GEMİ, DENİZ ve RÜZGAR..

NEDENDİR BİLMEM, öteden beri denize ilgi duyarım..
Deniz memleketinin bir çocuğu olduğumdan, İstanbul’ a her gelişimde şehri birde denizden görmek isterim. Şehrin her iki yakasını vapurla geçmeye doyamam. En soğuk kış günlerinde bile, hasta olma pahasına güverteden içeri nadiren girerim.
Yakınlarım çoğu zaman, yanlış meslek seçtiğimi, denizci veya dalgıç olmam gerektiğini söyler dururlar. Denizci olmak istermiydim bilmiyorum ama, denize karşı sevgi ve hayranlık beslediğimi itiraf etmeliyim..
İstanbul’ a geldiğim bir kış günü, Üsküdar – Eminönü vapurunun güvertesinde, kıtalararası bir yolculuk esnasında, “..ve min ayatihil cevari fi’l bahrikel a’lem” (1) ayeti nazarıma ilişti. Zikren ve fikren ayeti tekrarladım: “Denizde dağlar gibi hareket edip giden gemiler yine O’ nun alametlerindendir..”
İnsanlar hummalı bir koşturmacayla gemiye biniyorlar, belli bir süre yol kat ettikten sonra da işlerine, rızıklarının peşine dağılıyorlardı. Çoğu deniz yolculuğunu sevdiği için değil, daha kısa ve ucuz bulduğu için tercih ediyordu. Gemiye biniş amaçları farklı farklı olmakla birlikte, tamamına yakını rızık dairesi etrafında döndürülüyordu. Sanırım deniz onlar için sadece önlerindeki bir engeldi. Bu engeli gemi vasıtasıyla aşmak için biniyorlar, niyetleri gerçekleşince de iniyorlardı. Bizim vapura da, aynı niyetle doluşmuşlardı..
İçlerinde denize hayran olanlar var mıydı, onları ve denizi incelediğim gibi, beni de süzen bir çift göz var mıydı bilmiyorum ama, yolculuk süresince gazete okuyanlar, şakalaşanlar, müzik dinleyenler, hesap makinesiyle işlem yapanlar, uyuyanlar.. hep aynı şeyi fısıldıyorlardı: “ Vapur karaya yanaşsa da işimize gücümüze baksak..”
İnsanların gemiye binmeleri, aslında başlı başına bir acizlik ifadesiydi. Engelleri kendi başımıza aşamayışımızın, kudretimizin yetersizliğinin göstergesiydi. Deniz bu haliyle, önümüzde duran homojen bir su bariyeriydi.Yokluklar diyarıydı. Cemalin içinde celalin saklandığı su sahrasıydı. Nuh tufanından günümüze akseden bir bakiyeydi..
Derken, aniden bastıran bir sis nedeniyle, o koca vapur denizin ortasında öylece kala kaldı. Görüş mesafesi bir anda sıfır oluverdi. Göz gözü görmüyordu. Ne yön kalmıştı bakacak, ne rota kalmıştı gidecek. Öylece denizin ortasında beklemeye başladık. Şimdi, “..Eğer Allah dilerse, o rüzgarı durduruverir de, deniz üzerinde kala kalırlar..” (2) ayetini okumaya başlamıştım.
Gemi, deniz ve rüzgar, bizim kontrolümüz dışında iş gördüklerini ispat ediyorlardı. Tamamen aleyhimize ittifak etmişlerdi. Acizliğimiz ortaya çıkıvermişti. Panikleyenler, “..batacağız!.” feryadı edenler, “..kesin bir gemiye çarparız..” ümitsizliğine gark olanlar vardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Ama hüküm O’ nundu..
Birden aklıma 1. Lem’a geldi. Yunus (a.s) kıssasından hisse umarak, sabretmem ve dua etmem gerektiğini düşündüm. Bizi sahil- i selamete çıkaracak, gemi, deniz ve rüzgara hükmü geçendi ancak..
Nihayetinde, vapurda bulunan herkes, bekleme ve sabır gösterme makamındaydı artık. Evet, “..şüphesiz bunda, çok şükreden, ziyade sabırlı olan herkes için bir çok ibretler var” dı..(3)
Şükretmeliydik, çünkü hayatımız başta olmak üzere, bize her türlü nimetini karşılıksız olarak O veriyordu. Karşılıksız verilene, ancak teşekkür edilebilirdi.
Sabretmeliydik, çünkü aleyhimize ittifak eden bu unsurlara karşı hiçbir hükmümüz geçmiyordu. Gemi, deniz ve rüzgarı, itaat eden bir hizmetkar haline getirecek olan ancak O’ ydu..
Uzun ve sıkıntılı dakikalar sonucunda, karşı kıyıya yanaştık.
Yaşlı bir amca, “kaptana bir teşekkür ederim, Rabbimeyse bin..” diyerek iniyordu vapurdan. Yolcular karaya birer ikişer ayak basarlarken, ben de şu şiiri mırıldanıyordum:

DENİZ..
Büyük haşmetiyle
Nuh tufanının izlerini taşıyan deniz..
Maddesiyle ürküten
Mânâsıyla sevdiren deniz..
Yansıttığı rengiyle,
Tâbi olduğu yerin
Arş-ı âl⒠da bulunduğunu fısıldayan deniz..

Mülk Sahibinin mûti hizmetkârı,
Kahhâr’ ın kahrı,
Cemâl’ in güzeli olduğunu,
İlân eden deniz..
İsm-i Tahûr’ un bir damlası,
Mahlûkatın havuzu olan deniz..

Ateş ehlinin,
Başlarına neler geleceğini
Biliyormuşçasına,
Onlara kendi cennetlerinde,
Geçici bir serinlik veren deniz..
İlle de rahmetin yakamozlarını seyrettiren deniz..

Hayatın sırlarını barındıran;
Hayy-ı Kayyûm’ un kader defterinin,
Kudret kalemi olan deniz..
Bediüzzaman’ ın diliyle;
İsm-i Hû arşının,
Hikmetli bir nüktesi olan deniz..

Evren sergisinin,
Şu dünya tablosunu,
Velhasıl tamamlayan deniz..
İman ehline ibret,
Ve rabbinden bir mektup olan deniz..
Hâl diliyle konuşan,
“Rabbim!. Sen bunları boşuna yaratmadın..” dedirten deniz..
Ve ille de rahmetin yakamozlarını seyrettiren deniz..




Dip Notlar:

( 1 ). Eş – Şura suresi : 32

( 2 ). Eş – Şura suresi : 33

( 3 ). Eş – Şura suresi : 34

  18.06.2006

© 2021 karakalem.net, Aykut Tanrıkulu



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut