Fünun-u Müsbeteye Yeni Said’in Gözüyle Bakmak

Osman Sertuğ Çalışkan

ESKİ SAİD ile Yeni Said arasında bir mukayeseye girişilse, süreklilik ile beraber bir kemale eriş de göze çarpar. Bu, ahsen-i takvim suretinde yaratılan ve kendisine verilmiş cami kabiliyetlerin inkişafı için yeryüzüne gönderilen her âdemoğlunun serencamıdır. Said Nursi de bundan nasipdardır elbette.

Ayrımını bizzat kendisinin yaptığı ve bir ‘tarz’ değişikliğinin olduğuna dair hatırlatmada bulunduğu bu dönüşümün en göze çarpan taraflarından biri, onun Yeni Said olarak fünun-u müsbeteye dair olan tutumudur. Aşağıdaki alıntı paragrafta, Üstad, bu tutumunun sebebini bütün berraklığıyla ortaya koymaktadır.

Diyorlar ki: "Senin eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücahedâtın, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa'ya karşı İslâmiyeti müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden mânevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?"

Elcevap: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim.

Hem bilfiil gösterdim ki, İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Yirmi Dokuzuncu Söz bu hakikati bürhanlarıyla ispat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zâhirî telâkki edip, felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki, felsefenin düsturlarının ne haddi var ki onlara yetişsin?

Bir kere açıkça söylemek gerekirse, Bediüzzamanın, her iki Said döneminde de bilim ile dini barıştırmak gibi bir derdi yoktur. Kendisi de bu tavrın yanlışlığına “güya kökleri çok derin zannedilen hikmetin düsturlarıyla aşılıyorlar” diyerek vurgu yapar. Zira Bediüzzamanın kurucu öznesi vahiydir. Müesses olan (kuran ve inşa eden) Kur’andır ona göre. Başka her şey yaratılmışlık noktasında birdir, edilgendir. Bilim de öyledir. İlk eserlerinden bu yana dini bilimle aynı kefede tutmuyor oluşu buna delildir. Yalnızca “ vicdanın ziyası ulumu diniyedir aklın nuru fünun-u medeniyedir” şeklinde devam eden tespitindeki, ziya ve nur kavramları arasındaki çok önemli nüans bile üstadın din ile bilimi aynı kefede değerlendirmediğinin delili olarak yeter.*

Öyle ya, bu iki unusur nasıl aynı kefede değerlendirilebilir yahut birbirlerine küskün bırakılabilir? Feyâ lil'acep! Köle efendisine, hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? Hâlbuki İslâmiyet fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir. Hem Bilim denilen şey, varlığın işleyişi ve eşyanın mahiyetine ilişkin sis perdelerinin kaldırılması cehd ve gayreti ise, “Çevir gözünü etrafına bir bak” mesajını veren Kuranı Mucizül beyanın bir şakirdi nasıl bu gayretten bigâne kalabilir? Kuran la kitab-ı kâinatı aynı müellifin eseri olarak gören bir talebenin, ikisini de anlamak noktasındaki çabası ancak takdire şayan değil midir? Hele bir de Bediüzzaman gibi, Kader-i ilahi ve Kayyumiyet hakikatini bir ve bütün şekilde anlamış ve tabir yerindeyse bu hakikati iliklerine kadar sindirmiş bir mütefekkir, Rahman suresindeki “O her gün yeni bir iştedir” ayetini işitsin de, sonra esmayı hüsnanın tecelligahı olan yeryüzünün nizamından intizamından haber veren fenlerden uzak dursun? Allah aşkına bu olacak iş midir yahu?

Peki, mesele bu kadar berrak iken, Mektubat dan alıntıladığım yukarıda ki paragrafta, fünun-u müsbeteye dair, Yeni Said’e Eski Said’i eleştirten ve Avrupaya karşı bir kısım İslam mütefekkirlerinin ihtiyar ettiği gibi bir tarzı benimsetmeyen sebeb nedir?

Zannediyorum, başka birçok sebeple birlikte*, aslında Yeni Said’in pozitif bilimlerin verilerine olan güveni eskisi gibi değildi artık. Ona göre, taassup ve taklidin hüküm ferma olduğu bir dönemin ardından gelen hakikati arama meyli, elde edileni olduğu gibi sunacak bir ahlakı netice verecekti.. Hatta bunun için, meyl-i taharri-i hakikat, koca bir ‘aferin’ bile almıştı kendisinden.

Evet, ideal olan, kâinata Sanii hesabına bakmaktı gerçi. Kuran’daki kâinat bahislerinin de gayesi buydu. Her bir fennin bir esmaya dayanması ve onun üzerine bina edilip yine onun hakikatine varmasıydı aslolan ve maalesef bu gayeye matuf bir şekilde işlemiyordu maarif ve fünun. Ama olsun. Nasıl olsa nazar ve niyet mahiyet-i eşyayı değiştirebilirdi. Tabiat nakkaş değil nakıştı. Bunun farkında olduktan sonra, bu gayeyle yola çıkmamış da olsa, bilimin sunduklarını Marifetullaha bir basamak yapabilirdi bir mümin. Veriler doğru olduktan sonra bilginin İslamileştirilmesi pekâlâ mümkündü ya da kendileri farkında olmasa da hakikat-i halde bilimin yaptığı şey, Cenabı Hakkın tasarrufunu izlemek olduğundan, bilgi zaten İslamiydi. Yalnızca adı koyulmamıştı. Bir usulle bu pekâlâ olabilirdi…

Lakin mesele bu kadarla kalmadı. Her şey söylenildiği kadar berrak ve iyi niyetle işlemiyordu bilim dünyasında. Yalnızca hakikatin ortaya çıkmasına hizmet edecek bilimsel gayretler, ilerlemeyi dinden uzaklaşmayla doğru orantılı gören zihniyetin hizmet aracına dönüştürüldü. Pozitif bilim pozitivist algının aracı haline getirildi. Ve bilginin kendisiyle birlikte, üstadın enfes tespitiyle “fünun-u müsbete suretinde, hikmet-i Avrupaiyenin bir kısım düsturları” da sunuldu. Yani sunulan yalnızca laboratuar ortamında elde edilen saf duru tarafsız bilgi değil, o bilgiyle birlikte onu sunanların sübjektif görüşleriydi de. Daha da hazin olanı ise, bilgiyi üretenlerin malul olduğu pozitivist düsturlar, bilginin imkân ve sınırlarını belirliyor; bu imbikten geçen bilgiyi kullanan ehl-i iman da farkında olarak ya da olmadan bilginin kendisiyle birlikte pozitivist ilkeleri de sindirmeye başlıyorlardı. İşte bunun için Bediüzzaman, birçok potansiyel tehlikeyi içinde barındıran eski tarzını değiştirmişti. İlimle gelen inkâr felsefesinin kökünü bu suretle de kesmişti.

Evet, her bir fen lisan-ı mahsusiyle sürekli Cenabı Haktan bahsediyordu. Onlara kulak vermek, Kuranın mümine yüklediği bir sorumluluktu zaten. Lakin problem, o lisan-ı mahsusları hususi gayretlerle küfre hasretme eğilimleriydi. İşte bu konuda da dikkatli olunması gerekiyordu.

Üstadın bu tarz değişikliğinin ardında böyle bir tedbir de okumak yerinde olur kanaatimce. Ve bu tehlikenin de farkında olarak eserlerini kaleme aldığının farkına varmak…


• Ziya-Nur kavramları arasındaki nüansın risale dilinde de dikkate alınması gerektiğinin bir örneği olarak bkz: Risale Okumaları 2. Kitap, Ziya-nur ayrımında başlıklı yazı. Metin Karabaşoğlu, karakalem Yayınları.

• Risale i Nur’un bilime bakışının tespitine dair doyurucu ve ufuk açıcı bir makale olarak bkz: Tehlikeli denemeler, “Bilime Nasıl Bakmalı?”başlıklı yazı, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Yayınları.

  16.10.2010

© 2021 karakalem.net, Osman Sertuğ Çalışkan



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut