Haydi!
Adımlayalım
Cânânı.. - 1

SABAHLARI KALKINCA dışarı bakmayı severim.
Yine aynısını yaptım.
Balkona çıktım.
Yabancı bir odadan,
Hiç tanımadığım bir balkondan çevreye bakındım.
Kaldığımız otel mezarlık manzaralıydı.
Caddenin tam karşısını kaplamıştı.
Pek iştah açıcı bir manzara sayılmazdı.
Ama yine de,
Tatlı tatlı inceliyordum kabirleri..
Bir tanesi dikkatimi çekti.
Oda arkadaşıma elimle işaret ettim.
Arkadaşım, kafasını evet anlamında salladı.
“Biliyor musun, o kabir kime ait?” dedi.
“Hayır bilmiyorum” dedim, “..nerden bileyim?”
“Hz. Hatice- i Kübr⒠nın (r.a) mezarı o..”
Yıllarca kitaplardan öğrendiğim insanları,
Yaşadıkları yerlerde görüyordum..

*

Mekke’ de kaldığımız sürece,
Vakit namazlarını Kabe de,
Cemaatle kılmaya kararlıydım.
Yine bir ikindi namazı öncesinde,
Oda arkadaşımla birlikte
Kabe’ ye doğru yürümeye başladık.
Mersinli olan arkadaşım,
Daha önce de bu mübârek beldeye geldiği için
Oldukça bilgiliydi.
Hemen sağımızda bulunan bir mescidi göstererek:
“Bu mescidin adını biliyor musun?” dedi.
Hemen akabinde,
“Cin mescidi o..” diye cevapladı.
Cin suresinin inzal olduğu yere,
Daha sonra bu mescidi inşa etmişler.
Allah resulünün (a.s.m) yaşadığı,
Bizler gibi dolaştığı bu yerleri adımlıyor olmak,
Çok farklı bir havaya sokmuştu beni.
Derken mescîd- i harama geldik.
Hemen sağımızda,
Ebu cehil’ in evi vardı.
Şimdilerde tuvalet olarak kullanılıyordu.
Kabe’ ye bu kadar yakın oturan birinin,
Nasıl olup ta imansız gidebildiğine çok şaşırmıştım.
Caddenin tam karşısında ise,
İki cihan serveri Peygamberimiz
Hz. Muhammed’ in (a.s.m) doğduğu ev bulunuyordu.
Hayret!. Bu ev de Kabe’ ye çok yakındı..
İnsanı hemen sarıp kuşatan bir ortamdaydım.
Kitapların arasına sıkıştığını sandığım hayatların
Tam ortasında bulunuyordum.
O da bizler gibi,
Ete kemiğe bürünmüş,
Muhammed (a.s.m) diye görünmüştü.
Doğduğu evi görmek,
Muhammed- ül emin’ e olan imanımı pekiştirdi.
Şimdi söylediğim “lebbeyk” ler,
Daha bir gür çıkıyordu..

*

Kabe’ yi tavâf etmek,
Hele denk gelirse ona dokunabilmek,
Kıblemiz olan beytullahı içimize nakşediyordu.
Gerçekten cazibe merkezinde bulunuyorduk.
Durmadan dönüyorduk.
Nereli olduğunu bilmediğim bir genç,
Kabe’ nin düz duvarlarına,
Tırmanmaya çalışıyordu.
Sarmaşık misali kucaklamıştı onu..
Mersinli dostum ile kol kola tavaf ediyorduk.
Bir ara bana dönerek:
“Hacer- ül esved’ i öpelim mi?” dedi.
Çok kalabalık olduğu için ben istemedim.
O ısrarlıydı.
Kalabalığa doğru daldı.
Biraz sonra,
Muzaffer bir komutan edâsıyla,
Pazılarını şişirerek geldi.
“Öptüm onu” dedi.
Ama birkaç hacıya dirsek atma pahasına!.
Bu yaptığının doğru olmadığını o da biliyordu.
Derken,
Cüzdanının cebinde olmadığını fark etti.
O hengamede düşürmüş olmalıydı.
Tavâfın son turunda,
Altınoluğun hemen altındaki duvar dibinde bulduk cüzdanı.
İçindeki paralar hariç..
Bütün kimlikler olduğu gibi duruyordu.
Yaklaşık üç bin riyal ise uçmuştu!.
Oda arkadaşımın ilk yorumu şöyleydi:
“Öyle anlaşılıyor ki,
Allah dirsek başına bin riyal ceza kesmiş bana..”

*

Namaz kılmak amacıyla,
Mescid- i Haram’ ın birinci katına çıkıyoruz.
Akşam olmak üzere..
Tatlı bir serinlik eşliğinde Kabe’ yi seyrediyoruz.
Hemen yanımda,
Bir baba – oğul oturuyor.
Sonradan İrlandalı olduklarını öğreniyorum.
Üst katta olunca,
Kuşların da insanlar gibi,
Kabe’ nin etrafını turladıklarını fark ediyoruz.
Tatlı tatlı çığlık atıyorlar uçarlarken.
Kırlangıç kuşları bunlar..
Hani şu evlerimizin balkonuna yuva yapan cinsten.
Genç İrlandalı babasına soruyor bu kuşları.
Ben çat – pat ingilizcemle,
Onların kırlangıç olduğunu söylüyorum.
“Ebabil kuşları onlar..” diyorum.
Birden merak ve endişe doluyor babanın yüzü.
“Fil suresindeki ebabil kuşları bunlar mı?” diye soruyor.
Yok hayır, bunların şehir kırlangıcı olduklarını söylüyorum,
“Tayran ebabil ise, büyük dağ kırlangıçlarıdır..” diyorum.
Gülüşüyoruz..
Ademoğlu olarak,
Bir bütünün parçaları olduğumuzu fark ediyorum.
Irkı, cinsi, dili ne olursa olsun,
Bütün müminlerin kardeş olduklarını kavrıyorum.
“İyi ki emretmiş Rabbimiz” diyorum,
Hac ibadetini..
İyi ki gelmişim buraya..

*

Arafat’tayız..
Rahmet havuzunda arınıyoruz.
Günün son ışıkları yaklaşırken,
Çadırlar toplanmaya başlıyor.
Oda arkadaşımla birlikte,
Mi’ kat sınırları içinde,
Bir Arafat turu yapıyoruz.
Hemen her çeşit milletten hacıyla karşılaşıyoruz.
İngiliz, Fransız, Alman..
Uzakdoğulu,
Yakındoğulu,
Ortadoğulu..
Binde birlik bir sergiyle karşılaşıyoruz.
Abdest tazeleyip döneceğiz,
Kafilemizin yanına..
Kuyrukta sıramızı bekliyoruz.
Isparta’ lı bir abimizle karşılaşıyoruz.
Yana yakıla bize eşinden bahsediyor.
Şeker komasına girdiğinden..
Apar topar hastaneye kaldırmışlar..
Abimize de,
“Arafat’a gitmezsen hacı olamazsın” demişler.
Çaresiz bırakıp gelmiş eşini hastanede..
Hüngür hüngür ağlamaya başladı yanımızda.
Ben ona,
“Hangi hastanede yatıyor?” diye sordum.
“Cebel- i Rahme hastanesinde..” diye cevap verdi.
Cep telefonumdan,
İlgili hastaneyi aradım.
Karşıma bir Türk doktoru çıktı.
Kendimi tanıttım,
Doktor olduğumu söyledim,
Ispartalı bir hasta ile ilgili
Bilgi almak istediğimi söyledim.
Hastamız iyiymiş..
Doktordan,
“Hasta ile konuşmamız mümkün mü?” diye
Ricada bulundum.
“Tabi ki..” dedi,
Telefonu bağladı.
Yengemiz şimdi,
Telefonun karşı ucunda,
“Alo..” diyordu..
Telefonu, eşine verdim.
Bir yandan da,
“Suphanallah” çekiyordum..
“Ne duaymış be!..” diyerek..
Eşinden haber alamayacaksın,
Sağ mı değil mi bilemeyeceksin,
O sırada,
Tanıdığın biriyle karşılaşacaksın,
Onun yanında cep telefonu olacak,
Üstelik o bir doktor olacak,
Hastaneyi kolayca arayacak,
Ve nöbetçi hekim de,
Bir Türk doktoru çıkacak!..
Evet,
Kesinlikle rahmet havuzundaydık.
Ve arınıyorduk..



Not:

Bir sonraki yazıda, Medine’de karşılaştığım ilginç olaylar anlatılacaktır..

  24.09.2006

© 2021 karakalem.net, Aykut Tanrıkulu



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut