Birkaç değini

Hayatın içinde yaşadığım tecrübeler ışığında kendimce edindiğim bir kanaat var: Bir doğru, akla ve yüreğe beraberce dokunur vakur bir ifadeye kavuşmuşsa, alınması gereken yolun büyük kısmı alınmış demektir. Bir yanlış, eğer hiddetten ziyade mizahın konusu haline gelmişse, bu, sözkonusu yanlışın ecel terlerini dökmeye başladığı anlamına gelmektedir.

Başörtüsü yasağını kaldırma yönünde Meclisin sergilediği irade beyanı dolayısıyla tırmandırılan tartışmalar hengâmında, her ikisini de görebildiğim için mutluyum. Bundan böyle, hangi yoldan nasıl bir engelleme yoluna gidilirse gidilsin, bu anlamsız ve hukuksuz yasağın uzun ömürlü olabileceğine ihtimal vermiyorum.

*

Beni bu yönde ümide sevkeden pek çok unsurlar içinde en önemlisi, zaman zaman militanca ve histerik gösterilere sahne olabilmiş bir tartışma programında bir tesettürlü genç kızın sarfettiği bir cümleydi. Bu cümle, o programın tartışma heyecanı içinde belki gözlerden kaçtı, ama akılların ve yüreklerin bir yerine oturup yerleştiğine inanıyorum. Makuliyet semtinin yakınına uğramayan duygusal ve ezbere karşı çıkışların, öfke ve tahkir dolu suçlamaların ortasında, bu genç kız, şu cümleyi sarfetti: “Lütfen, başkalarının yokluğunda varlık aramayınız.”

Bu cümlenin Türkiye’de son on yılda, son yirmi yılda söylenmiş belki en iyi cümle olduğunu düşündüm ilk duyduğumda. Cümle ikinci kez tekrar edildiğinde ilgili tartışma zemininde çığırtkanların sergilediği bir anlık suskunluk ve şaşkınlığı da, bu sözün gücünün bir teyidi olarak algıladım: “Lütfen, başkalarının yokluğunda varlık aramayınız.”

Dayandığı zemin sağlam, hem akla hem yüreğe seslenen, susturulmamış vicdanların duymazdan gelemeyeceği bu vakur söz—ve hele ki bu sözün bu topraklarda ayrımcılığa maruz kalıp kendi ülkesinde okuyamadığı başörtüsüyle ‘gavur memleketinde’ okuma durumunda kalmış bir genç kızın dilinden çıkmış olarak—beni ziyadesiyle ümide sevketti. Eğer bunca acının, bunca sancının, bunca haksızlık ve mağduriyetin bizden hasıl ettiği netice, en sonunda öfke veya teslimiyet değil de böylesi bir söz ve bir esas oluyorsa, bunun önünde hiçbir yasakçı zihniyetin uzun müddet dayanabileceğini sanmıyorum. Öfke öfkeden beslenir; nefret nefretten. Öfke ve nefretin yerini aklı ve kalbi buluşturup vicdanları ihtizaza getiren vakar ve masumiyet yüklü bir bilgeliğin aldığı takdirde ise, sağduyu nihayet galip gelir.

Tesettürlü bir genç kızın dilinden ateşli ve hatta saldırgan bir tartışma zemininde duyduğum bu sözün, bu ülkedeki herkesin kulağına küpe olması gerektiğine inanıyorum: “Başkalarının yokluğunda varlık aramayın.”

Bu ülkenin insanları kendi varlığını ‘başkalarının yokluğunda’ aramama ortak paydasında buluştuğunda, bu topraklar bir büyük barışın temelini atmış olacaktır. Bütün gerilim noktalarını bir makuliyet, sağduyu ve hakkâniyet potasında eritecek bir büyük barışın... İnşaallah!

* * *

Beni bu noktada ümide sevkeden diğer husus ise, yasakçı zihniyetin bir ‘mizah konusu’ olarak ele alınabildiğini gösteren örneklerdi.

Bu örneklerin ilkini, bu topraklarda kendi oy verdiği partiye oy vermeyen herkesi ‘bidon kafalı’ diye tanımlayan yazarları da içinde barındıran ve yasakçılığın devamı lehine meselenin üstüne neredeyse benzin bidonuyla koşan gazetede Meclisteki çalışmalar ile ilgili bir habere yazılan yorumlardan birinde, besbelli ki bir takma isim olarak “Perukçu Sami” konuşuyordu. “Oldu mu şimdi kardeşim; biz bu yasağa güvendik, peruk işine girdik. Bizim de çoluk çocuğumuz var, onları da düşünün” diyordu “Perukçu Sami.”

Diğer mizah örneğine ise, Taraf gazetesinde rastladım. Gazetenin sözümona ‘Güzin Abla’ görevini üstlenmiş ‘ruh ve sivil hastalıkları mütehassısı Sivilay abla’sı, sözümona kendisine gelen sorulara cevap verirken, Deniz Baykal’ın ‘türban’ diye tarif ettiği başörtüsünü ‘Arap kıyafeti, Vehhabi kıyafeti, bu topraklara yabancı bir giyim tarzı’ olarak sunmasıyla ilgili soruya, şu cevabı veriyordu:

“Soru: CHP Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal, ‘Türban bizim geleneksel kıyafetimiz değil. Bir Arap üniformasıdır’ diyor. Türk kızları neden geleneksel Anadolu giysilerini tercih etmiyor da bu Arap üniformasını giymekte ısrar ediyor? (Ankara Olgunlaşma Enstitüsü son sınıf öğrencisi)

Cevap: Baykal yine çok haklı. Halbuki biz sadece geleneksel kıyafetlerimizi giyeriz. Örneğin; blue jean Selçuklu döneminden kalma bir mahalli kıyafetimizdir. Göbek piercingi çok kadim bir şaman ritüelidir. Bildiğimiz tüm geleneksel Anadolu kıyafetlerinde sırt dekoltesi standarttır.”

Başta ne demiştik: Bir doğru, akla ve yüreğe beraberce dokunur vakur bir ifadeye kavuşmuşsa, alınması gereken yolun büyük kısmı alınmış demektir. Bir yanlış, eğer hiddetten ziyade mizahın konusu haline gelmişse, bu, sözkonusu yanlışın ecel terlerini dökmeye başladığı anlamına gelmektedir.

  11.02.2008

© 2021 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut