Şeyleri senin için, seni de kendim için

Sadık Yalsızuçanlar

ŞAİR, GÜÇLÜ bir rüzgâr gibi yükseltiyordu göğe sesini.

Cennet sıraları arasında uyumlu gökgürültüleri gibi altlarında yaşlı adamlar oturuyordu. Yoksulların bilge koruyucularıydı onlar.

Şair, “O halde aziz tutun şefkati, yoksa kapınızdan kovarsınız melekleri” dedi.

Sesi, bir masumiyet şarkısı halinde dağa vurdu. Dağ sesine cevap verdi.

Şimdi Çamdağı’nda, doruğa yakın bir yerde, yüksek bir ağacın tepesindeki menzilde yaşıyordu. İnsanlardan kaçmış, dağdaki vahşilerle dostluk kurmuştu. Yalnızlığını değişme arzusu duyduğunda, dostlarını hayalen yanında buluyor, onlarla dertleşiyordu. Sevdikleriyle teselli buluyordu.

“Bir engel çıkmazsa, iki ay buradayım” diye yazmıştı dostuna mektubunda.

Mahrem bir sırrını yazdığı mektup şöyle başlıyordu:

Bir gece, yüz katlık bir yükseklikte, bir katran ağacının başındaki yuvada, göğün yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım. ‘Andolsun gizlenen ve açığa çıkan yıldızlara’ haberinde yüce bir anlam düzeyi gördüm. Gezen yıldızların gizlenmesi ve belirmesi bana görünenle aramdaki perdeyi ortadan kaldırarak bir hikmet levhası gösterdi.

İlkin çekim merkezi olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızların alanına geçerek gökte seyrine doyum olmaz bir geçit resmi çiziyorlar. Kimileyin kendileri gibi parlak bir yıldıza yanaşıyor ve onunla omuz omuza veriyorlar. Bazen de küçük yıldızların arasına karışarak onlara kılavuzluk ediyormuş gibi duruyorlar. Özellikle bu mevsimde akşamdan sonra, ufukta Zühre yıldızı ve şafaktan önce onun parlak bir arkadaşı, başdöndürücü bir güzellikle biraraya geliyor. Bir sanatı dokur gibi mekiklik görevini yerine getirdikten sonra dönüp, yine sultanları olan güneşin görkemli dairesine girip gizleniyorlar.

Hunnes ve Kunnes adındaki bu iki yıldızı uzun bir süre izledim.

Bakışlarımı bu dağ doruğundan alarak, göğün o uzak ve erişilmesi imkansızmış gibi görünen belirsizliğine götürdüler. Gözlerimle birlikte, onlarla varlığı seyreden ruhumu da aldılar. Adları ne olursa olsun, bu tuhaf gezileriyle güneşin dairesinden başlayıp sonunda yine ona dönerek bana bir gerçeği güneş parlaklığında gösterdiler.

Şimdi yine onları izliyorum. Beni benden alarak göğün sonsuzluğuna götürdüler.

Onlarla birlikte dolaşıyorum. Burada görüyorum ki, siz dostlarım yıldızlar gibisiniz.

Onların her biri bir dostumun gökteki belirtisidir.

Bana bu inzivayı reva görenler, yeryüzünde yaşayan her temiz ruhun gökte bir yıldızı olduğundan habersizdirler.

Yıldızlar sizin yankınızdır. Onlara bakıyorum, kimisi dünyadan binlerce kez büyük, hava denizinde akıl almaz bir sürat ve çevrimle geziniyor. Bir saniyede on saatlik bir mesafeyi katediyor.

Bakışlarım onlarla birlikte uzun bir süre dolaştıktan sonra aya dönüyor. Şimdi ona bakıyorum. Onun içinde de menziller görüyorum. Kurumuş hurma dalının ince yay halini alıncaya değin inceliyor. Ben baktıkça ay inceliyor. Sonra büyüyor. Tekrar inceliyor. Tekrar büyüyor. Bu büyüme ve incelme hali bakışlarıma da geçiyor. Gözlerim de onunla birlikte büyüyor ve inceliyor.

Ay, inceliğin görüntüsü.

Ona uzun bir süre bakınca inceldiğimi hissediyorum.

O, hep güneşe bağlı ve buyruğundan asla çıkmıyor. Onun delisi divanesi gibi.

Sonra dünyaya bakıyor. Bakıyor ve yüreğinden attığı bir bağla beni kendine bağlıyor.

Özellikle Mayıs sonlarında, ince hilal biçiminde Süreyya menziline girdiğinde, hurma ağacından sarkan ince bir dala benziyor. Süreyya bir salkımı andırdığı için de, o yeşil göğün perdesinin altında, büyük ve ışıklı bir ağacın varlığını gösteriyor.

Ona bakarken hep o ışıklı ağacı düşlüyorum.

Sanki dalının ucu perdeyi delmiş, bir salkımla birlikte başını çıkarmış, Süreyya ve hilal olmuş. O dala bakınca gaybi ağacın bir meyvesi gibi görüyorum.

Şafağa değin göğün sakinlerini izledikten sonra bakışlarımı size, yeryüzüne çeviriyorum. Ruhumu gökte bırakıyorum.

Dünyaya oradan bakınca, bedenimi o sonsuz denizde hızla yol alan bir gemideymiş gibi duyuyorum.

Bir film seyreder gibiyim.

Gökler ve yıldızlar görkemli bir kalabalık halinde hareketleniyor.

Görüntü beni kendimden geçiriyor.

Varlıktaki bu deveran güneşten mi geliyor?

Herşey ona doğru akıyor. Gün doğarken ağacın başındaki bu menzilimde kendimi bir garip olarak hissediyorum.

Üç aydır yalnızım.

Bir ay oldu, dağcılar da gittiler. Bu garibane dağlarda, sessiz, tek ü tenha, ağaçların hüzünlü inleyişleri içinde kendimi beş gurbet dairesinde buldum.

Yaşıtım olan dostlarım ve yakınlarım berzaha göçmüştü, yaşlılık gurbetindeydim. En geniş gurbet dairesi bu idi. Onun içinde yeni bir daire açıldı: Güz gelmişti, bahar beni bırakıp gitmişti. Kendisiyle birlikte sevdiğim, seyrettiğim, güzelliğine bağlandığım varlıkları da alıp götürmüş, beni gurbette bırakmıştı. Yeni bir daire daha açıldı: Yurdumdan ve yakınlarımdan uzaktaydım, bu da beni yakıyordu. O ateşe girince bu kez, dağlar ve onlarda geçirdiğim yalnız geceler karşılıyordu beni.

Belki en firkatlisi, bu varlık evinden bir gün ayrılıp gidecek olmamdı.

Kendimi çaresiz, güçsüz, yalnız ve garip hissederken birden bir ışık yetişti.

O karanlıklı gurbetleri aydınlattı, yüreğimdeki yapıyı yatıştırdı. Işığa baktım.

Gözlerim kamaştı. Dört dizeydi. Onu kaydedemedim.

Zaten burada şiiri yaşıyorum, yazamıyorum. Yazmak çok değersiz, anlamsız geliyor. Yaşamak yanmaktır diye düşünüyorum. Ama o dizeleri belleğimde tutabildim. ‘Sen bize sordun bizden misak aldın/Evet dedik biz, sana ant verdik/Teşekkür ve minnet bu ‘evet’ sözünün neresindedir?/Çünkü bu söz tüm ıstırapların ve hüzünlerin kaynağıdır/Bilir misin ızdırabın ve hüznün sırrı nedir?/O yoksulluk ve onda yok olma kapısını çalmaktır.’

Size armağan olarak bu şiiri gönderiyorum.

Şeyleri sizin için, sizi de kendim için terkettim.

Şefkati aziz tutun dostlarım, yoksa korkarım öldürürsünüz sizi koruyan bu meleği.

  12.10.2005

© 2021 karakalem.net, Sadık Yalsızuçanlar



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut