Çok şükür öleceğiz!

Osman Sertuğ Çalışkan

CAHİT SITKI'NIN Otuz Beş Yaş şiirini bilmeyenimiz yoktur. Rönesans'ın başyapıtlarından İlahi Komedya'nın yazarı Dante 'Hayat yolunun ortasında/ kendimi koyu bir karanlıkta buldum…' diye yazmaya başladığında 35 yaşlarındadır. Cahit Sıtkı'nın 'Dante gibi ortasındayız ömrün' mısralarıyla buna telmihte bulunduğunu söylerler. Lakin varlığın belki de en karşı konulmaz büyüsü 'hayat'a bilinç düzeyinde ermiş bu iki insan da, sürekliliği arzulayan bir kalbin sahipleri olarak, beklentilerinin çok gerisinde hayata gözlerini yummuşlardır. Cahit Sıtkı 46, Dante ise 56 yaşlarında bu dünyadan göçmüştür.

Karşı konulmaz isteklerin hırsla tırmandırdığı hayat merdiveninin insanı bir bilinmeze düşüren en çürük basamağıdır ölüm… Ve ister istemez bir gün hepimiz bu durumla karşı karşıya kalmak zorundayızdır… Cevaplayamadığımız tek soru ise, bunun hangi basamak olduğudur.

Ölüm, hayat kadar evrensel ve bir gün evrenin de yüzleşmek zorunda kalacağı kadar büyük bir gerçektir. İster varlığın en temel yapıtaşları isterse devasa galaksiler seviyesinde ele alınsın, 'ölüm karadeliği'nden nasibini almayan tek bir "şey" yoktur bu alemde.

Külli bir şuur sahibi olarak insanın ise ölüme karşı bakışı yalnız onunla karşılaştığı an'a mahsus değildir. Sahip olduğu bu ayrıcalık onu geçmiş, an ve gelecek gibi geniş bir düzlemde ele almasına neden olur. Ve işte bu yüzdendir ki, geçmişte kaybettiği bir yakınının kendisinde bıraktığı hüzünle müteessir olduğu gibi, kocaman bir mezar olarak karşısında duran gelecek zamanın acılarını da çaresiz başına ve dermansız beline yükler. Dolayısıyla ne “Ölümden korkmuyorum. Çünkü ben varken o yok, o geldiğinde de ben olmayacağım” gibi ucuz felsefeler, ne de varlığın maruz kaldığı ariziyetlerle alude bir aklın ürettiği çözümler, safsatanın bir adım ötesine geçememiştir. Modern zamanların hayatın bu en temel gerçeğine böylesine lakayt kalmasının ardında, böylesine varoluşsal bir derdin merheminden yoksun olması yatar. Ve yine tedavi ihtimali kalmamış bir yaranın acısını uyuşturucuyla dindirmeye çalışmak gibi, bu en temel insanî acıyı yalnızca unutmakla geçiştirme yolu olarak sefahet ve eğlenceyi çözüm olarak sunması bu yüzdendir.

Oysa dikkatli bir bakış, hayatın bu en temel gerçeğinin aynı zamanda hayatın varlığı için de olmazsa olmaz şartlarından biri olduğunu farketmekte zorluk çekmez. Ölümün sebeplerinin ortadan kalkması, hayatın idamesi için gerekli sebeplerin de ortadan kalkması demektir çünkü. Bir varlığın ölümüne neden olan hadise ve kanunları ortadan kaldırmayı deneyin isterseniz. Ölümü öldürmek istemenin hayatı nasıl yaşanmaz kıldığını, hatta ortadan kaldırmak anlamı taşıdığını o zaman anlarsınız. Örneğin bir sinek çiftinin bıraktığı yumurtaların ölüm kanunundan nasibini almamış bir şekilde ürediğini farzettiğinizde ortaya çıkan rakam daha 5 ay'ı doldurmadan akılları durduracak bir seviyeye ulaşır (191'in yanına 18 adet sıfır koyun!) Bu rakam 1 seneyi doldurmadan yeryüzünü metrelerce bir sinek tabakasıyla kaplamaya yeter! Sonra buna karaların kartallarını, metrelerce uzunluğundaki yılanları, tonlarca büyüklükteki fil sürülerini, eşek arılarını, örümcekleri, boyları metrelere ulaşan kilolarca ağırlığındaki albatrosları, binlerce kuş türlerini, zürafaları, timsahları, yüzbinlerce türü olan kelebekleri ve milyonlarca türe sahip karaların böcek türlerini ekleyin; ve bunların sayısız fertlerinin ölümden nasipsiz bir şekilde yaşamlarını sürdürdüklerini hayal edin. Bunlara binlerce farklı türüyle eşlik eden ağaçların ve yüz binlerce çeşidiyle bitkilerin üreme kapasitelerini ekleyin. Sonra okyanus ve denizlere çevirin gözlerinizi. 30 metreye ulaşan boylarıyla ve onlarca tonluk ağırlıklarıyla mavi balinaları, 350'den fazla türüyle köpekbalıklarını, denizanalarını, ahtapotları, yunusları… Ve 230.000'in üzerinde türüyle ve yine her bir türün sayısız fertleriyle deniz canlılarının ölüm kavramından yoksun şekilde yalnızca üreyerek çoğaldıklarını düşünün. Ve bir de bu üremenin hayatın başladığı andan bu yana sürdüğünü, yani cedlerinin cedleriyle beraber yaşamlarını sürdürdüklerini hayal edin; edebilirseniz! O zaman ölümün o ekşi ve soğuk yüzünün ardında saklı güzelliği görmekte zorluk çekmezsiniz. Ve işte o zaman anlarsınız ölümün hayat kadar önemli bir nimet olarak verilişini…

İnsanlık âlemi için ise durum bundan pek de farklı değildir. 6 milyarlık insan nüfusunun ilk insandan bugüne süregelen fertlerini şu an itibariyle bizimle beraber yaşıyor kabul ettiğinizde, yerkürenin bütün karalarını fasılasız 200'er katlı gökdelenlerle kaplamak bile çözüm gözükmüyor! Tabi bitki ve hayvanlar âleminin buraları daha önceden parsellediğini göze almazsak!

Lakin insan sahip olduğu maddi ve manevi özellikler itibariyle varlık âlemi içinde ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Yeryüzünde fark edilmeye, tadılmaya yahut anlaşılmaya değer ne varsa bunu yerine getirecek yetenekler de yalnızca insanda mevcuttur. O bir lezzet varsa tadacak, fark edilmesi gereken bir güzelliği fark edecek, anlatılmak isteneni anlayacaktır. Ve yeryüzünde anlamlandırılmayı bekleyen şeylerin en başında geleni ise, hiç şüphesiz ölüm olmalıdır. Zira ölüm, sevdiği ve alaka duyduğu herşeyi bir süreklilik önkabulüyle sevebilen insanın, bu suretle bağlandığı sevdiklerini ondan ya da onu sevdiklerinden ayıracak en karşı konulmaz tehlike olarak durmaktadır.

Oysa hayalini kurduğumuzda bile ruh dünyamızı altüst eden böylesine bir çeşitliliğin ve zıtlıkların doğuracağı kaosu tek bir fiille (ölüm) muhteşem bir senfoniye dönüştüren kudretin, bu güzelliği fark eden insanı aynı fiille manasızlığa ve sonsuz bir unutuşa mahkûm etmesi düşünülemez. Niçin yazıldığı bilinmeyen ve anlaşılamayan bir kitabın bir kâğıt yığını olmaktan öteye geçememesi gibi, bir kitaptan çok daha derinlik taşıyan şu kâinatın da en bilge muhatabı olan insansız anlaşılabilmesi mümkün değildir. Öyle ise hayatın kendisi için var edildiği ve kendisiyle mânâ kazandığı bir varlığın (insan) hayata hizmet eden bir fiilden (ölüm) nasibi yalnızca yitmek ve sonsuz bir hiçliğe yuvarlanmak olmamalıdır.

Öyle ya… Kabiliyet ve etki alanı itibariyle en düşük hayat tabakası olarak tanımladığımız tohumların toprak altına girmesi ve çürümesi, farklı ve daha ulvi bir hayata merhaba demek anlamı taşıyorsa eğer… Peki ya varlık âleminin bu en değerli konuğu için? Elbette ki ölüm insana yaraşır bir güzelliğe bürünecek ve onu hakikatleri fark eden ruhunun ulviyeti nispetinde geniş ve yüce âlemlere taşıyacak bir binek vazifesi görecektir.

Bu kadim sırdandır ki, ona eren niceleri ölümü bir düğüm olmaktan kurtarıp düğün gecesine benzetmişlerdir.

Ve yine, ölüm meleğini en değerli varlığı olan kendi ruhunu emanet edebileceği sevimli bir dost olarak görmenin huzurunu daha yaşarken terennüm edenlerin hali işte bu sebeptendir!

  23.03.2008

© 2021 karakalem.net, Osman Sertuğ Çalışkan



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut