Arşiv

 Gecikmiş bir cihad çağrısı

Şu asrın insanına iman-dışı fikirler aşılayan medenî engizisyon, sonuçta, zihinlerde ‘nâmeşrû veletler’ doğurmuştur. Bir diğer deyişle, şu modern zaman, dünyalarımıza kendi görüş ve anlayışını dayatmaktadır. Bizden kendi kavramlarını esas almayı istemekte; bizi ona göre düşünmeye zorlamaktadır.


SÜNUHAT ADLI eserinin sonunda modern zamanların zihnimize ettiği kötülüklerden söz açan Said Nursî, bir ‘medenî engizisyon’a dikkati çeker. Tarih kitaplarından öğrenildiğine göre, inançlarından dolayı insanlara eziyet etmenin adı olan ‘engizisyon’ bir Orta Çağ hatırasıdır gerçi. Orta Çağ geçip gittiğine göre, o da yok olmuş olmalıdır. Oysa Sünuhat’a bakılırsa, ‘engizisyon’ hâlâ daha mevcuttur. Geçip giden, onun Orta Çağdaki uygulama tarzıdır. Şu zamanın medenî engizisyonu bedenlere değil, doğrudan doğruya kalblere ve zihinlere eziyet etmektedir. Her insana, yaratılışı itibarıyla imana açık bir kalb ve zihin verilmiştir. Ama şu zamanda onlar başka yönlere sevkedilmekte; iğfal ve tecavüze maruz bırakılmaktadır. Şu asrın insanına iman-dışı fikirler aşılayan medenî engizisyon, sonuçta, zihinlerde ‘nâmeşrû veletler’ doğurmuştur. Bir diğer deyişle, şu modern zaman, dünyalarımıza kendi görüş ve anlayışını dayatmaktadır. Bizden kendi kavramlarını esas almayı istemekte; bizi ona göre düşünmeye zorlamaktadır.

Kendi hayatımıza açık yüreklilikle baksak, Sünuhat’ta sözü edilen bu ‘modern’ engizisyonun hayli yol aldığını görürüz. Dünyamızda yer edinmiş, çoğu kez sorgulamayı dahi abes gördüğümüz pek çok kavram, aslında bu engizisyonun ürünüdür. Keza, ihtiyaç diye gördüğümüz pek çok şey, aslında medenî engizisyonun ‘ihtiyaç olarak göreceksin’ diye dayattığı şeylerdir. Dünyamıza girmiş birçok uygunsuz davranış, aslında medenî engizisyon uygun dediği için dünyamızdadır.

Bunların karşılığında ise, imanî bir nazar ve kavrayış, birçok noktada dünyamızdan çıkmış gibidir.

‘Kâinat’tan ‘tabiat’a, ‘mevcutlar’dan ‘varlıklar’a, ‘inşaallah’tan ‘tabiî’ye doğru yaşadığımız seyir, bunun en gündelik misali olsa gerektir. Bugün hemen hepimizin dilinde, ‘tabiat’ aslında ‘kâinat’ yerine kullanılır. Halbuki, ‘tabiat’ başka, ‘kâinat’ başka şeylerdir. Kâinat, Rabbimizin kün emrinin tecellîleri olan mevcutları ifade eder. Tabiat ise, etrafımızdaki eşyayı makine imali gibi görmenin ifadesidir. Zaten, tab’ kökünden gelen bir kelimedir. Bu ise, mevcudatı bir Yaratıcının emir, izin ve iradesine bağlı olmaksızın var olagelen şeyler gibi görmeyi gerektirir. Bu anlamları itibarıyla bakarsak, ‘kâinat’ ve ‘tabiat’ temelde iki zıt dünyanın kelimeleridir. Dolayısıyla, neredeyse iman ve küfür kadar, birbirine zıt ve uzaktırlar. Kâinat vardır, gerçektir, hakikattir. Ona alternatif olarak sunulan tabiat ise mevhumdur, farazîdir ve asılsızdır. Ne var ki, bizler de, gün gelir ‘tabiat’ı gezmekten söz ederiz. Kâinat ise, zannımızca, uzaklarda bir yerdedir. Kâinat terimini kullanmak ancak ‘uzak’lardan bahsederken gelir aklımıza.

Aynı şekilde, ‘medeniyet’ adına, bizi ‘Medine’den, Asr-ı Saadet örneğinden çekip alan bir çabanın ardına düşülür. İlerleme ve kalkınma adına, zaman zaman, birçok ölçüler unutulur.

Keza bugün ‘hikmet’in yerinde ‘bilgi,’ ‘marifet’in yerinde ‘genel kültür’ var. Herkes ‘kültürlü olmanın erdemi’nden söz ediyor. Ama sorulmuyor: Nedir kültür, ne işe yarar? Kulluğumuz açısından ne ifade eder? Örnekleri uzatıp, dünyamızdan giden kavramlar ile yerlerine ikame edilenler arasında beliren anlamlı zıtlığı ayrıntısıyla görmemiz mümkün. Fakat, aşağıda ele alınan ve bu yazının konusuyla doğrudan ilgili birkaç kelime, daha fazla örneğe sanırız ihtiyaç bırakmıyor.


VATAN, MİLLET ve HİCRET

Hz. Peygamberin (a.s.m.) Mekke’den Medine’ye hicretini hepimiz biliriz. Bu hicretin kolay bir ‘göç’ olmadığını da. Bildiğimiz anlamda bir ‘göç’ olmadığını da. Yıllar yılı, Mekke’ye hâkim olan müşriklerin her türlü eziyetine rağmen Rabbi emrettiği için Mekke’de kalan sevgili Resûl, doğup büyüdüğü, elli yıldır yaşadığı bu mübarek beldeyi, halkının onu orada istemediğinin ve davetine kulak tıkadığının apaçık göründüğü bir vasatta yine Rabbinin emri ile terketmiştir. Hüzünlü bir seferdir bu; Hz. Peygamber, şehrin az ötesinde devesini durdurmuş, yüzünü Mekke’ye dönmüş ve şöyle buyurmuştur: “Allah’ın arzında, sen, bana ve Allah’a en sevgili yersin. Halkım beni senden çıkarmasaydı, senden asla ayrılmazdım.”

Böyle buyurmuş; ve ayrılmıştır. Bu, kesin bir hicrettir. Öyle ki, Rabbi kalbleri fethedip ona Mekke’ye dönmeyi nasip ettiğinde bile, Resûlullah Kâbe civarına kurulan bir çadırda kalmıştır. Ne eski evine dönmüş, ne de bir eve misafir olmuştur. Gerek Mekke’nin fethi, gerek Veda Haccı esnasında bu ‘en sevgili yer’de sadece çadır kurmuş; günü geldiğinde, çadırını toplayıp, vaktiyle ‘hicret’ ettiği Medine’ye geri dönmüştür. Hz. Peygamberin bu tavrı hepimiz için çok önemli anahtarlar taşır. Meselâ, ‘vatan’ ve ‘hicret’in gerçek tarifi, bu tavırda mevcuttur. Dolayısıyla bu tavır, kendi ‘vatan’ ve ‘hicret’ tanımlarımızı gözden geçirmemizi gerektiren ipuçları barındırmaktadır.

Sözgelimi, neredeyse doğduk doğalı, ‘vatanı kanının son damlasına kadar koruma ve savunma’ telkinine muhatap olmuşuzdur. Okulda, kışlada, evde, işyerinde öyle söylenir bize. “Önce Vatan” diye belletilir. “Peki; vatan nedir?” Onun da cevabı, önceden bellidir: “doğduğun ve doyduğun yer.” Bu tanıma göre, Hz. Peygamberin vatanı Mekke’dir. Zira orada doğmuş ve doymuştur. Ama o ‘kanının son damlasına kadar’ değil, Rabbi orada kalmasını emrettiği sürece Mekke’de kalmıştır. Rabbi ‘hicret’i emredince, hicret etmiştir. Mekke’de doğup büyümüş yüzlerce sahabî de hicret etmiştir—üstelik tüm mallarını, akrabalarını, anılarını arkada bırakarak.

Acaba neden?

Bu noktada, onların hicreti ile bizim ‘vatan’ tanımımız arasında açık bir farklılık göze çarpar. Vatanı ‘doğduğumuz ve doyduğumuz yer’ diye tanımlamak doğru ve ‘vatanı savunmayı’ anladığımız şekilde tarif etmek yeterli olsaydı, onların Mekke’yi asla terk etmemeleri, ölünceye kadar orada savaşmaları gerekirdi oysa. Ama Hz. Peygamberin ve ashabının aksini yapmış olmaları bizi kendi tanımlarımızı gözden geçirme durumunda bırakıyor. Böylece, ‘vatan’ı ‘doğduğun yer’ veya ‘doyduğun yer’ diye tarifin uygun düşmediğini anlıyoruz. ‘Vatan’ı ‘toprak’ esasına göre belirlememizin yanlış veya eksik olacağı, kulluğumuz için bir anlam taşımadığı dersini alıyoruz.

Böylesi hususlar gündemimize girebilse, umulur ki, ‘vatan,’ ‘hicret,’ ‘cihad’ gibi kavramlar ezbere konuşulan kelimeler olmaktan çıkıp imanî bir tahkiki ve de tahkikî bir imanı ifade eder hale gelecektir. Ama cenderesine teslim olduğumuz medenî engizisyon içinde böylesi bir ‘tahkik’ halinden söz edebilmek maalesef pek mümkün gözükmüyor.


HANGİ ‘MİLLET’?

Hz. Peygamber’in elçiliği ile bize gönderilen Kur’ân-ı Hakîm, ‘millet’i iman beraberliğini ifade için kullanır. Meselâ, sık sık ‘millet-i İbrahim’e atıfta bulunur. Keza, “Küfür tek millettir” buyurur. Sözün kısası, ‘millet’in geçtiği bir yerde, muhakkak bir imanî tercih sözkonusudur.

Bu husus, millet-i İbrahim’ terimi ekseninde daha bir açıklığa kavuşur. ‘İbrahim milleti,’ yine Kur’ân’ın tabiri ile, ‘hanîf’tir. Çünkü, Hz. İbrahim ‘hanîf’lerin, yani fıtratına tâbi olan insanların timsalidir. Zaten,, hadisin bildirdiği üzere, her çocuk müslüman halde doğar. Zira fıtrat selîmdir. Temizdir. İmanın hakikatına açıktır. Kendisine verilen fıtratı, bozmadan, Fâtır-ı Hakîmin emanet ettiği şekilde koruyan herkes iman nuruna erişebilmektedir.

İbrahim aleyhisselam, fıtratın bizi nasıl imana götürdüğünün bir misalini sunmuştur. Ay, güneş, yıldızlar gibi ‘mahlûk’ olan şeylerin ‘rab’ ve ‘yaratıcı’ olamayacağı dersini, fıtratlara seslenerek vermiştir. Ay doğar; ve batar. Oysa kalb “Kaybolup gidenleri sevmem” demektedir. Güneş doğar; ve batar. Oysa kalb “Ufûle gidenleri sevmem” demektedir. Lâkin, yaratılmış, yani mahlûk olan herşey fanidir; gelir ve gider. Bozulmamış her fıtrat ‘kaybolup gidenler’e bakıp kaybolup gitmeyen, yani mahlûk olmayan Ezel ve Ebed Sultanının asıl sevgiye lâyık olduğunu görür. Yaratılmış şeyleri yine sever. Ama O’nun adına ve izni dairesinde sever.

Hz. İbrahim, kavminin şahsında, tüm insanlara bu dersi vermiştir. Ve bu anlamda, fıtratını Fâtır-ı Hakîm’in izni, emri ve rızası dahilinde kullanan herkes ‘millet-i İbrahim’dendir. İster İngiliz, ister Rus; isterse Berberî olsun. Kısacası, ‘millet’ kavramında temel ölçü, ‘iman’dır. Bu bakımdan, bütün mü’minler tek bir milletin, yani ‘millet-i İbrahim’in ferdidir. Dolayısıyla, mü’min bir Türk, mü’min bir Arap veya Alman veya Yunanlı ile aynı ‘millet’tendir. Ama dinsiz bir Türk ile aynı ‘millet’ten değildir. Kur’ânî terminolojiyi takip edersek, böyle biriyle, olsa olsa, aynı ‘kavim’dendir.

Ve, Hz. Peygamler aleyhissalâtu vesselam örneğinde ifade edersek; Resûlullah, yarım yüzyıllık çileli ‘hakikat’ ve ‘peygamber’ arayışını Hz. Peygambere iman ederek noktalayan İranlı Selman-ı Farisî ile aynı ‘millet’tendir. Yahudi asıllı büyük sahabi Abdullah b. Selam ile siyahî sahabi Bilal-i Habeşî de Resûlullah’ın ‘millet’indendir. Ama Ebu Leheb, amcası olduğu halde, kesinlikle Resûlullah’ın ‘millet’inden değildir—olsa olsa, onunla aynı ‘kavim’dendir.

Halbuki bizim dünyalarımızda, ‘millet’ ile ‘kavim’ kavramları birbirine karışmışa benziyor. Galiba o yüzden, dinsiz bir Türkü ‘milletdaş’ımız görürken, mü’min bir Arabı veya Hintliyi başka bir milletin mensubu olarak görebiliyoruz.


CiHAD ‘SAVAŞ’ DEĞİLDİR

Aynı kafa ve kavram karışıklığı, ‘cihad’ ve ‘savaş’ hususunda da karşımıza çıkar. Cihad, ‘emir ve izn-i ilâhî’ ile kalblerin imana açılması yolunda girişilen her cehd ve gayreti içine alır ki, kendi kalbimiz de buna dahildir. Bu cehdin ise, ‘maddî’ ve ‘manevî’ cihad diye tanımlanan iki boyutu vardır.

‘Manevî cihad’ hiç bitmez. Çünkü “nefis her vakit şeytanı dinler.” Bu haliyle, imana açılan kalblerle savaş halindedir. Şeytanın telkiniyle, onları bozmaya ve işgal etmeye kalkışır. Nefsin bu çabasına karşılık, mü’min, ‘cihad’ ederek kalbini ‘feth’ ile mükelleftir. Fetih ise ‘açmak’ demektir. Kalbin iman hakikatlerine açılması, bir ‘fetih’tir. Mü’min ‘feth’ eder; işgal etmez. Fakat, hem kendi nefsinin, hem sair nefislerin—yani, onların şeytanın telkini ile dimağlarımıza üflediği vehim, desise ve vesveselerin; gayriimanî tüm duygu, düşünce ve tavırların dünyamızı ‘işgal’ine karşı mücahede eder. Zira fıtrat esasen ‘selîm’dir ve kalb ‘mahall-i iman’dır. Yine kalb, ‘âyine-i Samed’dir. Sürekli Rabbine yönelecek bir istidad kalbe verilmiştir. Zaten kalbin vazifesi ve ihtiyacı da budur. Ve, iman mahalli olan bir yere yönelik tecavüzlere karşı orayı savunmak cihad olduğuna göre kalbi küfrî fikir ve hallere karşı koruma niyetini taşımak da cihaddır. Bir hadisin de dikkat çektiği üzere, asıl olan ve asla bitmeyen cihad da budur: ‘nefis ile yapılan cihad.’

Maddî cihadda ise, bir beldedeki insanların kalbinin imana açılması çabasına karşı, maddî engeller sözkonusudur. O beldeyi nefisleri namına ‘işgal’ edenler mevcuttur. Ve bu işgalciler, fıtraten imana açık olan kalbleri kendi küfrî telkinlerine hapsetmekte; imanın tebliğine ise mani olmaktadırlar. Böyle bir durumda ilgili beldenin iman hakikatleri namına ‘feth’i, yani ‘maddî cihad’ sözkonusudur.

İktidarı elinde tutan kesimin imanî esasların anlaşılmasına ve anlatılmasına engel olduğu bir belde düşünelim. Eğer, ehl-i iman olarak biz de burada yaşıyor isek ve iktidarın iman hakikatleri aleyhindeki tavrını halkın çoğunluğu da benimsiyorsa—yani, bizim orada mü’min olarak, imanımızı yaşayarak ve tebliğ ederek bulunmamıza izin verilmiyorsa—ufukta hicret gözüküyor demektir. Zira, Rabbimiz, “Allah’ın arzı geniştir” buyurmaktadır. Rabbinin mülkü olan, üzerinde Rabbinin esmâsını bildiren işaret ve izler bulduğu her yer—yani bütün dünya, bütün kâinat—mü’minin vatanıdır. Ayrıca, dinin ‘dahilde menfi tarzda istimaline’ izin yoktur.

Nitekim, sevgili Peygamber ve ashabı, Mekke’nin hâkim durumdaki müşrikleri ve onları destekleyen Mekke halkı tarafından eziyet ve işkenceye maruz bırakılmış; hatta içlerinde işkence ile şehit edilenler de olmuştur. Ama kılıç çekmemiş; ‘iktidar’ kavgasına da girmemişlerdir. Bilakis, bu beldede mü’min olarak yaşamanın imkânsızlığı apaçık görününce, Rablerinin izniyle, hicret etmişlerdi. Hicret esnasında, Hz. Peygamber’in Mekke’ye hitaben “Halkım beni senden çıkarmasaydı” diye buyurması, manidardır. Sevgili Peygamber’in ve ashabının orada savaşmak yerine hicreti ihtiyar edişleri, maddî cihad silahının dahilde kullanılamayacağının en birinci örneğidir. Ehl-i Sünnet ulemâsının üzerinde icma ettiği “Din dahilde menfi tarzda istimal edilmez” düsturunun özü de, işte burada yatmaktadır. Yani, mü’minin önünde iki şık vardır: mü’minâne yaşamak, yaşadığı beldede azınlık durumunda ise ve imanını yaşamasına imkân tanımıyorsa mü’minâne yaşayabileceği bir beldeye hicret etmek. Yoksa dahilde din adına silaha davranmaya ve kargaşa çıkarmaya izin yoktur.

Peki bizler ehl-i iman olarak müslüman bir beldede isek ve dışımızdaki bir beldeye imanî bir davette bulunmamız gerekiyorsa ne yapmamız gerekir?

Buna cevap olarak karşımızda ‘Medine örneği’ durmaktadır. Böyle bir durumda, bu iman daveti talebi ilgili beldeye iletilir. O beldenin ahalisi, çoğunluğu mü’min olmasa bile imanî esasların tebliğine ve yaşanmasına engel olmuyorsa, o beldeye karşı ‘maddî cihad’ izni yoktur. Bu belde, fıkıh ıstılahını kullanırsak, ‘dârü’l-İslâm’ değilse bile, ‘dârü’s-sulh’tur; ona karşı maddî cihada girişilemez. Nitekim, Hz. Peygamber ve ashabı zamanında, iktidarı ve halkının ekseriyeti mü’min olmadığı halde, imanın tebliğine izin veren beldeler vardır. Yemen, Habeşistan, Bahreyn bunun bir misalidir. Ve bu beldelere karşı, imanın tebliğine engel olmadıkları sürece, maddî cihada girişilmemiştir.

Eğer o haricî beldenin iktidar sahipleri imanın tebliğine ve yaşanmasına mani oluyor iseler; veya mü’min beldelere karşı tecavüzlere girişiyor iseler, bir ‘dârü’l-harb’ ile karşı karşıyayız demektir. Onların bu engelleme veya saldırısına karşı, ‘maddî cihad’ ilan olunur.

Burada önemli olun husus, maddî cihadda dahi, hedefin toprak kazanmak, saikin ise toprak kavgası olmayışıdır. Bilakis yine, kalblerin imana açılması, yani kalblerin fethi hedeflenmektedir.


ADALETSİZ CİHAD YOKTUR

Maddî cihadı, ümmet adına, bir ordu ifa ve icra etmektedir. Bu ordu, bugünkü anlamda, sürekli kışlada tutulan özel bir sınıf değildir. Eli silah tutan her mü’min bir maddî cihad gerektiğinde ‘İslâm ordusu’nun bir ferdi olma durumundadır. Nitekim, Hz. Peygamber zamanında, gün gelmiş, harbetme durumundaki bütün erkek sahabiler ‘cihad’a dahil olmuşlardır. Belki ehl-i iman içerisinde kendisini bilhassa maddî cihadla ilgili noktalarda—kas gücü, süvarilik, kılıç, nişancılık vs.—eğiten mü’minler olmuştur. Ama onları bahane ederek, maddî cihad vazifesi yalnızca bir kesime ‘ihale’ edilmemiştir. Bir grup insana ‘ordu’ kurdurulup tek tek hepimize bakan cihad mesuliyetinden kaçılmamıştır.

Diğer taraftan, cihadı ifa edecek ordu, İslâm ordusu olarak, imanî ölçü ve esaslara uymakla yükümlüdür. Sözgelimi, Kur’ân “Birisinin hatası ile başkası mes’ul olmaz” diye hükmeder. Buna göre, İslâm ordusu doğrudan ona savaş açmamış insanlara, sırf kendisiyle savaş edenlere yakınlığından dolayı eziyet edemez, kılıç çekemez, bomba yağdıramaz. Yani, buna göre, bugünün ‘topyekün savaş’ları bir mü’min için imkânsızdır. Çünkü, sözkonusu âyetin de ders verdiği gibi, mü’min ‘adalet-i mahz⒠ile mükelleftir. Mahzâ, yani kelimenin tam ve mutlak anlamı ile adalet ise, bize şunu emreder: “Birisinin hatası ile başkası mes’ul olmaz. Bir gemide yüz cani, bir masum varsa, o masumun hakkı için o gemi batırılmaz.”

Hz. Peygamber’in (a.s.m.) ve ashabının, hadiste ‘küçük cihad’ diye tanımlanan ‘maddî cihad’ları bunun apaçık delilidir. Bu cihadlarda, bir beldeye karşı ‘topyekün’ savaş açılmamıştır. Bir cephe, bir savaş meydanı teşkil olunmuş; o cephede savaşılmıştır. Ve o cephede dahi, yalnızca İslâm ordusuna kılıç çekenlere kılıç çekilmiştir. Yani, savaş ordularla sınırlı kalmıştır. Küfrü hâkim kılmak isteyen, bunu sağlamak için de fıtraten imana açık olan insanlara imanın anlatılmasına mani olan, kalblerin ‘feth’ini engelleyen haricî ‘iktidar’ı temsil eden müşrik ordusuna karşı cihad edilirken, kadınlara, çocuklara, eli silah tutamayacak haldeki yaşlı ve hastalara, tarlada işiyle uğraşanlara, evine kapananlara, mâbedlerinde ibadetle meşgul din ehline; ayrıca evlere, ağaçlara, ekinlere ve hayvanlara zarar verilmemiştir. Ne kadın, çocuk ve yaşlıların canı heder edilmiş; ne de bağlar, bahçeler ve evler yakılmıştır. Çünkü mü’min ‘adalet’le yükümlüdür. Savaşta da ‘adalet’li olmak zorundadır. Çünkü, uğruna cihad ettiği Rabbi Âdil-i Mutlak’tır. Adaleti emreden Kitab-ı Kerîm’inde, “Birinin hatasıyla başkası mes’ul olmaz” hükmünü koymaktadır.

Halbuki, bugünün savaşlarına baktığımızda, karşımıza neredeyse daima ‘topyekün savaşlar’ çıkar. Bugün bir hükûmet başka bir hükûmet ile savaş ilan etmişse, bu savaş iki hükûmet ve onların orduları ile sınırlı kalmaz. Bütün bir halk ‘düşman’ sayılır. O yüzden evler, okullar, hastaneler, mabedler bile bombalanır. Kışla, cephe ve cephanelere değil, şehirlere bomba yağdırılır. “Düşman askerlerini barındırıyor olabilir” ihtimali, bir köyü, mahalleyi veya şehri içinde yaşayanlar ile birlikte yok etmek için yeterli bir gerekçe sayılır. Nitekim, bir gecede Leipzig, başka bir gün Nagazaki yerle bir edilir. Başka bir gece yarısı Bağdat’a milyonlarca kilo bomba yağdırılır. O beldede bulunan yüzbinlerce insanın ‘ordu’yu ve ‘devlet’i temsil etmediği gerçeği gözardı edilir. Bebeklerin, hastaların, kolunu kaldırmaktan âciz yaşlıların, ayrıca hayvanların ve ağaçların ne günahının olduğu sorulmaz bile. A devleti B devleti ile savaş ilan etmiştir. O halde B devleti sınırları içinde yaşayan herkes ve o sınırlar içinde bulunan herşey ‘potansiyel düşman’dır. Dolayısıyla, yok edilmelidir!

Bu denli zalim, böylesine gaddar bir savaş halinin imanın öngördüğü cihadla ilgisi yoktur. Mü’min, kendisine karş böyle bir topyekün savaş mantığıyla hareket edilmesine karşılık, aynı topyekün savaş mantığını yürütemez. Birinin hatası ile başkalarını, o hatanın doğrudan mes’ulü ve müsebbibi olmayan insanları ateşe atamaz. Masumları ateşe atan her maddî çaba, ‘adalet’e sığmadığına göre, zulümdür ve zalimliktir. Oysa ‘zulüm’ için değil, ‘adalet’ için cihad edilir. Zalimce eylemler, bu arada sözümona İslâm adına girişilen terör eylemleri, mahzâ adaleti esas alan ‘cihad’ ile birarada düşünülemez.


‘SİYASET’ ADALETE KARŞI

Said Nursî’nin “Risale-i Nur’daki şefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten men’etmiş. Çünkü masumlar belaya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz” diyerek başlayan bir mektubu, tam da bu hususları düşündürmektedir. ‘Şefkat, hak ve hakikat’ ile ‘siyaset’in zıtlığı ise, bir başka mektup gözönüne alınınca, daha iyi anlaşılmaktadır.

Emirdağ Lâhikası’nda yer alan bu ikinci mektupta, şöyle bir ifade vardır: “Risale-i Nur, adalet-i hakikiye ile bu asırda insanları mes’ud edebilir bir istidaddadır.”

‘Hakikî adalet’ten kasıt, elbette mahzâ adalettir. Yani, Hz. Peygamber ve Raşid Halifeler devrinde her daim tatbik olunan; Hz. Ali ile bazı sahabiler arasında yaşanan içtihad savaşında ise Hz. Ali’nin savunduğu adalet anlayışıdır. Mahzâ adalet ise, daha önce de belirtildiği gibi, “Bir gemide yüz cani, bir masum varsa o gemi batırılmaz” der. “Cemaatin selameti için fert feda edilmez” diye hükmeder. “Mutlak bir hayır, olup olmayacağı belirsiz mevhum bir zarar için terkedilmez” hükmünü verir. Kur’ân’ın “Birinin hatasıyla başkası mes’ul olmaz” emrine tam bir itaati öngörür.

Böylesi kılı kırk yaran, en küçük bir zulme dahi düşmemenin yolunu ortaya koyan bir hassasiyet, Risale-i Nur’a da nüfuz etmiştir. Bedüizzaman’ın, yukarıda bahsi geçen cümlenin hemen ardından Risale-i Nur için ‘Hz. Hasan’ın şu zamandaki bir muavini, mütemmimi, bir manevî veledi’ demesi işte bu sırdandır. Bunun ne anlama geldiği, Hz. Hasan’ın ne yapmış olduğu ortaya konulunca, daha rahat anlaşılacaktır.

Hz. Hasan, kalblerin nefislerle olan manevî ve ‘büyük’ cihadda mağlub düşmeye başladığı bir vasatta halife olmuştur. Hilâfeti sadece altı ay sürmüş; daha altıncı ayda kendi rızası ile ‘maddî hilafet’ten ve onun uhdesi altındaki ‘maddî cihad’dan feragat etmiştir.

Risale-i Nur’da Hz. Hasan’ın bu tavrı, asıl olan ‘manevî hilâfet’ görevini tam anlamıyla ifayı tercih etmesine bağlanır. Dolayısıyla, ‘manevî cihad’ın mutlak bir zaruret olarak ortaya çıkmasına... Buna göre, ‘adalet-i mahzâ’nın sancaktarı Hz. Hasan, ‘maddî hilâfet’ten ‘manevî hilâfet’ uğruna feragat etmiştir. Çünkü, ortalığı ‘adalet’ yerine ‘siyaset’in kaplaması istidadı belirmiştir. Gitgide daha çok zihin, ‘adalet’ ile değil, ‘siyaset’ ile düşünür hale gelmiştir. Meselâ, mahzâ adaletin zıddına, artık “Bir gemide yüz cani bir masum varsa o gemi batırılır” denilebilmektedir. Gerekçe olarak da, aksi takdirde geminin karaya yanaşacağı, canilerin yeni cinayetler işlemesinin mümkün olduğu, bu cinayetleri önlemek için bir kişinin hakkının feda edilebilmesi gerektiği ileri sürülmektedir. Oysa, canilerin yeni cinayetler işlemesi ‘mevhum’dur. Gerçekleşmiş birşey değildir. Olabilir veya olmayabilir. Oysa gemideki masumun masumluğu mutlaktır, şu anın gerçeğidir, mevcuttur. Bir zanna veya ihtimale dayanarak mevcut bir hali yok saymak adaletli olamaz. (Kur’ân’ın beş ayrı âyette şüphe ve zanna dayanarak hüküm vermeyi yasaklaması; Hz. Peygamberin abdest almış birinin sonra abdestin bozulup bozulmadığı şüphesine düştüğünde—eğer bozulduğunu kesinkes bilmiyors—hâlâ abdestli sayıldığını bildirmesi, bu ‘zanna göre hükmetmeme’ sırrının hayatın her safhasını kuşattığının delilidir.)

Bir kez daha ifade edersek, mahzâ adalet için asıl olan şu andır. Mevcut olan, yani yaratılmış bulunan haldir. Birtakım sebep-sonuç zincirleri kurarak, olmamış birşey hakkında olmuş gibi hükmedilemez. “Şöyle olursa bu tehlike ortaya çıkar; bu tehlikeyi önlemek için şu hakkı gaspedelim” denilemez. Ama ‘siyaset’ tavrı öncelikle ‘ölçüler’in değil, ‘kurumlar’ın bekasına bakar. Dahası ölçülerin tatbikini de kurumlara bağlar. Bunun için, ihtimallere ve vehimlere dayanarak ‘adalet’ dışına çıkılmasına cevaz vermektedir. Siyaseten verilmiş bazı kararlar, adalete uygun olabilir; ama kimi zaman adalete aykırı da düşebilmektedir. Oysa mü’min için adalet asıldır. Mü’min her hal ve şartta adaletli olmak zorundadır. Çünkü Allah Âdil-i Mutlaktır; kulları üzerinde de adaletini görmek ister. Zaten, gerek kitabı ile, gerek gönderdiği Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) hayatı ile ‘adalet-i mahz⒠dersini vermektedir.

Bu açıdan bakınca, ‘adalet-i mahzâ’dan taviz verilebileceğini öngören ‘siyaset’ tavrında, ubudiyetimize uymayan hususlar mevcuttur. Gerçekliği olmayan, yani yaratılmamış birşeyi yaratılmış gibi görme; sebep-sonuç zinciri içinde olaylara ve kişilere bakıp muhtemel bir zararı bahane ederek masumlara zulmetme... bütün bunlar neticede bir iman zaafının, Rabbimize teslimiyet noktasındaki bir eksikliğin habercisidir. Böylesi bir vasatta ise, aslolan, ‘siyaset’ tavrını onaylamak değildir. İmanın ve ubudiyetin gereği olan adaleti her hal ve şartta tecelli ettirecek bir imanî hal ile hallenmektir. Öncelikle buna çalışmak; bizi bundan alıkoyacak ortamlara da bulaşmamaktır.

İşte Bediüzzaman’a göre, Hz. Hasan bize bu sırrı ders vermiştir. ‘Zaaf-ı iman’ yüzünden mahzâ adaletin terk edilebildiği bir vasatta, adaleti yaşamanın vazgeçilmez şartı olan iman hakikatlerinin dünyalarımıza nüfuzu için cehd etmiştir.

‘Manevî hilâfet’ tercihinin bir sırrı budur. ‘Manevî hilâfet’ vazifesi, ‘neşr-i hakâik-ı imaniye’yi öngörür. Yani imanî hakikatlerin önce kendi kalbimize ve beraberinde sair kalblere yayılmasına ve yerleşmesine bakmaktadır. Zaten, Hz. Hasan’ın sevgili babası Hz. Ali, bir ‘maddî’ cihadda iken yüzüne tüküren kâfire kılıç çekmemiş, kâfir sebebini sorduğunda “Seni Allah için kesecektim. Yüzüme tükürmekle beni nefsimle başbaşa bıraktın” demiştir. Mevlânâ’nın yorumuyla, Hz. Ali, böylece ‘manevî cihad’ın asıl, ‘maddî cihad’ın ise ona bağlı olduğunu ders vermektedir. Nefse yenilmiş (yani manevî cihadı kaybetmiş) bir kalbin maddî cihada girmesinin yasak olduğunu göstermektedir. Hz. Hasan’ın sevgili dedesi olan Hz. Peygamber ise bir gazveden dönüşte “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” demiştir. Bu, hangisinin ‘asıl’ olduğunun ifadesidir de. Bizatihî Hz. Peygamberin beyanıyla, ‘asıl cihad, nefisle olan cihaddır;’ yani büyük ve manevî cihaddır. Onunla başlanmıştır. Gerektiği halde manevî ve büyük cihadın içerdiği maddî ve küçük cihad vazifesi de üstlenilmiştir. Ve Allah’ın izniyle bu vazife ifa edilince yine asıl olan manevî cihada dönülmüştür. Ki bu anlamda, Hz. Peygamber’in cihad ettiği günlerin sayısı, bütün ömrüne denk düşmektedir. Çünkü, bütün ömrü nefsin ve şeytanın desisesine karşı kalblerimize ve hayatlarımıza imanî ölçülerin nasıl yerleşebileceğinin talimi ile geçmiştir.


‘CİHAD’A EVET, ‘SAVAŞ’A HAYIR!

Yaşadığımız şu çağ, imanî ölçülerden gafletin belki de zirvede olduğu bir çağ olsa gerektir. O kadar ki, ‘yalan ve doğru, bir çarşıda beraber satılmakta’dır. Sözgelimi, bugünün zalimâne ‘topyekün savaş’ları ile imanın ve adaletin tecessüm ettiği ‘cihad’lar arasındaki açık uçurum görülmez hale gelmiştir. Meselâ, halen devam etmekte olan bir savaş hakkında, gayrimüslimlere karşı, bir mü’min “Elimden gelse tepelerine bir atom bombası indirmek isterim” diyebilmektedir. Bir müslüman ülkesinde atom bombası imali ‘İslâm bombası’ adı altında duyurulmaktadır. Ama ne var ki, suçsuz ve masum onbinlerce insan ile hayvanları ve bitkileri bir anda eritip yok eden; kurtulabilenleri ise belki nesiller boyu sürecek bedenî ve ruhî arızalarla yüzyüze bırakan bir bombanın “Birinin hatasıyla başkası mes’ul olmaz” ilâhî fermanına hiç mi hiç sığmadığı unutulmaktadır. Çünkü, ‘manevî cihad’da yenik düşmüş dimağlarla, ‘maddî cihad’lar sıradan ve dünyevî bir ‘savaş’a dönüştürülmüştür.

Asrımızdaki savaşlar, siyaset savaşlarıdır. Taraflar, kimlikleri ne olursa olsun, ‘siyaset’i asıl tutarak savaşmaktadır. Ne ordu ve halk, ne cephe ve ülke, ne de masum ve zalim ayrımı sözkonusudur. Böyle bir ayrımı insafsız bir kâfirden beklemek elbette safdilliktir. Küfrü uğruna kendi kalbini bile karanlığa atan merhametsizlerin başka insanlara merhamet etmesi elbette sözkonusu değildir. Maamafih, aklı el’an küfürde kalmış olsa bile kalbi ve vicdanı ‘topyekün savaş’ mantığına apaçık bir itiraz sergileyen çok sayıda insan da vardır. Diğer taraftan, şefkat, mü’minin gönül borcudur. Merhamet, mü’minin gönül borcudur. Adalet ve hak, mü’minin boynuna borçtur. Bu ölçülerin ‘siyaseten’ terkine asla izin yoktur. Adalet ile siyaset karşı karşıya geldiği ve birbiriyle zıtlaştığı zaman mü’minin terketmesi gereken, adalet değil, siyasettir.

Said Nursî’nin nur-topuz mukayesesinde ‘topuz’dan hem siyaset, hem de ‘maddî cihad’ olarak söz etmesi bu bakımdan anlamlıdır. Zira, ‘manevî cihad’ın öngördüğü ölçülerden soyutlanmış bir ‘maddî cihad’ dahi ‘siyaset’e âlet ve tâbi olmaktadır. Oysa bir kez daha vurgularsak: “Risale-i Nur’daki şefkat, hakikat, hak bizi siyasetten men’etmiş. Çünkü masumlar belaya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz.” Yani, mü’minler olarak biz şefkat, hakikat ve hak ile mükellefiz. Zulme girmemek zorundayız. Oysa, siyaset bizi zulme düşürebilmektedir. O halde, siyaset dairesinde mahzâ adaleti tatbik imkânı yoksa, o dairede olmamalıyız.

Peki, şayet, siyasette var olsak, ‘iktidar’a talip olsak, ve dahilde yahut hariçte hakkımızı ‘maddî kuvvet’ ile müdafaaya girişsek ne olur?

Bir mektubunda Bediüzzaman, bu durumda ortaya iki şık koymaktadır:

“...Ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok biçareleri yakacak, o halette o da ezlem olacak ve mağlub kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir-iki adamın hatasıyla yirmi-otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız orayı vursa, otuz zâyiata mukabil yalnız biri kazanır, mağlub vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil kâide-i zâlimanesiyle, o ehl-i hak dahi bir-ikinin hatasıyla yirmi-otuz biçareleri ezseler, o vakit hak namına dehşetli bir haksızlık ederler.”

Burada, ilk ve son cümlede belirtilen birinci şıkta, maddî bir mağlubiyet sözkonusu olmayabilir. Belki maddeten galip de gelinecektir. Ama bu galibiyet, zalimlerin şu asırda pek sık kullandığı ‘misilleme’ mantığı ile, yani ‘mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimânesiyle,’ yani bir-iki adamın hatasıyla yirmi-otuz masumu da ezerek gerçekleşecektir. Sözgelimi, bir ülkeyle harp bahanesi ile o ülkenin şehirleri bombalanacak, belki ormanları ve köyleri yakılacak, çoluk-çocuk demeden, yaşlı yahut kadın ayırmadan pek çok masum insan da öldürülecektir. Sonuçta belki galip gelinecektir; ama Said Nursî, bunu hakikat-ı halde, bir mağlubiyet olarak tanımlar. Çünkü, ‘o halette o da ezlem olacak ve mağlub kalacak.’

‘Ezlem’ olacaktır; yani, had safhada zâlim... Dahası ‘hak namına dehşetli bir haksızlık’ edecektir. Ki, adalet adına zulümden, hak namına haksızlıktan daha perişan bir yenilgi var mıdır? Zulmün işlendiği yerde ise ‘cihad’dan söz edilemez! Ancak savaştan söz edilebilir.

Diğer şıkta ise, manen bir mağlubiyet bahis konusu değildir. Ehl-i hak ‘yalnız orayı vurmakta’dır; yalnız savaşın doğrudan tarafı olanları ve yalnızca onların bulunduğu mekânları. Çünkü cihad için hatların ve cephelerin belirlenmesi şarttır. Ölçüsüzce, keyfine göre taarruz edilmesi sözkonusu değildir. Dolayısıyla, ehl-i hak, meselâ içinde masumların da olduğu bir mekâna—oradaki zalim düşmanı bertaraf edeyim derken masumların da kanını akıtmış olurum endişesi ile—dokunmamaktadır. Burada, adalet ölçüleri aşılmakta; ama karşı taraf aynı ölçülere sahip olmadığı için ‘otuz zâyiata bedel, yalnız bir kazanılmakta’dır. Bunun adı ise, maddeten mağlup düşmektir. Ve böylesi açık bir mağlubiyet ortamına bile bile girmek bir nevi intihardır; ‘hikmet’ ve ‘hakikat’a sığmamaktadır.

Belirtildiği üzere, “evet, ehline göre, kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için topuz lâzımdır.” Maddî cihad haktır; gerektiği anda her mü’minin boynuna borçtur. Hatta, Said Nursî bazan maddî cihadın ‘farz-ı ayn’ hükmüne dahi geçebildiğini söyler ve “Şehid velîdir” der. Fakat, bu zamanda ölçü aşılmış; ‘askerî istibdatlar’ ile, bir-iki adamın hatasıyla binler masumlar ateşe atılır olmuştur. Maddî cihad, vasatı geldiğinde yine gerçekleşir. Ama bu vasat, ‘adalet’ ölçülerinin aşılmadığı bir vasat olacaktır. Adalet ölçülerine uyarak mücahede yürütmek mümkün değilse, savaşılmayacaktır. Mü’min mazlum hale düşebilir, ama asla zalim olamaz.

Risale-i Nur’daki “Maddî cihadın muktezası ise, o vazife şimdilik bizde değildir” hükmü, bu çerçevede daha bir açıklığa kavuşmaktadır. Burada maddî cihad red veya terk ediliyor değildir; ama bir meslek tercihi ortaya konulmaktadır. Manevî cihada ihtiyaç duyulan, ama en çok da manevî cihadın ihmal edildiği bir vasatta; dahası ‘maddî cihad topuzu’nun siyasete ve zulme âlet edilebildiği bir vasatta, aslolan manevî cihaddır.

Bu noktada, başka bir hususa daha dikkat etmek gerekir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, idaresi ve halkının ekseriyeti müslüman olmayan bir belde, ‘dârü’l-İslam’ değildir. Ama eğer bu beldenin halkı ve iktidarı imanî esasların yaşanmasına ve tebliğine izin veriyorsa, kendisine karşı ‘maddî cihad’a girişme izni yoktur. Zira, bu durumda o belde, ‘dârü’l-İslâm’ değilse bile, ‘dârü’s-sulh’ sayılmaktadır. Bu çerçevede, Said Nursî, “Dinde zorlama yoktur” mealindeki âyet-i kerîmenin işarî bir tefsirini sunarken, ‘din ve vicdan hürriyeti’ne dikkati çeker. Buna göre, ehli müslüman değilse bile, din ve vicdan ve de inancını ifade hürriyetini temel bir hak olarak kabul ettiğini ilan eden bir devlet, bir anlamda ‘dârü’s-sulh’ sınıfına girmektedir. Bir devletin bu hürriyetleri tanıması ve dolayısıyla dahilde veya hariçte ehl-i İslâm aleyhine inancından dolayı bir taarruza girişmemesi, o ülkeye karşı ‘din için silahla cihada’ muarızdır. Şer’an buna cevaz yoktur. “Fakat” der Said Nursî, “ona mukabil, manevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıncıyla olacak.” Bu, esasen, mukteza-yı hale de mutabık düşen bir durumdur. Zira bugün, birçok diyarda ehl-i inkâr mü’minlere karşı maddî bir taarruzdan ziyade ‘manevî’ bir taarruz yürütmekte; ‘maddî’ taarruz ise, bir korku ve sindirme unsuru olarak ‘yedekte’ tutulmaktadır. Mü’minlere yönelik saldırının asıl unsuru, istisnaî durumlar bir yana, bir başka ülkenin orduları değil; kitle iletişim araçlarıdır, haberlerdir, eğitimdir, sosyal hayattır. Risale-i Nur’un tesbitiyle, ‘bu zamanda, ehl-i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesi’dir. İmandaki hak ve hakikat, küfürdeki safsata artık gizlenmiş gibidir. İmanın taşıdığı manevî cennet; küfrün ise şu dünyada dahi yaşattığı cehennem hali hissedilmez olmuştur. Kâinat, ‘fen ve felsefe’ yoluyla ehl-i küfre terkedilmiş gibidir. Kâinatın her bir mevcudunun kendi diliyle Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine ettiği şahitlik görülmez ve duyulmaz olmuştur. Dahası, kâinata iman nazarıyla bakmak, “Allah sivrisineği delil getirmekten haya etmez” âyeti ortada iken dahi, kimi müslümanlarca küçümsenmektedir. Fıtratın ebede ve âhirete yönelişi ise, nefislerimize sunulan aldatıcı dünyevî oyuncaklar ve dimağlarımıza sokulan ‘nâ-meşru’ kavramlar ile örtülmekte veya saptırılmaktadır.

Böylesi bir vasatta, düşmanın asıl silahı ortadadır. Bu silaha karşı, hangi ‘tüfek,’ hangi ‘bomba’ bir çözümdür? Çözüm, küfre âlet edilmek istenen kâinatın Mâlikine ve Rabbine ettiği tesbihatı işitmek ve işittirmek değil midir? Bizi ‘ölüm’le, ‘açlık’la, ‘maddî kayıp’la, ‘işinde yükselememek’le vs. korkutan dünya ehline karşı, “Tek hayatlılar karşıma çıkmasınlar” diyebilmek; ölüme, şöhrete, maddî kayba, mevkiye beş para ehemmiyet vermemek değil midir? Dünya ehli bizi dünyanın fani yüzünde boğmaya çabalarken, fena ve fanilere kıymet vermeyen uhrevî bir bakış açısı kuşanmak değil midir?

1922 Kasım’ında gerçekleşen bir olay, bu bakımdan oldukça anlamlıdır. O sıralar, ‘İslâm ordusunun Yunan’a galebesi’ dolayısıyla herkesi ölçüsüz bir iyimserliğin kuşattığı günlerdir. Ne var ki, nihayet Ankara’ya gelmiş bulunan Said Nursî, Yunan’ın gittiği, ama Eski Yunan’ın ‘fıkr-i küfrî’sinin getirilmeye çalışıldığı sonucuna ulaşır. Bunun üzerine yaptığı şey, ne bir parti kurmak, ne bir iktidar mücadelesine veya pazarlığına girmek, ne de silaha dayanmaktır. Sadece ve sadece bir risale neşreder. Eserin konusu, tabiat, esbab ve tesadüfün yaratılışta müdahalesi olmadığıdır.

Aynı tavır, sonraki yıllarda Risale-i Nur’da tecessüm edecektir. Küfür kitapla, bilhassa resmî eğitim müfredatı ile gelmektedir. Ve Risale-i Nur, öğretmenler Allah’tan bahsetmiyor, hatta inkâr ediyor bile olsa, “Okuduğunuz her fen mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlikı tanıttırıyor” dersini verecektir. Küfür kâinatı tabiatperestliğe âlet etmektedir. Ve Risale-i Nur, kâinat aynalarında görünen tecellîlerin hangi Zâtın isimlerine ait olduğunu ortaya koyacaktır. Küfür korku, tamah, hırs, şöhret, milliyetçilik gibi damarlara dokunarak bizi kendisine esir etme çabasındadır. Ve Risale-i Nur, nefsin bu desiselerine karşı imanî cevaplar sunacaktır.

Çünkü, yaşanan ortamda, genel tablo şudur: İnsanların ancak bir kısmı tam bir imanî çizgiyi takip etmektedir. Çoğunluğu, ucundan kenarından bataklığa bulaşmış gibidir. Ancak, onlardan küçük bir kısmı bile bile batağa bulaşmıştır ve başkalarını da zorla oraya çekme çabasındadır. Çoğu ise bataklıktan, kendisine ilişen çamurlardan rahatsızdır. Çıkmak, temiz ve güvenilir bir yolda yürümek gayretindedir. Ama şaşakalmış, bir yol bulamamıştır. Böylesi bir ortamda iki çare vardır: (1) Topuz ile bile bile bataklığı girenleri ayıltmak; (2) Bir nur göstererek, bataklıktan çıkmak isteyenlere çıkış yolunu göstermek. Halbuki, dışarıda kalan insanların yüzde sekseni, elindeki topuzla, az sayıdaki sarhoşları dert edinmiştir. Çaresiz kalakalmış çoğunluğa ise, hakkıyla ışık ve nur gösteriliyor değildir. Üstelik bazıları bir elinde topuz, bir elinde nur tuttuğu için, onların tereddüde düşmelerine; “Acaba yol gösterip dışarı çıkardıktan sonra beni dövecek mi?” “Şimdi imanın güzelliğinden bahsedip yarın bizi kesecek mi?” gibi şüphelere sebebiyet verilmektedir.

Bu tablonun ortaya konulduğu bir mektupta, Risale-i Nur’un tercihi ‘nur’dan yana yaptığı açıkça belirtilir. ‘Topuz,’ daha önce de söylendiği üzere, ‘siyaset’tir, ‘maddî cihad’dır. İmanın tebliğini maddî kuvvete dayandıran her çaba ‘topuz’ sınıfına girmektedir. ‘Nur’ ise, imandaki hakikatın görülüp gösterilmesi ve kalblerin imana açılması çabasını, yani kalblerin fethini ve ‘manevî cihad’ı ifade eder. Meselâ Asr-ı Saadette, ikisi beraberce var olmuştur. Ancak, Hz. Hasan’ın ‘maddî hilâfetten feragat’ yönündeki içtihadının ve birçok büyük âlimin resmî bir görev almamadaki ısrarının gösterdiği gibi, kalblerin manevî cihadda yenik düştüğü bir vasatta, ehl-i hakkın mesleği öncelikle ve yalnız ‘cihad-ı manevî’ olmalıdır.

Bunun içindir ki, “Topuzu tutacak elimiz yok” der Said Nursî. “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir.”

Önümüzde böylesi bir vazife dururken, dünya siyasetine merakla bakmaya; stratejiler, taktikler, tahliller üretmeye: yanıbaşımızdaki komşumuz, hatta eşimiz ve çocuğumuz imanî bir sırdan gafletin acısıyla dünya ve âhiretini karartırken elimizin yetişmediği işlerle uğraşmaya vakit yoktur. Hem, ölçüleri Kur’ân’la, hadisle ve Hz. Peygamberin tatbikatıyla gösterilmiş ‘maddî cihad’ı topyekün savaş mantığıyla harmanlayıp masumların da kanını ve hakkını heder eden hareketlere girişmeye, veya böylesi hareketlere taraftar çıkmaya da izin yoktur. Masumlara zarar vermek zulümdür. Zulme rıza da zulümdür.

Zamanında ‘maddî cihad’ noktasında gösterdiği cesaret ve kahramanlık ile de dillere destan olmuş bir insanın, Bediüzzaman Said Nursî’nin değişen zamanın artık ‘manevî cihad’ı iktiza ettiğini belirttiği bir mektubunda dile getirdiği şu düşünceler, bu noktada, hepimiz için yol gösterici olmalıdır:

“Bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri mâlâyanî bilip, vaktimizi zayi etmemeliyiz. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevi nuranî müdafaadır.”

  26.08.2004

© 2021 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut