Kızıldeniz Mu’cizesi Yahut Akıl Karaya Vurdu

Osman Sertuğ Çalışkan

BİLİM KOLEKTİF aklın çocuğudur. Onun elinde büyür, şekillendirilir. Hayatı daha yaşanılır kılabilme çabasıdır… İşlerin daha kolay halledilebilmesi için bir araç, hedeflenene daha kolay ulaşılabilinsin diye bir binek olarak var olmalıdır yahut olmalıydı. Lakin değil... Bugün cahiliye Arap toplumunu aratmayacak bir şekilde, yani elle yapılana gönlü ram etmek haline benzer bir puta tapıcılığın aynını belki daha trajikomiğini yaşıyor modern insan. Aklıyla ürettiğine (bilim) aklını-ruhunu hizmetkâr kılarak hem de... Yahut efendimizin dünyanın sonu için haber verdiği şekliyle ‘hizmetkarlar efendilerini doğuruyor’!!!

Aklın ‘kurucu özne’ olarak kendisine tevdi edilen başat rol, aydınlanmacı batının elindekine kıyasla (skolastik düşünce) tercih edilebilir olsa da; batıyla aynı maziyi paylaşmayan Müslüman toplumların akıl ve üretimlerine(bilim) aynı payeyi (kurucu özne) vermeleri oldukça hazindir. Zaten Müslüman hayatının kurucu öznesi olan vahiy niteliği itibarıyla doğru aklın kendisi ve verilerini dışlayan bir mahiyet de arz etmez. Zira Kuran nüzulünden kıyamete kadar geçerliliğini koruyacak bir kutsal olarak vardır ve bu özellik bile başlı başına aklın rolünü saf dışı bırakmaması adına yeterli bir gerekçedir. Çünkü her asır, farklı sosyal eğilim ve telakkilerin geçer akçe sayıldığı ve onlar üzerinden algı ve yaşamın şekillendirildiği zaman dilimleridir. Bu aynı esere hep farklı muhatabiyeti, ondan farklı beklentileri zorunlu kılar. İşte o yüzden vahiy kuşatıcı ve nispeten kapalı veya tefsir/yorum'a açık bir dil kullanır. Bu ise aklın vahiyle olan önlenemez ilişkisinin ve yanındaki kıymetinin garantisidir.

Lakin kritik ve belirleyici olan aklın sınırları ve konumudur. Ve kırılma da bu noktada yaşanır. Modern batının varlığı görünene hapsedişinin kendisini götürdüğü bilim fetişizmine nerdeyse denk bir tutum sergiliyor İslam toplumları. Varlığa nazar, hadiseleri anlamlandırma ve onlara değer atfetme biçimi batının pozitivist paradigması üzerinden oluyor. Referans noktalarını ateist olguculuğun belirlediği bir bilim anlayışı üzerinden değerlemeye yahut kıymetlendirmeye tabi tutuluyor kutsallarımız. Kurucu öznenin salt akıl/bilim olduğu bir inşada vahiy en azından akademik anlamda edilgenliğe hapsediliyor. Vahyi anlamaya matuf olması gereken bütün insani kabiliyet ve verilerine, 'müteal olanın mihengi' payesi veriliyor. Bunun getirisi de akılla nakil arasında çelişmezlik! ilkesi mucibince, zıtlaşma yaşandığında aklın sınır ve imkanı göz önünde bulundurulmaksızın vahye gözler dikiliyor!!! Ve ortada Darvinci önkabulün kodlarına ve çıkış noktasına bakılmaksızın 'bu nazariyedir, eğer isbat edilirse kurandan delil getirebiliriz' gibi saçmalıklar serdedilebiliyor. Sanki vahyin onu gönderen ve getiren tarafından belirlenen bir usulü tefsir/yorum metodolojisi yokmuş gibi! Her ne ise... Bu meseleye bir başka yazıda değinmek üzere asıl vurgulamak istediğim noktaya geliyorum.

Yukarıda kısaca belirtmeye çalıştığım Vahyin bilim üzerinden şekillendirilmeye çalışılması tavrının bir semeresi de mucizelerin gerçekliğine dair geliştirilen savunular üzerinden açığa çıkıyor. Mucize kâinatın yaratıcısı tarafından peygamberlerinin davalarını tasdiktir. Müstemir âdetini onların dua ve iltimaslarıyla değiştirmektir. Yani yapmaktan beşerin aciz kaldığı kâinattaki alışılagelen işleyişin aksine vuku bulan hadiselerdir mu’cizeler… İnkâr ehlinin inatlarını kırmak adına bir lütuf olarak peygamber eliyle sunulmuş olağanüstü hallerdir. Elbette ki dinin bir imtihan olması, imtihanın ise ayrıt edici mahiyeti bazı hakikatlerinin pereli olmasını gerekli kılar ki mu’cize de bu hakikatlerden biridir. Hz Bediüzzamanın da ifadesiyle akla kapının açıldığı lakin ihtiyarın elden alınmadığı bir surette gerçekleşir.

Elbette Akla kapı açıp ihtiyarı elen almamak ‘mucizeler, aklın ihtimal hesapları içinde onu mümkün görmesi şeklinde gerçekleşiyor’ olması anlamına gelmez. Aklın bu gerçeği açıkça görmesine rağmen küfrünü sürdürmesinde rahat bırakılması demektir. O yüzden kimisi onu sihir olarak görür, kimisi tesadüf! Ve açıkçası mucizeyi sihre dayandırmakla tesadüfe dayandırmak arasında niyet açısından hiçbir fark yoktur. Onun için ehl-i imanın, birkaç matematikçinin Örn Kızıldeniz mucizesi için, laboratuar şartlarında ve yalnızca teorik bile olmayan bir önkabulle “olabilir” demelerine atılıp, ‘bak mucizeyi bilim de ispat ediyor!’ gibi bir yoldan tecdid-i iman etmeden önce bunu iyi düşünmeleri gerekir!

Bunları söylerken doğru aklın verilerini reddeden bir ham softalığın peşinde değilim elbet. Teklif için mükellefiyet, mükellefiyet için aklın ilk şart arandığı keza, kâinattan halıkını soran bir yolcu olma teklifini akla havale ettiği onca ayetten rahatlıkla çıkarabileceğim bir dinin, Kâinat ilimlerine lakayt kalınmaması hakikati güneş gibi ortadayken hem de. Zaten Kur’an’ın Allahın kelam sıfatından geldiği gibi, kâinatın da onun Kudret ve İrade sıfatıyla yazılmış bir kitap’ olduğu gerçeği, bu iki kitap arasında bir çelişkinin imkânsızlığını ifade eder. Problem, bugün bilim adı altında varlığa muhatap olanların bakış açılarını belirleyen hâkim paradigmanın pozitivist ön kabuller üzerinden şekilleniyor olmasıdır. Bu da vahyi kurucu özne olmaktan çıkarıp yerine salt aklı yerleştirmek vahiyden devşirilen müteal varlık bilgisini pozitivizmin imbiğinden geçirerek ancak sunabilmek kısırlığına bizi itiyor. Ve bunu en baştan kabul etmek zorunda bırakılan ehl-i imanın edilgen duruşu “bilimle naklin çelişmezliği” ilkeleri üzerinden giderilmeye çalışılıyor. Hem de vahiy hakikatinin incitilip incitilmediğine bakılmaksızın!

Hâlbuki akılla nakil arasında yalnızca çelişmezlik değil, yetişmezlik ilkesi de vardır. Naklin her dediğini, bilim ispat etmek zorunda yahut imkânına sahip değildir. Akıl nakli bazen zamanla elde ettiği veriler açısından çelişmediği için, bazen de yetişmediği veya yetişemeyeceği için kabul etmek durumundadır. Bu, aklı saf dışı etmek değil saftaki yerini belirlemektir. Ludwig Wittgenstein’ın Tractatus Logico - Philosophicus’unun yedinci ve son önermesi olan “Üzerinde konuşulamayan konuda susmalı” bu açıdan manidardır! Zira anlayamayacağımızı anlamak da bir anlayıştır…

  01.10.2010

© 2021 karakalem.net, Osman Sertuğ Çalışkan



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut