Ölümcül Hastalık Yoktur - II - *2

“YA RASULALLAH!. Hastalanırsak tedavi görelim mi?” dediler.
“Ey Allah’ ın kulları !. Evet, tedavi görün” buyurdu,
“Çünkü Allah, yarattığı her hastalık için mutlaka bir şifâ veya devâ yaratmıştır.
Ancak bir dert müstesnâ !..”
“Ya Rasulallah, o dert nedir?” diye sordular.
“İhtiyarlık !.” buyurdu..
Hadis-i Şerif Meâli *1



Geçenlerde vefat ettiğini öğrendim.
Kendisi bir kanser hastasıydı.
Başından geçenleri,
Olduğu gibi yansıtmayı istemiş,
Aşağıdaki günceyi tutmuştu.
Tıpta, oldukça habis olan,
Ve yaşam süresini çabucak tüketen bir kanser türüne yakalanmıştı.
Doktorlar tarafından ancak birkaç yılının kaldığı söylenmesine rağmen,
On yedi yıldır yaşamaktaydı..
Bu süreçte edindiği tecrübeleri insanlarla paylaşmak istemiş,
Tuttuğu günlükleri kitap haline getirmişti.
Hepimizin,
Bazı yerlerinden ders alacağı bu günlükten,
Beni oldukça etkilemiş olan bazı pasajları,
Makbel Oytay isimli bu rahmetli hanımefendinin anısına,
Sizlerle paylaşmak istiyorum..


“Makbel’in Güncesi“ nden.. *3

…
Doktorlar ya da tıp, ‘kanser’ i ne kadar tanıyor?
Daha doğrusu, hangi açıdan tanıyor ;
Ve bu bilgi kanseri her yönüyle tanımada,
Onu tedavi etmede yeterli mi?
Çok bilmişlik yapmayayım ama,
Kanser tedavisinde varılan nokta,
Hâlâ onu tanımada ciddi bir bilgi eksikliği olduğunu gösteriyor..
Her şeyin bir ruhu, bir özü olduğu gibi,
Hastalıkların ve kanserin de kendine göre bir ruhu var.
Çoğu, hayatında hiç bıçak altına yatmamış olan doktorlar,
Hastanın neler çektiğini asla tam olarak anlayamazlar.
Kanseri her an yaşayan,
Onu kendine göre orasından burasından tanımaya çalışan,
Giderek onunla gerçekten tanışan,
Onun nasıl bir şey olduğunu anlayan,
Onunla ortak bir yaşam kurabilen,
Hayatını onunla birlikte yeniden biçimlendirebilen,
Yaşarken ölüm çizgisine gidip,
Oradan yeniden hayata dönen “Seçilmiş kişiler” olarak,
Bundan,
Her insanın yaşarken duyamayacağı duyguları,
Kararları ve yorumları çıkarabilen bizler,
Böylece kanserin ruhuna girmiş,
Özüyle tanışmış oluruz.

* - * - *

Bu arada,
Son on dört yıl içinde bir şey daha öğrenmiştim:
“Sadece bu gün var. Asla yarın yok, çünkü yarın olduğunda artık o yine bu gündür”.
Böyle şeyleri herkes, her yerde okuyabilir.
“An’ı yaşamak” olarak,
Herkesin konuşmasının arasına sıkıştırılan bu klişenin ruhunu kavrayabilen
Ve yaşarken de anladığını gösterebilen mutlu azınlıktanım.
Bu düşünceyi anlamanın insana daha çok sorumluluk yüklediği,
Kendini ve başkalarını daha çok sevmeyi öğrettiği,
Sevmenin bir dostluk olduğu,
Bu dostluğu sürdürmenin türlü biçimleri olabileceği,
Bu nedenle,
Ne bana sahip çıkılmasının,
Ne de sevdiğim insana sahip olmanın hiçbir şeyi uzatmayacağı,
Öğrenmek – tanımak – yaşamak için herkese tanıdığımız fırsatları
Sevdiğimize de seve seve tanımak gibi gerçekler,
Işık gibi parlıyor insanın kafasında..

* - * - *

Doktorların bekleme odalarında ve hastane kapılarında,
Hastaların yanındaki o küçük “akraba” ordusunu hep görürüz ;
Ama o hastalardan biri olarak şunu açıkça söylüyorum ki,
Bu işe yaramayan ordunun hastaya verdiği zararı da pek başkası veremez.
Bu hastalık karşısında güçlü, kararlı, bilgili olması gereken asıl kişi
( Yani hastanın kendisi ),
Bu niteliklerden ısrarla soyutlanıp koparılarak aptallaştırılır.
Zavallı bir yaratık haline getirilir.
Onun dışında herkes her şeyi bilir,
Arkasından konuşur ve hayatıyla ilgili kararları hiç utanmadan
( beklide, nasıl da kutsal bir görev yaptıklarını düşünerek ) alıverir ve uygulayıverirler.
Başına gelen şeyi taşımak durumundasın.
Herkesin sınırı farklı olabilir ;
Ama hayatındaki bu yeni gerçeği kaldırabileceği ölçüde taşıma
Ve deneyimleme hakkı vardır.
İnsanın bu öz deneyimi yaşamasını engellemek, hak ihlalidir.
“Güçsüzdür, kaldıramaz” denilen insanın
Bu tecrübeden neler öğreneceğini
Ve ne kazananımlar sağlayabileceğini kim önceden kestirebilir?

* - * - *

Bence “ölüm duygusu” ya da “ölüm korkusu” ile karşılaşmak,
Kendinle baş başa kalmaya başladığın ilk an oluyor.
Yaşadıkların bir film olmaktan çıkıyor ve gerçeğe dönüşüyor.
“Ölüm” bir tokat gibi suratında patlıyor ve kendine geliyorsun.
Ölümün yarattığı panikle,
Hastalıkla arandaki bağı artık görüyorsun ve tüm insanca duyguların açığa çıkıyor.
Kendine acıyorsun, pişmanlıklar duyuyorsun, çaresiz kalıyorsun,
Korkuyorsun ve ağlıyorsun.
Bunlar o kadar gerçek duygular ve o kadar yoğun,
O kadar içten yaşanıyorlar ve ölüm denen o sınıra bu kadar yaklaştıktan sonra,
İnsanı öyle bir başka yere fırlatıyorlar ki ;
İşte, gerçeğin öbür yüzüyle karşı karşıya geliyorsun.
O güne kadar hiç düşünmediğin şeyler sanki beyninden dökülüyor.
Bunlar,
Bir çok insandan farklı yaşadığın bir gerçeğin
Tam göbeğine birdenbire düşmekten kaynaklanıyor.
Sanki önünde bu güne kadar görmediğin başka bir dünya açılıyor.
Sanki “üçüncü göz” denilen yeni bir gözün oluyor.
Bu yüzden, yaşadıklarıma hep şükran duymuşumdur.
Bu günkü “ben” de, bunların önemli payı vardır.

* - * - *

Kanser benim düşmanım değil!..
Bu nedenle, onunla savaşmam gerekmiyordu.
O sanki dışarıdan,
Bilinmeyen bir nedenle beni seçip bedenimi istila eden bir düşman değildi.
Kanser ben’dim!.
Doğarken kod sisteminin içinde yerini almıştı.
Diğer hücrelerim gibi kanserli hücrelerim de ben’i,
Makbel’i oluşturuyordu.
Onlarla savaşmak,
İnsanın mantık dışı bir şekilde kendisiyle savaşması anlamına geliyor.
Yaşarken amacımız kendimizle didişmek değil,
Uyum içinde yaşamak olmalı.
Kanserin bağışıklık sistemiyle olan sıkı bağı,
Biz insanların birbirleriyle aynı ilişkiyi kuramayacağı ölçüde..
Kanserli hasta,
Bir kez ;
“Bu hastalık da nereden çıktı..
Benim günahım ne ki tanrı bana bu cezayı verdi..
Zaten hiç gün yüzü görmemiştim..
Bunca insan arasından neden ben seçildim..”
Diye ağlayarak yanlış hedef seçti mi,
1 – 0 yeniktir ve fazla şansı olamaz.
“Sen güçlüsün, kanserle savaşmalısın” derken,
Nelerin yaşandığından pek fazla haberleri olmayan insanların,
Bu “savaş” tan neyi kastettiklerini anlayabilmiş değilim.
Nedir o?
Mercidabık meydan muharebesi mi?!
Kiminle savaşıyoruz?
Savaş demesi kolay da,
Ya o görünmez düşman kim ola?
Kanserle mücadele etmek,
Onu düşman ilan edip ağlamak değildir.
Bu, bağışıklık sisteminin dayanacağı varsa bile çökmesine neden olur.
O, bize dışarıdan verilmedi.
O, bizde vardı.
O, biziz.
İşte mücadele bunu kabul edip ;
Hayatı, yaşamayı ve kendini sevmeye devam etmektir..

* - * - *

Artık ne düşünüyorsam onu söylüyorum, arkası yok.
İçimde saklamamın kimseye yararı olmadığını geç de olsa anladım.
Ben de kalacağına sahibine yolluyorum, onda kalsın.
Varsın o düşünsün.
Karşımdakini de benim gibi görmenin doğru olacağını düşünüyorum.
Yani, bana ne söylüyorsa, benim için o kadarı geçerli.
Gerisi yok.
Eğer varsa da, belki söylemek istemiyor, belki de söyleyemiyor.
Kendi bilir.
Eskiden olsa, ”acaba” larla dolu akıl yürütmeler içinde boğulurdum.
Artık yalnız bana verileni almayı öğrendim.
Söylenenin gerisindekiler benim için yok..

* - * - *

İnsan beyninin garipliği,
Mükemmelliği karşısında bir kez daha heyecanlandım.
Bundan önceki bölüme oldukça kötü ağrılar içinde başladığımı
Ve bir deneme olacağını yazmıştım.
Uyku uyuyamadığım için sinirlerim iyice bozuktu.
Kim telefon etse, gözlerim dolu dolu oluyordu.
Sürekli evdeydim.
İnsanı biraz da ev mi basıyor ne?
Gerginlikten,
Daha fazla solunum zorluğu çekiyordum.
Tv kanalları arasında dolanıp duruyordum.
İnsan böyle anlarda kitap da okuyamıyor.
Birden bire, bunun böyle gidemeyeceğini düşündüm.
Dikkatimi başka yöne kaydırmalıydım.
Tabii, fiziksel sıkıntılar ortadan kalkmıyor,
Ama onları eskisi kadar, hatta zaman zaman hiç hissetmez oluyorsun.
Yazmaya devam etmek aklıma geldi,
Ama hiç bu koşullarda denememiştim.
İşte tüm gece bu duygu ve düşüncelerle yazmaya başladım.
Gece saat 02:00’ye kadar yazdım.
Ne ağrı kalmıştı, ne solunum zorluğu..
Otursam sabaha kadar yazabilecek enerjim vardı ama,
Sabah Mehmet gelecekti ve son motor gezimi yapacaktım.
Günlerdir uyuyamayan ben,
Yastığa kafamı koyar koymaz uyudum.
Uyandığımda sabah saat 08:20’ydi.
Bunları anlatırken,
El yordamıyla da olsa yaşarken öğrendiklerimi insanlarla paylaşmak istedim.
Çünkü zor bir hayatı,
( Herkesinki zor aslında ) kendim ve çevrem için çekilir hale getirebilmeyi öğrendim.
Bunları anlatırken bazen utanıyorum ;
“Ne kadar basit şeyler, ne var bunları yazmakta..” diye.
Ama çevremde hasta ya da sağlıklı öyle insanlar var ki,
Beynin ve ruhun gücünün farkında değiller.

* - * - *

Yaşadıklarımı biliyordum,
Ama bunları nasıl anlatacaktım?
Didaktik olmaktan her zaman nefret etmişimdir.
Hiçbir yararının görüldüğüne inanmam.
Üstüne üstlük ters etki yaptığına inanıyorum.
Her zaman bu kadar açık oluşuma bu düşünce neden oldu.
Yaşadıklarımdan öğrendiklerimi anlatmak her zaman anlamsız,
Biraz da onur kırıcı gelmiştir.
Halbuki tüm bunları “yaşarken göstermek” çok daha samimi.
Bu nedenle hiç kimseden,
Çocuklarım da dahil hiçbir şeyi gizlemedim..
Üç günlük ömrümün tek gününü anlatırken de farklı bir şey yapamazdım.
Yaşadıklarımı olduğu gibi aktarmaya karar verdim.
Bana sürekli “direnci anlatmak” uyarıları yapıldı.
“Arkadaş direnmelisin! Kanseri yenmek(!) için güçlü olmalısın.
Bunun ise tek yolu hayatı sevmektir, hayatı sev, sev…” diye konuşan biri,
Sanırım insanlık adına en büyük ayıbı işler.
İnsanlara akıl vermek,
Hele acılar içinde çaresizce debelenen hastalara akıl vermek kimin haddi?
Kim bilebilir onların neler hissettiğini, neler istediğini, neler yapabileceğini?..
Herkes, her konuda kendi yolunu kendi buluyor.
Tek yapılabilir şey,
Yaşanan bir hayatı içtenlikle ve açıkça yazıp önlerine koymak.
Herkes, ne isterse onu görecek,
Ne isterse içinden onu alacaktır.
Sanıyorum ki bunlardan,
Yaşarken yararlanılabilecek bazı dersler çıkardım.
Amacım sadece bu öğrendiklerimi,
Herkesin benden farklı biçimde öğrendiklerinin yanına katmak.
Bu yıllar boyunca,
Yaşadığı panik yüzünden bir şey öğrenmeye zaman bulamayan
Çok fazla sayıda insanla tanıştım.
Küçücük de olsa bir yardımım olsun istedim.
Ayrıca,
Yaşananların boşa gitmesi beni hep hüzünlendirmiştir.

* - * - *

İleride neler olabileceğini insanın kendisi bile bilemezken,
Başkaları ancak anlamsız tahminlerde bulunabilirler!.
Ama şimdiden ne o gelecek günler için,
Ne de geçmişte yaşadıklarıma yas tutacak değilim.

* - * - *

Hayatımızda gerçek olmayan zâhiri tutkular,
İstekler, hırslar, öfkeler, sahiplenmeler öylesine egemen olmuş,
Öylesine gözlerimizi ve yüreklerimizi bağlamış ki ;
Hayatın özünü, ruhunu uzun yıllar önce kaçırmışız..
İnsanlık kadar eski olmasa da,
Günün koşullarına uygun olarak geliştirdiğimiz
( Belki de icat ettiğimiz ) yapay duygular!.
Çok gerilerde kalan ya da önümüzde uzanan mutlu günlere dönmek
Ya da yeniden yakalamak için,
Yürekten inanarak ve isteyerek arınmak gerekiyor.
Çünkü mutluluk gerçekten sadelikte, basitte yatıyor.
Bu kadar yorulmanın bir arpa boyu yararı yok.
Çok ilginç ;
Tüm bunların cevabı da “ basit “ te yatıyor.
Hasta olunca,
Tüm bu yapay duygulardan vazgeçiliyor.
Demek ki, bunlar olmasa da oluyor.
Bu güne kadar hiç bilmediğimiz tarzda bir banyo yapılıyor, arınılıyor..
Ve elimizde,
İnsan olduğumuzdan bu yana özümüzde var olan duygular kalıyor..

* - * - *

Ölümü düşünebiliriz,
Onu yakın bile hissedebiliriz ve hatta korkabiliriz.
Ama bu duyguları yaşarken,
Yapmak istediklerimizden niye vazgeçelim?
Ölümü beklerken de yaşamıyor muyuz ;
Neden güzelliklerden mahrum kalalım?
Kendime acımaktan ve eziyet etmekten hiç hoşlanmadım.
Bu günlerimde de hoşlanmıyorum..

* - * - *

Boşa giden hayatlara hep üzülürüm.
İster ruhsal, ister fiziksel olarak sıkıntı çeken insanlara
( Bunlara hastalar da diyebiliriz ) yardım edememek beni hep üzüyor.
Sanki parmağımı şaklatınca oluverecek sandığım değişimler,
Asla gerçekleşmiyor.
Belki de her insan,
Her ne yaşayacaksa onu yaşamaya mahkum ;
Belki de herkes farklı şeyler öğrenerek tamamlayacak hayatını..
Bu güncenin çeşitli yerlerinde söylediğim gibi,
Cevabın ne kadar kolay ve basit olduğunu fark edince,
İnsanların hâlâ bu kadar acı çekiyor olmaları daha da üzücü.
Bence cevap,
İnsanın ikiyüzlülüğü bırakıp kendini tanıması
Ve tanıdığı bu “ben” ini herkese açabilmesi.
Şu an vardığım noktada “ kanser “ i yendim mi?
Bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum ki,
Amacım kanseri yenme başarısını göstermek değil.
Kim bilir, belki ancak bu kadar yenilebilir ;
Belki tamamen yok edilebilir..
Benim için önemli olan,
Şu an kendimi nasıl hissettiğim.
Ve, kanser aracılığıyla,
Kendimi ve hayatı tanıma yolunda vardığım nokta..
An’ı idrak etmek ve an’da yapılması gereken şey konusunda korkmadan karar vermek..
Kastettiğim bu..

* - * - *

Kendi hayatımızı yaşarken algılama fırsatı bulamadığımız bir çok tecrübeyi,
Başkalarının hayatında fark edebiliriz.
Bu umutla yazdım.
Kendi tecrübelerimiz dışında,
Başkalarına ait olanlar da bize güç verebilir
Ve bazen tıkanıp kaldığımızda bize ışık tutabilir..
Bunu anlamak için ille de kanser olmak gerekmiyor..
Hepimize,
”Korkmadan yaşamayı” öğrenme yolunda
“Keyifli yolculuklar” diliyorum.. ( *** )

Son söz..

Bu kitaptan çıkardığım ders..

Varlığımızın görünen tarafı olan bedenimizde meydana gelen bir arıza,
Çevremize şöyle bir bakmamıza
Ve iyileştirmemiz gereken
Gerçekten maddi manevi önemli yaralarımızı incelememize olanak sağlar.
Hasar görmüş ilişkiler,
İnanç sistemimizde oluşmuş boşluklar,
Korku tümörleri,
Yaratıcı' ya karşı duyduğumuz kuşkular,
Bağışlama yetimizi yitirmemiz,
Gözden geçirilmesi mutlaka gerekli vektörel etkilerdir.

*

Ayrı ayrı tavırlar içinde yuvarlanmakta olan bir hayat,
İnsana ne kadar kıymetli olduğunu daima hissettirir.
Devamlı sıhhat ve afiyet içinde süren yeknesak bir hayat,
Eksik bir hayattır.
Çünkü kişiye yokluğu ve hiçliği hissettirir.
Yeknesak ve tekdüze bir hayat,
Yokluğa yakınlığı nedeniyle sıkıntı kaynağıdır.
Bu sıkıntılar nedeniyle ömrün lezzetini sıkıntıya çevirdiği için,
Bir an önce ömür bitsin istetir.
Oysa inişli çıkışlı,
Meşakkatli ve çalışmayla geçen bir hayat ise;
Üretir, vücuda gelir, sonsuzlaşır, gerçek mahiyetini bulur.
Hayat,
Faaliyetle başlayıp hareketle devam eder.
Hastalıklar da hayatımızı ateşlendirerek onu faaliyete iter.
Paha biçemediğimiz hayatımızı fark etmemizi de sağlar.
Madenler nasıl ateşe atılarak saflaştırılırsa,
Bu durum hayatı saflaştırarak daha kuvvetli hale gelmesine neden olur,
Yüceltir ve sonsuzlaşmasına vesile olur.
Her sınanma,
Hayat mertebelerinde yeni bir açılıma gebedir.
Ve biz o sınavı geçene dek de şu veya bu biçimde yinelenir durur.
Sonsuz hayat basamakları,
Hastalıklar ve meşakkatlerle tırmanılır.
Bu nedenle de,
Hiç hastalanmayan ve meşakkat nedir bilmeyen birinin
Sonsuz hayata dair bir önermesi de yoktur.

*

Ecel muayyen değil, mukadderdir.
Asla değişmez ve vakti de bilinmez.
Hastalıklar neticesinde doktora muayene olmak ise, muayyendir.
Emredilen de budur.
İlk bakışta ölümcül olduğu düşünülen hastalıklar için bile,
Sebepler dairesinde bir müracaata ihtiyaç vardır.
Tedaviyi tercih etmemek,
'Bakalım, rabbimiz böyle de şifa vermeye muktedir mi?' gibi,
Son derece riskli bir noktaya kapı açabilir.
Muayyen olan bir noktada yapacağımız ters hareketler,
Allah'ın takdirini sınama noktasına bizi atabilir.
Sanki ilah olan biz,
Kul olan ise kudret-i ilahiye gibi olur ki,
Bu çok ciddi bir hatadır.
Daima muayyen olana,
Görünene göre hareket edilir.
Doğru olan tercih budur.
Görüneni tercih etmek,
Takdiri ise kudret ve hikmet-i ilahiyeye bırakmak,
Takdir-i ezeliyi algılamaktan ve uygulamaktan
Nihayetsiz uzakta olan biz insanlar için
En uygun yoldur..




Dip Notlar :

  1. Kütüb-ü Site Muhtasarı Tercüme ve Şerhi (İbrahim Canan), 11. cilt Hadis no: 3980
    Tirmizi, Tıb 2
    İbn-i Mace, Tıb 1
    Buhari, Tıb 1
    Ebu Davud, Tıb 1

  2. “Ölümcül hastalık yoktur – I –” adlı ilk yazının okunmasını tavsiye ediyorum.
    Aykut TANRIKULU / www.karakalem.net / Denemeler / Yansımalar

  3. MAKBEL’İN GÜNCESİ ( Makbel OYTAY)
    Sarmal Yayınevi : 2.Baskı – Ağustos 1998

  01.01.2006

© 2021 karakalem.net, Aykut Tanrıkulu



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut