Müslümanın Müslümana ettiği kötülükler

GEÇMİŞ, KALIR.

Geçmiş, gerçekte asla geçmiş değildir.

Geçen giden zamana ‘geçmiş’ denmesi, dilin en ağır yanılgıları arasındadır.

Herakleitos’un dediği gibi, kişi bir ırmakta iki kere yıkanmaz, üstelik köprülerin altından çok sular akar; ama yine de, yaşanmış hiçbir olay, bir daha asla yaşanmasa bile, geçmiş değildir. Geçmiş, kalır. Hayat, acısı ve tatlısıyla izini, eserini dünyamızda bırakan bir maziyle birlikte yaşanır.

Geçmişinden kaçan insanlar vardır gerçi, ama bu hal dahi ‘geçmiş’in kalıcılığının nişanesidir.

Kendi namıma, geçmişe baktığımda, “Şükür ki yaşadım” dediğim nice olay yanında, ‘yaşamamış olmayı’ dilediğim nice olay çıkıyor karşıma...

Acısı üstümde kalan, sızısını hâlâ taşıdığım nice olay...

Ve bu olayların büyük kısmını, Müslümanın Müslümana ettiği kötülükler teşkil ediyor.

Ne zaman yüreğimin yangınına baksam, yangının orta yerinde bu çıkıyor karşıma.

Ne zaman yüreğimde kor halinde duran ukdelere baksam, ucu Müslümanın Müslümana ettiği kötülüklere dayanıyor.

Ne zaman hâfızamı ve hatıramı yoklasam, ufukta beni en ziyade yaralayan olayların kahramanı olarak hep kardeşim, ağabeyim, dostum, büyüğüm, mürşidim diye bildiğim insanların silueti beliriyor.

Sonrasında, ‘dışa dönük’ sorgulamayı da içeren bir ‘iç sorgulama’ yaşıyorum yüreğimde.

‘Ehl-i dünya’ insanları ‘insan’ olarak artısı ve eksisiyle doğru yere konuşlandırma başarımı ‘ehl-i din’ için gerçekleştiremediğimi söylüyor içimden bir ses.

Bir ‘yeryüzü cenneti’ aradığımı, ehl-i dünyadan olabildiğine soyutlanmış, ehl-i din ile hemhal olunan cennet-misal bir dünya hayatı kurgulama hatasına düştüğümü söylüyor.

Mü’min de olsa insanları yanlış değerlendirmenin, idealize etmenin, melekleştirmenin bedelini de yaşadığım gönül acıları suretinde ödediğimi söylüyor.

Sorunu bende buluyor. Suçu mü’min insanlara bakış açımda arıyor.

Ama buna da ikna olamıyorum.

Aradığım ve bulamadığım vasıflar hiç de ‘ideal’ ve ‘melekî’ vasıflar olarak görmüyorum çünkü. Bilakis, bunlar bana ‘ideal’ değil ‘normal’ geliyor, ‘azamî’ değil ‘vasat’ gözüküyor.

Yalanın çirkinliğini insan vicdanen bilmiyor mu zaten diyorum meselâ? Emanete hıyanet hangi insana sevdirilmiş? Hangi insanın fıtratında ‘ahde vefasızlık’ tohumları ekili? Hangi insan iftirayla telezzüz edebilir? Hangi vicdan hasede ses çıkarmaz?

Bütün bunlar, bırakalım ehl-i dini, herhangi bir insanın dahi vicdanının sesini dinleyerek bulabileceği gerçekler olarak gözüküyor.

Hele ‘ahlâkın en güzeli’ni öğreten, ‘ahlâk dinin kabıdır’ buyuran, ‘aldatan bizden değildir’ diyen bir Peygambere ümmet olanların bu gerçeklerle haydi haydi hemhal olması beklenir ve bekliyor olmamızdır normal olan diyorum kendi kendime...

Gelin görün ki, istisnalar hariç, güvendiğimiz dağlara karlar yağıyor.

Bizden olanlar aldatıyor bizi.

Kimileri hoşlarına gitmeyen bir cümleyle hain yapıyorlar sizi.

Kimileri göz yummadığınız bir haksızlıktan dolayı dişlerini biliyorlar.

Kimileri yedirmediğiniz bir haktan dolayı arkanızdan türlü çeşit lâf dolaştırıyorlar.

Hangi birimiz baksa hayatına, böyle nice yara saklı hayatlarımızda.

Geçmişten geriye kaç yalan izi, kaç haksızlık izi, kaç iftira izi, kaç aldatma izi kalmış her birimiz için.

Hepimizin yüreğinde bir düğüm... Kördüğüm... Müslümanın Müslümana yaptığı kötülükler.

Pazarlama harikası onca isim, onca kitap arasında o hakikatli sadâsı henüz gereğince farkedilmemiş sevgili dostum, arkadaşım, kardeşim Ahmet Yıldız’ın İktidar Herşey Değildir diye hatırlatırken yazdıkları hatırımdan çıkmıyor velhasıl:

“Tarih boyunca Müslümanların temel problemleri hep kendileriyle olmuştur. ‘Kâfirlere karşı şiddetli, mü’minlere karşı merhametli olma’ ölçüsü, genelde ne yazık ki mü’minlere karşı zemm, gıybet, dedikodu ve şefkatsizlik şeklinde yansımıştır. Evet, taraflar ‘biz’den olduğunda her türlü gayriahlâkîlik ‘Hak’ adına revaç bulmakta zorlanmıyor. Allah için işlenen manevî cinayetlerin haddi hesabı yok. İnsan gerçekten inanamıyor...”

Ben hâlâ inanamıyorum...

Hâlâ aklım almıyor...

Bütün insanlık içinde ‘en hayırlı ümmet’ olması murad olunan mü’minler, başka insanlara, hele mü’min kardeşine nasıl kötülük eder? Nasıl emin olamazsınız şu zamanda mü’minlerin bile elinden ve dilinden?

Sevgili dostumun dediği gibi, “Müslümanların fikrî problemleri ahlâkî problemleri kadar öncelik arzetmiyor.”

Ama bu ahlâkî problemler nasıl aşılır, bu yozlaşma nasıl durdurulur, bilemiyorum.

Bilen varsa söylesin.

Bulan varsa açıklasın.

Lütfen...

Çünkü, “Tam ihlası yansıtan bir ahlâkî bütünlük ortaya koymadıkça, ne mütehayyirlere, ne de muannidlere emniyet vermemiz mümkün değil. Emniyet duygusu olmadan da diyalog, dolayısıyla da tebliğ zemininin oluşması mümkün değil.”*

  15.01.2006

© 2021 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut