Hudeybiye turnusolu

“ŞİMDİKİ ZAMANDA yaşamak” başlıklı yazıma gelen bir yorumda bir ‘Hudeybiye’ itirazı vardı. Aynı itirazı, sevgili kardeşim Murat Türker’in son yazısına gelen yorumlarda, üstelik daha sert bir dille tekrarlanır halde görünce, hem ‘Hudeybiye gerçeği’nin hatırına birkaç hususu açıklamaya kendimi mecbur hissettim.

Önce, Hudeybiye’de gerçekten neler olup bittiğini anlayalım, sonra sözümona kendi durumlarını Hudeybiye ile eşleştirmeye çalışan mü’min kardeşlerimizin mâkul bir kıyas mı, yoksa muhal bir kıyas mı yaptıklarını irdeleyelim.

Hudeybiye’de neler oldu gerçekten?

Ve bir o kadar önemlisi, Hudeybiye’den sonra neler oldu?

Resûlullah aleyhissalâtu vesselam ile birlikte 1500 civarında sahabinin, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın gördüğü bir rüyaya binaen umre için Mekke’ye doğru yola çıktıkları seferin adıdır Hudeybiye. Sene, Hicretin altıncı senesi. Seferin adının Hudeybiye seferi olarak tarihlerde yer alması, mü’minlerin Hudeybiye’den ötesine geçememesi yüzünden.

Zira, umre için yola çıkan Resûlullah aleyhissalâtu vesselam ve sahabiler, Mekke müşriklerini bir ahlâkî/siyasî ikilemle yüzyüze bıraktılar. Onların umre yapmalarına izin verseler, kendilerini siyasî açıdan yenik hissedeceklerdi. Umre yapmalarına izin vermeseler, bu kez, Kâbe’nin haremiyetini haleldar ederek, ahlâkî açıdan müşrik Araplar nezdinde dahi ayıplanacaklardı.

Bu ikilem, Kureyş’i, bir yandan umre için yola çıkan Resûlullah ve mü’minleri harem beldeye sokmamak üzere bir ordu sevketmeye, ama öte yandan bunun yol açacağı ahlâkî ikilemi bertaraf etmek için bir anlaşma zemini aramaya zorladı.

Sonuçta, elçiler geldi, elçiler gitti. Ve bir anlaşmaya varıldı. Hz. Ömer başta olmak üzere sahabilerin gerekirse savaşarak umre için Kâbe’yi ziyaret yönündeki ısrarlarına karşılık, Hz. Peygamber görünüşte mü’minler aleyhine görünen bir anlaşmaya Muhammed b. Abdullah olarak imza attı. Kureyş’i ise Süheyl b. Amr’ın temsil ettiği bu anlaşmaya göre, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam ve sahabiler bu sene umre yapmadan Hudeybiye’den geri dönecekler; ama ertesi sene aynı vakitte serbestçe umrelerini yapacaklar, onların umrelerini serbestçe yapabilmeleri için umre süresince Mekke müşrikleri evlerini terkedeceklerdi. Anlaşmanın ortadaki ikilemi Mekke açıdan çözen, Resûlullah ve sahabileri ise bir sene ertelenmiş olarak umre imkânına kavuşturan en önemli maddesi buydu. Bir o kadar önemli madde ise, Kureyş ile Müslümanlar arasında on yıllık bir ateşkesi öngörüyor olmasıydı. Anlaşma, Resûlullah’ı ve mü’minleri düne kadar ‘sapkınlar’ olarak gören Kureyş’in ilk defa onları resmen bir muhatap olarak kabul etmesi gibi önemli bir ahlâkî/siyasî zafer de içeriyordu mü’minler açısından.

Ama Kâbe’nin bu kadar yakınına gelmişken bu yıl için umre yapamadan gerisin geri dönmek durumunda kalmaları, bir de Müslümanlar için ‘Mekke’den Medine’ye kaçanları Mekke’ye iade mecburiyeti’ içeren maddeye karşılık ‘Medine’den Mekke’ye kaçanları Medine’ye iade’ gibi bir mecburiyetin Kureyş için şart koşulmaması gibi zahirde son derece adaletsiz görünen bir madde yüzünden, hele ki bu anlaşmanın hemencecik uygulandığı Ebu Cendel vak’ası dolayısıyla, ilk anda sahabiler bu anlaşmadan hoşnut olmadılar. Öyle ki, Hz. Ömer, tam bir inkisar-ı hayal içinde Resûlullah aleyhissalâtu vesselama geldi ve aralarında şu diyalog yaşandı:

“—Sen Allah’ın hak ve gerçek peygamberi değil misin?”

“Evet! Ben Allah’ın hak peygamberiyim.”

“—Düşmanlarımız bâtıl üzere, biz ise hak üzere değil miyiz?”

“Evet! Biz hak üzereyiz, düşmanlarımız ise bâtıl üzeredirler.”

“—Bizler Müslüman değil miyiz?”

“Evet! Biz Müslümanız.”

“—Karşımızdakiler müşrik değiller mi?”

“Evet, müşriktirler.”

“—Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri cehennemde değil mi?”

“Evet! Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri cehennemdedir.”

“—Öyleyse, biz ne diye dinimizi aşağı düşürmeye meydan veriyoruz da, Allah onlarla aramızda daha bir hüküm vermemişken geri dönüyoruz?”

“Ey Hattab’ın oğlu! Ben Allah’ın kulu ve resûlüyüm. Ben Allah’ın emrine aykırı hareket edemem.”

Bu üslubda devam eden diyalogun ardından, Hz. Ebu Bekir’e de gider Hz. Ömer. Benzer soruları ona da sorar. Hz. Ebu Bekir, sıddîkiyetinin asla ‘körü körüne sadakat’ anlamında olmadığını bir kere daha belgeleyen bir dikkatle, “O bize ‘Beytullah’a varacağız ve onu tavaf edeceğiz’ diye söylemiş değil miydi?” diye soran Hz. Ömer’e, “Evet yâ Ömer, ama sana ‘Beytullah’a bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin’ diye de haber vermiş miydi?” diye sorar. Hz. Ömer’in “Hayır” cevabı üzerine de, “Sen muhakkak Beytullah’a gidecek ve onu tavaf edeceksin” müjdesini verir. Çünkü, bu müjdeyi Resûlullah vermiştir; ama dilinden asla ‘bu yıl’ diye bir söz çıkmış da değildir.

Sonrası mâlûm. Resûlullah bu yıl için Kâbe’yi tavâf edemeyecek olan ashabına kurbanlık koyunlarını Hudeybiye’de kesmelerini ve saçlarını da burada tıraş etmelerini emreder. Ama Beytullah’ın neredeyse kokusunu duyacak kadar yakınına geldikleri halde yanına varamadıkları için müthiş bir inkısar-ı hayal yaşayan sahabilerin hiçbirinin eli ayağı kıpırdamaz. Üzüntü içinde çadırına giden Resûlullah aleyhissalâtu vesselamı Ümmü Seleme validemiz teselli eder, onların yaşadıkları inkısar-ı hayali anlatır ve dışarı çıkıp onlara hiçbir şey demeden kurbanını kesip tıraşını olduğu takdirde onların Hudeybiye’den geri dönüyor olsalar bile Allah’ın onlardan umre yapmış gibi razı olacağını anlayacakları ve harekete geçecekleri kanaatini aktarır. Gerçekten de öyle olur.

Kurbanlar kesilir, tıraşlar olunur. Bir kasırga çıkar ve kesilen saçları Beytullah istikametine doğru alır götürür.

Sonra, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam ve sahabiler Medine’ye dönmek üzere Hudeybiye’den ayrılırlar ve yolda, Kurâu’l-Gamîm denilen yerde Fetih sûresi nazil olur. Sûre, mü’minleri ‘apaçık bir fetih’ ile müjdelediği gibi, Resûlullah’ın rüyasını da tasdik eder ve mü’minlerin muhakkak Kâbe’ye gidip Beytullah’ı tavaf edecekleri müjdesini verir. Sûrenin mü’minlere verdiği bir haber ise, bu yıl için mü’minlerin gereğinde savaşarak Beytullah’ı tavâf etmesine Cenab-ı Hakkın niye izin vermediğine, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın emr-i ilâhî mucibince niye zahirde ‘adaletsiz’ gözüken o anlaşmayı yaptığına ilişkindir. Sûrenin 25. âyeti şu açıklamayı getirmektedir:

“Eğer onların arasında sizin bilmediğiniz iman etmiş erkekler ve iman etmiş kadınlar bulunmasaydı, ve onları bilmeyerek çiğnemenizden dolayı size bir vebal gelecek olmasaydı, o mü’minler [Kureyş müşrikleri içinden] seçilip ayrılabilselerdi, veya savaşın olmamasıyla Allah’ın dilediğini rahmetine sokma durumu olmasaydı, Biz onlardan kâfir olanları muhakkak elem verici bir azaba uğratırdık.”

Evet, Hudeybiye gerçeği budur ve görüldüğü gibi bu gerçeğin içinde ‘Allah için bir haramı işleme’ veya ‘sırf tebliğ için, Kureyşli bir sembol isme özel saygı gösterme’ gibi bir durum asla yoktur. Yani, Hudeybiye gerçeğinin Murat Türker kardeşimizin yazısına konu olan iki olay ile hiç mi hiç ilgisi yoktur.

Buna karşılık, Hudeybiye gerçeğinin, son derece müeddeb, dengeli ve nazikâne bir uyarısından karşı Murat Türker kardeşimize “Sen bir zavallısın” diye hakaret edebilecek kadar terbiyesiz bir dili tercih eden kişiler için kesinkes öğretici bir boyutu sözkonusudur.

Bu boyut, şudur: Hudeybiye’de yaşanan bütün olayların merkezinde Peygamber aleyhissalâtu vesselam vardır. Bizâtihî Kur’ân’ın ihbarıyla, “İn hüve illha vahyün yûh┠sırrına mazhar ve ‘asla hevasından konuşmaz’ Resûlullah aleyhissalâtu vesselamdır Hudeybiye’nin merkezindeki kişi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselam, mü’minlere sırrını ve hikmetini açıklamaya henüz mezun olmadığı bir emr-i ilâhi mucibince zahiren ‘adaletsiz’ gözüken bir anlaşmayı, Kur’ân’ın haber verdiği bu vasıfların sahibi olarak yapmış; buna rağmen bir inkısar-ı hayal içinde Hz. Ömer’in itirazıyla karşılaşmış, sahabiler de ilk elde onun kurbanlıklar ve tıraşla ilgili emrine ittibada gönülsüz davranmışlardır.

Yani, ortada Resûlullah’ın bir ilâhi sevk ile gerçekleştirdiği bir anlaşma varken bu itiraz ve bu gönülsüz tavır sergilenmiş haldedir. Buna karşılık, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam ne Hz. Ömer’e, ne diğerlerine asla ve asla kırıcı bir söz söylemiş, bir hakarete girişmiş, kalbini ona karşı soğutup kapatmış değildir.

Bilakis, dönüş yolunda Fetih sûresi nazil olduğunda, ilk iş olarak Hz. Ömer’i çağırtmış ve ona “Ey Hattab’ın oğlu! Bana bu gece bir sûre indi ki, o bana üstünde güneş doğan herşeyden daha sevgilidir” buyurarak Fetih sûresini okumuştur. Ki bu sûre, içerdiği müjdeli haberlerin yanında, az önce de belirttiğimiz üzere, Peygamber aleyhissalâtu vesselamın niye Kureyş ile savaş yerine anlaşmayı tercih ettiğinin hikmetini anlatmaktadır.

Yani, Hz. Ömer başta olmak üzere inkisar-ı hayal yaşayan sahabiler, bu inkisar-ı hayal içinde müteheyyic ve yanlış bir tutum takınmış oldukları halde Resûlullah aleyhissalâtu vesselam tarafından hakaret görmemiş, ayıplanmamış oldukları gibi; gelen vahiyle Rabbü’l-âlemîn de onları kınamamış, bilakis hem apaçık bir fethin müjdesini, hem Hz. Peygamberin rüyasının teyidini, hem Kâbe’yi muhakkak tavaf edecekleri müjdesini verdiği gibi, onları inkisar-ı hayale uğratan anlaşmanın gerisindeki bir büyük hikmeti ifşa etmiştir.

Açıkçası, Resûlullah’ın doğru bir uygulamasını yanlış anlayan sahabiler için Allah’ın ve Resûlünün reva gördüğü muamele kınama ve ayıplama değil, hele hakaret hiç değil, hele imanlarından ve insanlıklarından şüphe hiç mi hiç değil; bilakis, murad-ı ilâhînin o şekilde tecelli etmesinin ardındaki hikmetin ve rahmetin ifşa edilmesidir. Hakîm-i Rahîm hem mü’minlerin hem akıllarındaki soruları ve şüpheleri izale etmiş, hem de yüreklerine ferah ve sürur bahşetmiştir.

Gelelim, sevgili kardeşim Murat Türker’in güya ‘Hudeybiye’ örneği üzerinden reva gördüğü muameleye:

  1. Ekrem Dumanlı Beyefendinin odasında ve Zaman’ın toplantı salonunda bulunan ve Ertuğrul Özkök’ü çok mutlu eden büyük resim ile, Hudeybiye’de yaşananlar arasında ne gibi bir ilgi vardır ki Murat Türker kardeşimiz ‘Hudeybiye’ ile ‘terbiye edilmek’ istenmektedir?

  2. Ayşe Arman’ın ‘kadın sporcu’ sorusu ve Ekrem Dumanlı Beyefendinin cevabı ile Hudeybiye’de yaşananlar arasında ne gibi bir ilgi vardır ki, Ekrem Dumanlı’nın bu ‘apolojetik’ ve ‘mahcup’ duruşunu izzet-i İslâmiye ve esasat-ı Kur’âniye açısından uyarıya değer bulan Murat Türker kardeşimiz ‘Resûlullah’a itiraz eden Ömer’ sûretinde takdim edilmektedir?

  3. En vahimi de şudur: Hz. Ömer, sırrını ve hikmetini bilmediği bir anlaşmadan dolayı Resûlullah aleyhissalâtu vesselamı soru yağmuruna tuttuğu halde ne itikadı, ne kişiliği bir saldırıya uğramış değildir. Bu olayda nasıl bir ‘ilâhî sır’ vardır ki, Resûlullah’ın Ömer’e reva görmediği bir muamele Murat Türker’e reva görülmektedir?

  4. Maazallah, bu fasit kıyası yapanlar, Murat Türker kardeşimizi Hudeybiye’de Ömer’e benzetirlerken, Ekrem Dumanlı’yı veya onun mürşidini yine bu fasit kıyas içinde kime benzeterek ‘sorgulanmaz’ hale getirdiklerinin farkındalar mıdır?

    Ekrem Dumanlı Beyefendiyi ve onun mürşidini bu fasit kıyası benimsiyor olmaktan tenzih ederiz, ama madem ki devir dikkat ve tedbir devridir, ‘müfrit fırka mutaassıpları’ kıyaslarına ve teşbihlerine bilhassa dikkat etmelidir.

  5. Bu kıyas dahilinde, Ertuğrul Özkök ve Ayşe Arman Hudeybiye’de kimin timsalidir? Benim bildiğim Ertuğrul Özkök’ün kişiliğinin ve icraatının Hudeybiye’de Süheyl b. Amr’la değil, Medine’de Abdullah b. Ubey b. Selûl ile kıyaslanabilir bir keyfiyette olduğudur. İbn Selûl’e gösterdiği yumuşak tutum karşısında Resûlullah’a gelen sert uyarı ise, Kur’ân’ı okuyan ve Asr-ı Saadet’i bilen bütün mü’minlerin mâlûmudur.

  6. Kabul etmemiz gereken ‘basit’ bir gerçek var. Resûlullah aleyhissalâtu vesselam 1418 küsur yıl önce vefat etti ve aramızdan ayrıldı ve Ümmü Eymen’i ağlatan sır böylece gerçekleşti. Resûlullah’ın aramızdan ayrılmış olalı beri, yeryüzüne vahiy inmiyor... Yani aramızda hiç kimse lâyuhtî değil. Bu aslında apaçık bir gerçek, ama bu basit gerçeği bazı kardeşlerimizin de kavraması gerekiyor.

  7. Yanlış düşündüğüne kani olduğumuz bir mü’min kardeşimizin doğru düşünmesini sağlamanın yolu, Fetih sûresi ile Rabbü’l-âlemîn’in öğrettiği üzere ‘hikmetini izah’ etmektir. ‘Hikmetinden sual etmeyi’ bir hakaret sağanağına vesile eylemek değil.

  8. Sözümona bir câmia adına birilerince işlenen bir yanlışın bu câmiaya maledilmesi gibi bir fâciayı önlemenin en iyi yolu, bizatihhi bu câmia içinden kardeşlerimizin bu yanlışa tavır koyabilmesidir. ‘Müfrit’lere karşı ‘mutedil’ kardeşlerimize arzolunur...

  12.08.2007

© 2021 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut