Birkaç ‘siyasî’ hatıra...

(1) ÜSTADIM Bediüzzaman’dan aldığım ders ve ölçü uyarınca kendisine asla oy vermediğim, siyasî duruşuna karşı olduğum, ama 1995 seçimlerinde partisi en yüksek oyu alan parti olduğu için demokratik teamül gereği başbakanlığın onun hakkı olması gerektiğini savunduğum kişinin başında olduğu hükûmete karşı, 28 Şubat müdahalesinin ilk kokularının gelmeye başladığı anlardı.

Libya’da bir ‘çadır krizi’ yaşanmış, İçişleri Bakanı bu ‘onursuzluğa’ dayanamayıp istifa etmişti.

Sezgilerim, bu ‘onurlu’ duruşu, “Bu adam DYP Genel Başkanlığına oynamak için hazırlanıyor” diye yorumlatmıştı bana.

Oysa aynı günler, aynı İçişleri Bakanının da bir şekilde ilişkili olduğu ‘Susurluk’un da patlak verdiği, ama üstünün kapatılmaya başlandığı günlerdi.

Üstadım Bediüzzaman’dan aldığım ‘adalet-i mahz⒠dersine binaen, daha o gün kararımı verdim: Bir hukuksuzluğun “Yaptımsa devlet için yaptım” diye savunulması ‘adalet-i mahz⒠ölçülerine göre asla mümkün değilse, Üstadım Bediüzzaman ferdin hukukunu ‘kamu yararı’ adına hiçe sayan “Cemaatın selameti için ferd feda edilir. Vatan için herşey feda edilir” anlayışını ‘vahşet ve bedeviyetin kanun-u esasîsi’ olarak tanımlıyorsa, bu isim böylesi icraatların hesabını vermeden DYP’nin başına geçecek olduğunda, bu parti bir Nur talebesi olarak benden oy alamayacaktır.

Alamadı da zaten.

(2) 1999 yılının ya Mayıs, ya Haziran ayıydı. 18 Nisan seçimlerinde, tarihinin en ‘demokrat’ söylemiyle girmiş olduğu halde, DYP ‘beşinci parti’ olarak barajın biraz üstünde oy almıştı. Yeni Asya gazetesindeki ‘Ayna’ köşemde yayınlanmak üzere bir yazı kaleme aldım: “DYP Nasıl Kurtulur?” Birkaç gün sonra öğrendim ki, yazım yayınlanmamış; zira gazetenin imtiyaz sahibinin sansürüne uğramış. İşte, bilgisayarımda saklı haliyle, sekiz yıldan bugüne, virgülüne dokunulmamış olarak o ‘sansürlü’ yazı:

“DYP nasıl kurtulur?

DYP’nin yaşadığı çöküşün, sürprizlerle dolu 18 Nisan seçimlerinin en büyük sürprizlerinden biri olduğu söylenebilir. Her ne kadar anketler böyle bir sonucu haber veriyor idiyse de, bu sonuç pek çok kişi, özelde DYP kadroları tarafından beklenmiyor olmalıydı ki, bugün bu şokun getirdiği ayrışma ve çekişmeler gözleniyor DYP mahfillerinde.

Buna mukabil, uzaktan görebildiğim kadarıyla, bu çekişmeler içerisinde, bu çöküşün asıl sebebi ve dolayısıyla yeniden belini doğrultmanın asıl vesilesi olacak husus üzerinde neredeyse hiç durulmuyor.

Dikkatle tahlil edildiğinde, DYP’nin 1991 yılında bir ‘siyasal mühendislik’ operasyonu geçirdiği, bu operasyon paralelinde partinin üstü örtülü bir tavır ve söylem kayması yaşadığı, 1995 seçimlerine DYP’nin kendisine biçilen bu yeni misyon ve söylemle girdiği, yine bu seçimler sonrasında biraz da şartların zorlamasıyla bu ölümcül yanlıştan dönüldüğü, fakat beş yıl içinde sergilenen yüzseksen derecelik kaymalar partiye olan güveni seçmen nazarında iyice sarstığı için 99 seçimlerinde bu tablonun çıktığı görülebiliyor.

Özetle, 1995’te RP’nin, 1999’da MHP’nin yükselişinin ve her iki seçimde de DYP’nin yüzde 8 civarında oy kaybedişinin belki en önemli sebebini, 1991’de bir ‘siyasal mühendislik’ operasyonuna boyun eğen DYP’nin, bu tarihten itibaren geleneksel olarak ona oy vermiş kesimler üzerinde uyandırdığı güvensizlik teşkil ediyor.

Bu güvensizliğin merkezini ise, dine ve dindara yönelik tavır teşkil ediyor.

Açıkçası, dindarı gerici olarak algılayan, dine karşı hoşgörüsüz bir tavrın mümessili ve uygulayıcısı olan CHP’ye karşı dine ve dindara müsamahakâr bir tavrın mümessili olmuş DP çizgisinden beslenen; bir bakıma, politikasını ‘yukarıdan’ gelen ‘tavsiye’lere göre değil, dipten, halktan gelen taleplere göre oluşturagelmiş bir hareket 1991’de maruz kaldığı ‘siyasal mühendislik’ operasyonu ile ‘hâkim güçler’ce yön dayatılır duruma düştüğü için artık dine ve dindara yönelik klasik tavrını aynı rahatlıkla sürdüremez hale gelmiş olduğu için dindarlar nezdinde itibarını ve inanılırlığını önemli ölçüde yitirmiş bulunuyor ve bu durum el’an devam ediyor.

Şimdi de, görüldüğü kadarıyla, bir ikilem yaşıyor DYP. Bir tarafta, yanlış hesabın Bağdat’tan dönmesi misali 1996’dan itibaren—biraz da mecburen—bu yanlıştan dönen DYP’nin son seçim yenilgisini partiyi dindarlara daha mesafeli kılma vesilesi kılacak şekilde yorumlayan telkinlerle yüzyüze; öte tarafta ise, özelde yönetici kadrolarda “Öyle de yaptık olmadı, böyle de yaptık olmadı” şaşkınlığı hâkim. Bu şaşkınlık yüzünden, 18 Nisan’dan bugüne DYP’nin ‘yeni demokrasi’ye ve dindara yönelik tavrının teyidi hükmünde önemli olaylar yaşandığı halde, DYP fazlaca ortalarda görünemedi. Onun yerine, belirsiz, kararsız ve silik bir tutum sergiledi.

Oysa, partinin çöküşünde en temel unsur, görebildiğimiz kadarıyla, dine ve dindara yönelik tutumunu müsbet cihette netleştirememesi idi. Dindar veya dine müsamahakâr kitleler, RP tecrübesini nazar-ı dikkate aldıklarını bu partinin yaşadığı oy düşmesi ile gösterdiler. Ama, oradan kaçan oylar, beklendiği şekilde DYP’ye gitmedi. Bilakis, DYP’den de oylar kaçtı. Bu oylar—öte yandan 1991 operasyonu sonrasında DYP’ye yönelmiş az oranda ‘sosyete’ oyu DSP’ye yönelirken—MHP’ye kaydı.

Ve, böyle bir hengâmda, Bediüzzaman Said Nursî’nin, 1950’li yılların başında Demokratlara yaptığı bir uyarı, bir kez daha dikkate alınmayı hak ediyor.

Emirdağ Lâhikası’nda (eski Sözler baskısı, c. 2, s. 24) yer alan bu mektupta, açıkça “Şimdi milletin arzusuyla şeâir-i İslâmiyenin serbestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yegânesi; ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır” diyor ve şu kaydı da düşüyor: “Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mani olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil; belki muhtaçtırlar.”

Vâkıa, bugün de benzer bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz.

Lâkin içeride ehl-i din dine karşı yapılanlara dur diyecek bir hükûmetin özlemini çekerken, üstelik sırtında ‘dindarlık’ gibi şu zamana göre yumurta küfesi hükmünde bir partinin bunu yapamayacağını da görmüş iken; özelde ABD gibi bir süper güçün, İslâm’a ve müslümanlara karşı—elbette siyaseti ve pragmatizmi icabı—yerli müstağriblerden daha ılımlı bir tutum takındığı, yani dine ve dindara müsamahakâr bir tavrın hariçten tazyik görmesi riskinin bir hayli azaldığı görülüyor iken, DYP duruşunu hâlâ daha müsbet anlamda netleştirememiş bulunuyor. Ne İslâm’dan yana tavrını netleştirmiş, ne de tam anlamıyla “bu hakikata istinad edip, komünist ve masonluk cereyanına karşı vaziyet almış” bulunmadığı için de, bu cereyanların gizli açık müntesiplerinin “Demokratları din aleyhine sevketmek veya kendileri gibi tahribata sevketmek istedikleri kat’iyyen tebeyyün ediyor.” Hatta, “bazı müfrit ve mason ve komünistler Demokrat aleyhinde olduğu halde kendini Demokrat gösteriyorlar ki, Demokratları tahribata sevketsin ve din aleyhinde göstersin, onları devirsin.”

1991’de DYP’yi surî bir iktidar görüntüsü altında bir belirsizliğe ve çizgi kaymasına sevkeden bu tezgâha karşı, DYP’nin artık uyanması, “vatan ve milletini memnun edecek” gelişmelere imza atacak bir duruşta karar kılması gerekiyor. Ki, gitgide oy kaybedip ‘baraj’ korkusuna gelip dayanmış bir parti olarak, yitirdikleri “mevkilerini muhafaza” imkânı bulması da, zannımızca, buna bakıyor.”

Şimdi dönüp bakıyorum da, ‘fikir özgürlüğü’ne, ‘düşüncesini açıklama özgürlüğü’ne ve de hür bir müzakere zeminine gazetelerin ve cemaatlerin de ihtiyacı var. Bazı şeylerin müzakeresine zamanında müsaade edilse, hatalardan çabuk dönülür, tepkiler de sel olup akmazdı belki...

(3) Benzer bir sansüre, yine Yeni Asya’da “İki Demokrat Parti” başlıklı bir yazıdan dolayı uğramış, sonradan öğrendiğim bu sansür yüzünden gazetede yazmayı bırakmış, bir daha böyle sansürlerin yaşanmayacağı teminatıyla yeniden yazmaya başlamıştım. Süleyman Demirel’in adalet-i mahzâ ile asla kabil-i tatbik ve tevfik olmayan bir yaklaşımla, Susurluk’u ve ‘faili meçhul’leri “Devlet bazen rutin dışına çıkabilir” diye savunması üzerine yazılmış bir yazıydı bu. Yazdığım gazetedeki hassasiyetleri dikkate alarak, buna yönelik eleştiriyi çok ‘dolaylı’ şekilde dile getirmiştim üstelik. Demokrat Parti içindeki ‘devletçi’ Celal Bayar çizgisi ile ‘milletçi’ Adnan Menderes çizgisi arasındaki ince ayrıma, bu ayrımın 60’lar, 70’ler ve 80’lerdeki serencamına dikkat çekmiştim önce. Sonra da, 60’lı, 70’li, 80’li yıllarda Adnan Menderes’in ‘milletçi’ çizgisinde görünen Demirel’in 1991’den itibaren makas yapıp ‘devletçi’ çizgiye yerleştiği izlenimi edindiğimi bu söz vesilesiyle belirtmiştim. Yazım yayınlanmıştı; ama tek cümlelik Demirel kısmı çıkarılarak...

Şimdi dönüp bakıyorum da, benimle birlikte nicelerinin gördüğü bu tabloyu başkaları da görebilseydi, en azından böyle görenlerin görüşlerinin neşrine müsaade edilseydi, hatada ısrar edilmez, tepkiler de sel olup akmazdı.

(4) Sonra, uğradığım bu gibi sansürlerin, görüşlerimden dolayı yaşadığım ‘küçük’ bir bedel olduğunu öğrendim. Yine, uğradığım bir diğer sansür dolayısıyla... İkisi de sosyal bilimci iki mü’min kardeşimin isminin ortaya koydukları iki çalışma dolayısıyla övgüyle zikredildiği bir yazı yazmıştım. Bu defa, siyasete temas eden tek bir cümle dahi yoktu üstelik.

Yazım yayınlanmadı.

İki mü’min kardeşimi yazdıkları iki kitap vesilesiyle tebrik ve takdir ettiğim bir yazı, yayınlanmadı.

Öğrendim ki, bu iki mü’min kardeşimden biri, bir dergide 90’lı yılların ortasında yazdığı ve 1990’lardaki DYP’nin 1950’lerdeki DP’nin ‘demokrat misyon’unu ne derece temsil ettiğini sorguladığı bir yazı yazdığı için, haberi bile olmadan ‘aforoz’ edilmiş. Kendisi aforoz edildiği gibi, isminin olumlu şekilde gazetede yer alması da yasak imiş. Benim yazım da o yüzden yayınlanmamış.

Bu durum üzerine, yazılarıma son verdim. Bir de ‘geçimsiz,’ ‘hırçın’ biri oldum. ‘Davaya ihanet ettiğimi’ bile duydum...

Demokrasi herkese lâzım. Yalnız ülkeye ve topluma değil; ‘cemaat’lere ve ‘lider’lerine de...

1911 tarihli Münazarat’ın mesajı ortada değil mi?

  23.07.2007

© 2021 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut