müsaade etmez, düşünmese bile yaşadığı korkunç manevi çelişki ve isyan halinden ötürü başkalarıyla uğraşmaya mecali kalmaz. Hele ahlakî üstünlük çabalarına hiç girmez, çünkü fena halde kabahatlidir ve bunu çok iyi bilir.

Mümin değilse zaten mevzu haricidir, mensubu olmadığı bir dinin pratiği ile meşgul olan insanlara söz söylemek ona düşmez. Kendi işleri ile ilgilenmesi daha münasip olur.

Tenkidde zamanlama önemsiz midir?

Üçüncü husus ise şu. Böyle bir tenkid ne vakit yapılır? Öyle bir hal olmuştur ki, artık nafile namazlar kılmaktan insanların dizlerinde derman kalmamış, dalak şişmiş, gece ibadetinden herkes bitab düşmüş, gözler kan çanağı olmuş... Oruç tutmaktan bir millet baştan aşağıya bütün fertleriyle zaaf geçiriyor... Her gün hatimler indirmekten herkes 9 numara hipermetrop olmuş, önlerini göremiyorlar, ilaahir... Böyle bir durumda denilir ki "Kardeşim yapmayın. Bakın Efendimiz aleyhissalatüvesselam da böyle yapmamış. Dünya ile de ilgilenmemiz lazım" filan. "Hani aile, çoluk çocuk, kendine acımıyorsan onlara acı."

Ancak var mı böyle bir durum?

Ne münasebet. Herkes kendine sorabilir. En son teheccüdümüzü ne zaman kıldık? Namazlarımızın tadil-i erkânından hiç mi şikayetimiz yok? Bunu haşa kimseyi sorgulamak için filan söylemiyorum. Aramızda böyle müttakilerin de olduğunu biliyorum ama gelin kabul edelim ki ehl-i takva her zaman azınlıkta. Ve maalesef ibadet çoğunlukla erkeklerin kadınlara ve ihtiyarlara bıraktığı bir mesele. Ramazan gelmese ne kadar Kuran okuyoruz? Aslını ya da mealini. Bunların hepsi cevabını almakta zorlandığımız acı, can acıtıcı sorular. Böyle bir hengâmda, ‘namazla cennete gidilmez, önemli olan kalp temizliği’ nevinden afakî sözler, açık söylemek gerekirse münasebetsizdir, yersizdir ve makama tetabuk etmemektedir.

Gönlümüz saf olsun ama safdil olmayalım

Dördüncü bir mesele de şu: Müslüman akıllı da olmalı. Hatta basbayağı akıllı olmalı. Safdil olmamalı. Gönlü saf olmalı ama asla safdil olmamalı. Hele ki böyle her fırsatta dinine ilişmeye yer arayan, can atanların arasında ise; Türkiye’deyse... Yani azıcık düşünmeli mümin, dediğim doğru da doğru yerde söylüyor muyum, doğru muhataba söylüyor muyum? Müminlerin bir iç eleştirisini İslam düşmanlarının eline bir koz olarak vermek ne iz’anla ne vicdanla izah edilemez. Bu mesele aynı zamanda bir sorumluluk meselesidir. Dolayısıyla ben akıl sahiplerini kabahatli de görüyorum. Ümmeti ilgilendiren ve neticesi itibariyle zarar veren sözleri canının istediği gibi söylememeli bir Müslüman, önünü arkasını düşünmeli.

Kulluk, adalet gereğidir

Beşinci nokta ise, ibadetler bütün o fiil ve şekilleriyle öyle küçük görüldükleri kadar küçük de değillerdir. Ubudiyet adaletin gereğidir. Çünkü kullukla, ibadetle bizler hak sahibine hakkını veririz. Aksi halde basit bir pratik terk edilmiş olmaz, zalimler zümresine iltihak oluruz. Ve yine ubudiyet hürriyeti netice verir. Zira Cenab-ı Hakk'ın karşısında yere kapaklanan insan daha kimseye eyvallah etmez, kula köle olmaz.* Başkasını Rab bellemez. Hem ayrıca bütün şekil ve biçimleriyle ibadetler Rabbü’l-alemin’in emri olduğuna ve Resul-ü Muhammed-i Arabi aleyhissalatüvesselam'ın sünneti olduğuna göre, zikriyle, tilavetiyle, salavatıyla, kıyamıyla, rükûuyla, secdesiyle, kavmesiyle, sahuruyla, iftarıyla bir nimettir ve özgürleşme imkânıdır. Aynı zamanda kalbe huzur, ruhasükûn verir. Yaşamıyor muyuz bu tecrübeleri? Tahfif etmek de ne oluyor?

Ve netice olarak altıncı husus da şu ki, bu küçük görülen ubudiyet pratikleri, ayakta durmak, iki büklüm olmak, oturmak, alnınız ve ellerinizle yere kapanmak, başınızı örtmek, vücudunuzu setretmek...Adem aleyhisselam’dan Hatemü’l Enbiya Efendimiz aleyhissalatü vesselam’a kadar bütün peygamberlerinuygulaması olmuştur. Melaikenin bazı taifeleri hala böyle ibadet ederler. Cenab-ı Hakk’ın rızasına giden önemli bir yoldur ibadet. O şekilleri mülkün sahibi takdir etmiştir. Eğer 'O' hevasından konuşmazsa bu böyledir. Bazı “şekil”ler ise Kur'an-ı Kerim’de doğrudan tasvir edilmiştir. Zikirle ilgili ayetleri düşünelim. Ayaktayken, otururken diye devam eden ayetler...

Şeklin kendisi asla aittir

Hal böyleyken, âlemler Rabbi bir ibadeti bir şekilde, yahut muayyen şekillerde yapmamızı isterken ve onu seven ve onun da sevdiği bütün enbiya, asfiya, evliya ve muhakkikin böyle yaparken ve yapılmasını söylerken ibadetin öz’e ait olmadığını sandığımız cüzlerini hafife almak gayretullaha dokunma riski taşımıyor mu?

Eğer Cenab-ı Hak bize bir şekli emrettiyse artık o şekil, şekil değil asıldır bizler için. Zarfın kendisi mazruf olmuştur. Seküler için şekil olan mü’min için esastır.

Çünkü bunun ölçüsünü mülkün sahibi hükmüyle tayin eder.

Lehül mülk, velehül hamd, ve lehül hükm, ve ileyhi türceun.**


* Detaylı bilgi için bkz; Metin Karabaşoğlu, Geleceğe Dönüş, İstanbul: Nesil Karakalem, 2012, s. 176.

**Mülk onundur. Hamd ancak ona aittir. Hüküm onundur ve ona döndürüleceksiniz.

  25.07.2013

© 2021 karakalem.net, Ahmet Abdullah



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut