Edebiyat acı verir, iyi de eder..

FARKINDA OLMADIĞIMIZ çok şey oluyor. Daha doğrusu, bir şekilde farkettiğimiz, ama ne olduğunu bilmediğimiz çok şeyin içindeyiz. Yoksa hayat, farkettiğimizden daha fazla, ayırımında olmadığımız şeylerin toplamı mıdır?

Galiba öyle...

Sperm denen şey yumurta hücresinin koynuna girdiğinde; metafiziğin, felsefenin, bilumum disiplinlerin üzerinde konuştuğu bir şey oluş(turul)maya başlıyor. İnsan denen varlık, hayatta, yani dirilikte ölüme yürüyor. Ölüme yürüyüş demek olan hayatın içinde, insan, kendisini ölümle tanıştıran hastalıkla her an karşılaşabilir duruma giriyor. Susan Sontag’ın dediği gibi... ‘Her kişi doğduğunda iki ülkenin vatandaşı olur: Sağlık ülkesinin ve hastalık ülkesinin. Ve her ne kadar hepimiz iyi nam salmış ülkenin pasaportunu kullanmayı tercih etsek de, eninde sonunda yine hepimiz –en azından bir süre için- diğer ülkenin pasaportunu taşımak zorunda kalırız.’

Nedir hastalık? Hayat, ‘hastalıklı’ olmanın ötesinde, hastalığın bizatihi kendisi mi? Hayatın ne kadarını kapsar hastalık? İnsanın, yeryüzü yolculuğunda beraberinde taşıdığı, çoğunlukla içinde uyuyan, ama beklenmedik zamanlarda uyanıp kendisini yoldan eden hastalık nasıl algılanmıştır? İnsanı ele veren ‘algı’nın görünür/hissedilir hale geldiği edebiyatta, hastalık nasıl konumlanmıştır? Edebiyat-hastalık birlikteliği nasıl bir şeydir? Edebiyatçının hastalığı, hastalığa bakışı nedir?

Gelip içimize oturan en küçük şey üzerinde (herhangi bir şey) yoğunlaşıp, onu konuşma gereğini hissettiğimizde, hayat bir bütün olarak karşımıza dikiliyor, o küçük şeyi konuşmak ‘hayatı konuşma’ya dönüşüyor. Çünkü her şeyin her şeyle ilgili olduğu bir şeydir hayat. Küçücük parçaların birbirlerine omuz vererek kurulmasına vesile olduğu; oluşması her şeyin varlığına, ama yokluğu tek bir şeyin olmayışına bağlı bir hayatı yaşıyoruz. Hastalığı konuşmak istediğinizde de, kaçınılmaz olarak hayatın hepsini konuşma gereğini hissediyorsunuz.

Az bir şey midir hastalığı konuşmak?

Hastalık ki, ‘Yaşamın karanlık yüzü, gecesidir.’ diyor Sontag. Hastalığı, ‘karanlık yüz’ olarak görmüyoruz ama, ‘ne olacak canım, hastalık dediğiniz ne ki’ de diyemiyoruz.

Susan Sontag, başta söylediğinde haklı; hepimiz hayatın içinde iyi nam salmış sağlık ülkesinin pasaportuyla dolaşmak istiyoruz. Gelin görün ki, öyle olmuyor; ‘eninde sonunda –en azından bir süre için- diğer ülkenin (yani hastalık ülkesinin) pasaportunu taşımak zorunda kalıyoruz.’ Canı sıkkın biri oluyor, hayata tutunan ellerimiz gevşiyor, bir anlamda hayattan düşüyoruz. İçimizde deli taylar gibi koşuşturan heyecanlar, hastalıkla sinip kalıyor; canlılığını yitirmiş ihtiyara dönüşüp yatağın içine öylece kıvrılıyoruz. Başlayan gün, dalların ucunda patır patır açan tomurcuklar, ruhlarımızın dostları sesler, kızıllaşan yapraklar, insanın içini kışkırtan hayatın tüm yüzleri, bizlere bir şey söylemez hale geliyor. Galiba Cem Mumcu haklı: Hastalık, ‘hayat içi küçük bir kayıp adası sunar.’

Hastalıkla, ‘hayat içi küçük bir kayıp adası’na düşeriz düşmesine de, sanki bize bir şey daha hatırlatılır: Hayatın küçük bir kısmını yitirmiş bulunuyor olabilirsiniz; ama bu, hayatın kulaçlanacak sağlıklı kısmından tümüyle yoksunsunuzdur, anlamına gelmiyor. Hatta bu (yani hastalık), sağlıklı zamanları daha iyi değerlendirmeniz için bir imkândır.

Dememiz o ki, hastalık bütünüyle ‘karanlık yüz’ değildir. Zor olmasına zordur, ama iyi okunduğunda, hastalıktan; insanın sınırları, hayattaki özneliğinin derecesi öğrenilir. Yani insan hasta olmuşsa, hastalıkla birlikte gücünü yitirmişse, en küçük bir zorluğa dahi katlanamayacak durumdaysa, karşısına acziyeti (yetersizliği) dikilmişse, varlık içindeki iktidar düşünün bir yanılsama olduğu anlaşılır. Her an küçük bir virüsle yıkılacak durumda olanın, ölümsüz (!) iktidarlara talip olmasının boş bir çaba olduğu farkedilir. Hayatın büyük, insanın ise küçük olduğu; insanın, ancak küçüklüğünü farketmesiyle iyileşebileceği ve iyi şeyler yapabileceği ortaya çıkar.

Burası, insanın ‘iktidar’sızlık halidir. Çünkü insan, bedenine söz geçiremediğini, söz geçirmediği için de ona sahip olamayacağını ve sahip olmadığı şey(ler) üzerinde, iktidarının da bir yanılsama olduğunu anlamıştır. Bedenine ve hayata söz geçirme durumunun imkansızlığını farketmiş insan, kozmosta şekillen(diril)en hayatın kompleksliği karşısında irkilir; hayatın şu veya bu noktasında iktidara talip olmaktan vazgeçer. Büyük bir gerçeklik olarak var olan hayatta, büyüklüğe yakışır bir başka ‘şey’in olduğunu derinden hisseder, bu ‘şey’ karşısında kendini konumlandırır. Diğer insanların, küçük-büyük bütün bir varlığın, ‘iktidarsızlık’ konusunda eşit olduğunu kabullenir.

Bu şekilde bir görüş ve kabulleniş, yeni bir insan demektir. Ve bu; kendinde büyük güçler vehmeden, bütün bir varlık üzerinde istediğini yapabileceğini düşünüp öyle davranan ‘tanrı-insan’ın irili-ufaklı iktidar belalarından uzak kalışımızı imkanlı kılar.

İşte tam burada edebiyatı konuşmak gerekiyor. Yani hastalığın, acının ve acziyetin bir imkân olduğunu, bunun nasıl ve ne şekilde gerçekleştiğini konuşmanın sırası...

Başta şu söylenmeli: Edebiyat(çı), daha çok, ‘acı’yı görmüşlükten doğan bir irkilmeyle konuşur. Edebiyat(çın)ın acısı, hayatın ‘hastalıklı’ oluşundan doğuyor.

Hayatın hastalıklı oluşu nedir?

Şudur:

Hayat, doğasında barındırdığı karşıtlıkla (iyi-kötü, çirkin-güzel, acı-sevinç...), çatışmayı, çatışma ise ‘yara’lanmayı getirir. Birileri ayağa kalkarken, birileri de düşer. Bu durum; hayatın bir tarafını aksatır, aksaklık da, ‘tam’lığı arayan insana iç kırıklığı taşır. İnsanın içi acır çünkü, çok geçmeden, hayatın bu boşluğunu doldurabilecek bir donanımdan yoksun olduğunu görür. Edebiyat burada şunu yapar: ‘Hastalıklı’ hayat karşısında, insanın yetersiz kalışından sızan ‘acı’ya işaret eder. Acıyı farkedip gösterdiği için, insanın kendi üzerinde düşünmesine vesile olur. Ve düşünce de, insanı sahici bir anlama götürür.

Farkındasınız, değil mi? Edebiyatın ‘varoluşsal acı’ anlamında hastalıkla ilgisi olduğunu; hayatın eksiklik, yani hastalık barındırdığını, ancak bu halin bir imkan olduğunu söylüyoruz.

Edebiyat acı mı çektirir, acının (‘hastalıklılık’tan doğan acının) bir imkan mı olduğunu söyler?

Evet, aynen öyle!

Edebiyat ‘acı’ verir

Cem Mumcu, kendisinin sorduğu, ‘Edebiyat, kendini tekmeleyen bir edepsiz at mıdır?’ sorusuna, yine kendisi cevap verir: ‘Öyledir çünkü acıya bulaşmıştır, acıya değmiş, acının içine girmiş, kendine acı dolamıştır.’

Kanaatimizce, edebiyatın ayırıcı özelliği; ‘hayatı anlamak’tan çok, ‘hayatı göstermesi’dir. Edebiyatın, ‘hayatı anlamak’ gibi peşin bir kaygısı yoktur. Edebiyatçı ilkin, içine doğduğu şeyin nasıl bir şey olduğunu görür; hayatın her yerini, patika patika dolaşır, dolaşmak ister. Bir insan olarak türünün, burada aldığı renklere bakar, baktıklarının fotoğrafını çeker.

Stendhal, edebiyatın, edebiyatçının sırtında taşınan bir ayna olduğunu söylüyor. Çünkü edebiyat, edebiyatçının dolaştığı yerlerden hayat toplar. Bu yüzden edebiyatçıya ve edebiyata, hayat antolojisi diyebiliriz. Zira onlar bize, hayattan haber verir.

Evet sadece haber verirler; ‘hayat böyle bir şey’ demekle yetinir, gösterdikleri şeyin anlamı konusunda bir şey dayatmazlar. Anlamı, edebiyat ve edebiyatçıdan topladığımız verilerden biz çıkartırız; ‘Hayat bunlardan oluşuyorsa ve bütün bunlar hayatta oluyorsa, demek ki, bundan şu anlaşılır.’ der, anladığımızı bir elbise gibi giyiniriz.

Edebiyatçı, edebiyat ile haber vermeden önce, haberi ilk kendisi fark eder, şoku başta kendisi yaşar. Gördüğü ve duyduğu şeyler kendisinde birikince, birikimlerini içinde taşıyamaz hale gelince, onları paylaşarak rahatlamak ister.

Gördükleriyle yetinmeyip, bunları yorumlamaya da giden edebiyat yok değil, ancak yine de edebiyatın merkezinde hayatın yorumu değil, kendisi vardır. Hayatın yorumu, teoloji ve sosyal bilimlere düşmektedir. Varlığın ve insanın anlamına dair sözleri; din, felsefe, tarih, sosyoloji ve psikoloji söyler.

Edebiyat ve edebiyatçının hayatı görmesi/göstermesinin, acı ve hastalıkla ne ilgisi var?

İlgisi çok, çok çünkü, hastalık bizatihi hayattan, hayatın içinde savrulup duran insandan doğuyor. Edebiyatçı, ‘hastalıklılığın’ (hayatın hastalıklı oluşunun) bulunduğu noktayı, bir karadelik gibi insanı içine çeken o ‘hastalık ülkesi’nin bayrağının dalgalandığı yeri farkeder. Farkeder ve irkilir. (Sahi, edebiyat bir irkilmeden başka nedir ki?) İrkilmekle, derininden çıkıp gelmiş büyüklüğün ve iktidarın rüyasından uyanır. Aslında hayatın; ‘iyi’nin ve ‘kötü’nün çatıştığı yer olduğunu, burada bize verilen donanımla çok yetersiz kaldığımızı görür. Bu görüş, içini acıtır; kalbine bir ağrı gelip oturur. Çoğunluğun düşü olan büyük kavgaların, bir numara olmanın ve iktidar oyunlarının, uğrunda mücadele vermeye değmediğini, bu anlamda verilen/verilecek kavgaların sadece trajediler doğurduğunu anlar, anlar ve parmakları gevşer. Sözü geçen bütün kavgalar, gevşeyen parmaklarının arasından kayıp düşer.

Acı, boş kalmış elin kendisidir. Hiçbir şeyin sahibi olunamayışı anladığımızda içimiz acır. Bu öyle bir acıdır ki, Shakespeare’nin, ‘Ağrısına katlanan, katlanabilen filozof olmadı.’ dediği diş ağrısından daha katlanılmazdır. Ama edebiyatçı, bu katlanılmazlık içinde boş kalan ellerini, acziyetine yakışır daha küçük, ama daha sahici şeylerle doldurur.

Evet edebiyatçı, insanın, kompleks bir yapı olan varlıktaki durumunun trajikliğiyle yüzleşip acı çekmekle, iktidardan (ki iktidar da hastalıktır) kurtulur. Daha beter bir hastalıktan kurtulmanın bedeli olan varoluşsal acısı, edebiyatçıyı iktidarı çözen bir şey yapar; edebiyat ve edebiyatçı, kendiliğinden ‘muhalif’ olurlar. Ve bilinir ki, iktidarlar muhalifi sevmez.

Muhalefet ve edebiyat

Platon’un şairlere yaklaşımını hatırlayın. Başka örnekler de var, ama konumuz ‘edebiyat ve hastalık’ olduğu için, konunun içinden konuşacağız. Burada edebiyatçı, hem hastalık tanımına, hem de ‘hastalık’tan beslenen kurumsal tıpa muhalefet eder.

Muhalif söylemin radikal yazarlarından İvan İllich, Sağlığın Gaspı’nda, kurumlaşmış tıp ve bu kurumun üst koltuğunda oturan hekimler için şunu der: ‘Sağlık hizmeti standart bir mala, bir ürüne dönüşmüşse; tüm acılar ‘hastanelik’ olmuş ve evler doğum, hastalık ve ölümün konukluğunu istemez hale gelmişse, insanların kendi bedenlerini anlayabilecekleri dil bürokratik bir fan-fin-fona dönüşmüşse; hasta rolü dışındaki acı, yas ve iyileşme bir tür sapkınlık olarak etiketlendiriliyorsa, sosyal iatrojenes faaliyette demektir. (...) Yargıç neyin yasal ve kimin suçlu olduğunu belirler. Hekim ise, neyin semptom ve kimin hasta olduğuna karar verir. O, düzeltilecek bazı yanlışlar bulmak için engizisyon memuruna benzer donatılmış ahlakî bir entreprene urdur.’

Kurumlaşmış tıbbın ve bunun aktörleri doktorların, insanı kuşatan iktidarını derinden hissediyoruz. Bu kuşatılmışlığın hayatı büyüsüz bıraktığını, ruhumuzu acıttığını en çok edebiyatın içinden bakarken hissediyoruz. Edebiyatçılar ve metinleri, bu kuşatılmışlığa ve iktidara karşı, yaşanabilir adalar gösteriyor. Diyebiliriz ki, bu yüzden, kurumlaşmış tıbbın en çok hoşlanmadığı şey, edebî duyarlılıktır. Bu sebepledir ki, Halit Ziya Uşaklıgil’in Bir Ölünün Hatıra Defteri isimli romanının doktor kahramanı Vecdi, şiire ve şairlere demediğini bırakmıyor: ‘Bir canlıyı zalim dişlerine alarak kemiren bir hastalıktan kurtaracak olan; ne kelebeğin kanatlarına binerek uçan fikirlerdir, ne de geceleri hülyalarını Samanyolu’nda izleyen gözler! Bir neşterin ucuna bağlı olan şifa, bilmem ki bir kafiyenin bir hecesine bağlı olan ahenkte var mıdır? Şairlerin çok sevdikleri veremli kızların nabızlarını, bir saatçi gibi dinleyen hekimler, şiirlerini musiki gibi ahenk ve vezne uydurarak okuyan şairlerin teranesine mi bırakacaklar?’

Bu eleştiriye ne denir? Aynı romanın şair kahramanı Hüsam, şöyle bir karşılıkla cevap verir: ‘Ölmeye hazırlanan bir vücudun nabzını eline alıp da, iyi işleyip işlemediğini anlamak isteyen bir saatçi gibi dinlemek, şifasız bir hastalığın çirkefi ile dolu bir yarayı kesip biçmeyi, elindeki neşteri bir terzi gibi kayıtsızca kullanmaktan başka bir şey olmayan bir mesleğe ne kadar düşman olsam yerindedir.’

Edebiyat ‘iyi’ eder?

Edebiyatçının görüp hissettikleriyle ‘acı’ çektiğini, ‘acıları’nın yazılı hali olan edebiyatla ‘acı’dan haberdar ettirdiği için de ‘acı’ verdiğini söylerken, ‘(u)mutsuzluğu çoğalttığını’ söylemiyoruz. Çünkü edebiyatçı, Kierkegaard gibi düşünür: ‘Umutsuzluk, ölümcül bir hastalıktır; çelişkili işkencedir, ‘ben’in hastalığıdır: sonsuza değin ölmek, ölmemekle birlikte ölmek, ölümü ölmektir.’

Hayır, edebiyatçının işaret ettiği acı, umutsuzluğu işaretlemiyor. Zira acı, ‘başka ihtimallerin var olduğu bir duruma, yani hayata işaret eder.’ Ki, ancak hayatı derinliğince hissedip yaşayabilenler acı çeker; acı çekiyorsanız, hâlâ yaşıyor sayılırsınız. İktidara sığınıp, böylelikle hayatın etkilemelerinden uzak kalan ve bunun sayesinde acı çekmeyen muktedire ‘canlı’ diyorsanız, ‘edebiyatçının acısı’na da ‘umutsuzluk’ diyebilirsiniz.

Edebiyatçının ‘acı’ dolayımında söylediklerini kavradığımızda, onun ‘acı’yı nasıl bir imkâna dönüştürdüğünü de görürüz. O şunu der: ‘Asıl bela acısız kalmak, olan acıyı görmemektir.’ Feridüddin Attar’ın şu (bed)duasını paylaşır: ‘Gıdan muratsızlık olmadıkça gafil gönlün nasıl uyansın? Dert sahibi ol ki derdin sana derman olsun. Ey yol eri, kitabıma şiir gözüyle ya da ululukla bakma. Kitabıma dertle bak da hiç olmazsa bendeki yüz dertten birine inan. İnsana dert lazımdır asıl, iş düşkünlüktedir. Kimin derdi varsa dilerim derman bulmasın. Kim derde düştükten sonra derman ararsa toprağın altına girsin, yaşamasın!’

‘Varoluşsal acı’ bir imkândır. Bu ‘acı’ yaşandığında, ona bir anlam bulunduğunda, artık o can acıtmaz. Çünkü ona itiraz edilmeyip varlığı kabullenildiğinden, acı içselleştirilmiş olunuyor. Anlamı olan bir acı çekildiği için de, anlamsızlığın ‘boş’luğuna düşülmüyor. Acı içinde bir acısızlık durumu sözkonusu yani. Psikiyatrist ve öykücü Cem Mumcu, buna; ‘aşkın, acının, kaybın, ölümün gerçekliğine ve kabulüne giden yol.’ diyor.

Çektiği acıya bir anlam vererek onu kabullenmiş biri kadar, güçlü olan var mı? Acı çekerken acı duymayanı, hangi acıyla cezalandırıp sindirebilirsiniz ki? Sokrates, iktidara karşı gücünü, acı ve ölüm karşısındaki kabullenişinden almıyor muydu?

Canın kıymetini bilmek

Galiba ‘acı’dan çekinmenin sebebi, canın kıymetinin bilinmesidir. Ama nedir canın kıymetini bilmek? İnsan canının kıymetini nasıl bilir? Hepimizin zihnine hemencecik gelen cevabı geçersiz kılan şu değerlendirmeye ne dersiniz?

‘Canının kıymetini bilmek; insanın kendi nefsini en rahat edeceği, azami derecede zevk alma ortamında bulunmak anlamına gelmiyor.’

Doğru... Çünkü nefsin en rahat edeceği şekilde canın kıymeti bilindiğinde, canın kıymeti için başka canların kıymeti bilinmeyecektir. Bu; bitkilerin, hayvanların, insanların canına kıymaya kadar giden bir süreç demektir. Kartezyen felsefeyi esas alan egemen uygarlık; bize bu sürecin, yani yukarıdaki şekilde canın kıymetini bilmekle başlayıp, başka canlıları yok ederek devam eden yolculuğun, sonuçta canımızı da alır hale geldiğini gösteriyor.

Temel soru şu:

Can taşımanın keyfini mi süreceğiz, yoksa can taşımanın sorumluluğunu mu bileceğiz?

İşte edebiyat, insana sonunda bu soruyu sordurur.

Bu soru sorulmuşsa, başka canlar için tehlike azalmış demektir. Başka canlar huzur içinde ömürlerini dolduruyorsa, daha yaşanılır bir hayatın hazırlanması devam edecek sayılır.

O halde son cümle şu olsun:

Edebiyat acı verir, ama iyi de eder!

  11.02.2006

© 2021 karakalem.net, Nihat Dağlı



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut