Arşiv

 Ölümün arayüzü

Allah Resûlü’nün (a.s.m.) lezzetleri acılaştıran hakikat olarak ölümü nazara verdiğini düşünürsek, ölümün bitireceği lezzetlerin aslında ne kadar acı olduğunu, şu an hissetmesek bile acılaşmaktan kurtulamayacağını görmemiz isteniyor.


ÖLÜMÜN TESADÜFİ BİR HİÇLİK KUYUSU değil de, dost ve ahbabların, gerçek güzelliğin diyarına giden yolda bir geçiş olduğunu itikad edersek, ölüm kesret dünyasından vahdet dünyasına geçişe vesile ve bir kurtuluş oluyor. Ebediyetten başka hiçbir şey ile kanmayacak, kandırılamayacak olan ruh-u insanînin hayatını, ölüm alıyor, ebediyete götürüyor.

Durum böyle olunca, aciz cenazemin üzerine kürek kürek toprak atıldığını tasavvur etsem dahi, gideceğim yerin toprağın altı olmadığını bildiğim için rahatlıyorum. Ölüm bir cihetle korkulacak birşey olmaktan çıkıyor. Ve bu manada ölüme bakmak, insanın çok manevî yaralarını tedavi ediyor.

Ancak ölüm üzerine insan ruhunu rahatlatan bu gibi düşüncelere daldığımda, Allah Resûlü’nün “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” sözünü de hatırlıyorum. İtiraf etmeliyim ki, tam ‘ölüm’ün soğukluğunu yıkmışken, özü sıdk, sözü hikmet olan zâtın (a.s.m.) ölümün lezzetleri acılaştırdığına dair nasihatine kulak vermek, vaziyetin biraz karışmasına sebep oluyor. Ölümün insanın hayatını yokluğa ve unutulmaya değil ebediyete götürdüğü hakikatine yoğunlaşmışken, ölümle aramızdaki buzlar erimeye başlamışken; lezzetleri acılaştırdığını hesaba katmak, ölümü yine sevimsizleştirmek olmayacak mı diye düşünmeye başlıyorum.

Durumun gerçekten karışık olup olmadığını anlamak için bu hadis-i şerife dikkat kesilmek gerekiyor. Ölümün lezzetleri acılaştırdığını düşünmek, ölümün kendisini mi sevimsizleştiriyor acaba? Bana ağır gelen lezzetleri ‘ölümün’ acılaştırması mı, yoksa bir şekilde ‘lezzetlerin acılaşması’ mı? Peki, lezzetlerin acılaşmasından niye rahatsız oluyorum? Bu lezzetler hangi lezzetler?

Ölümün beni bu kesret dünyasından kurtaracak bir geçiş olduğunu düşünmek bana lezzet vermişti. Bu lezzet ölümün acılaştırdığı değil, tatlandırdığı bir lezzet... Ölümün acılaştırdığı lezzet bu cins bir lezzet olmasa gerek.

Acaba bir lezzetin acılaşması ne demek? Lezzet adı üstünde lezzettir, nasıl acı olabilir? Lezzet bir zevktir, bir hazdır. Haz ve zevk vermeyen birşey ise, zaten lezzet değildir. Veren birşeyse de, lezzettir. Acılaşması nasıl oluyor? Lezzet başta güzelken sonradan mı acılaşıyor? Bu acılık neden kaynaklanıyor?

Bu sorunun cevabını düşünürken, Asrın Bediinin şu cümleleri aklımdan geçti: “Zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir.” Lezzet haddizâtında çok harika iken, birazdan ya da bir süre sonra o enfes lezzetin bitivermesi, insanın ellerinden kayıvermesi, yani ‘lezzeti yitirmek,’ acıya inkılab etmesi demek oluyormuş. Az önceki ‘lezzet’siz kalıvermek ruha acı veriyormuş. İnsanın aklında ve ruhunda kalan deminki lezzetin zevki, ama elinde kalan bir hiç. Lezzet bitti geçti, uçtu gitti, geriye hiçbir şey kalmadı...

Meyveleri o kadar çok seviyorum ki, hangisini daha çok sevdiğimi bile ayırt edemiyorum. Bu hislerimi paylaşan kardeşim bu duyguyu şöyle ifade etmişti: Yediğim her meyveyi ‘Acaba bu benim en sevdiğim meyve mi?’ diyerek coşkuyla yiyorum. Ben de her meyve için bu cümleyi söyleyen bir insan olarak, bir tabak meyveyi önüme koyup afiyetle yemeye niyet ettiğimde, en kötü olanlarını seçmeye başlarım. Kötüden iyiye doğru yemeye devam ederken yarısına geldiğimde bir taraftan damağımdaki tadın zevkine odaklandıkça odaklanmak ve o lezzetin içinde batıp gitmek isterken yavaş yavaş tabaktaki sayının azaldığını görmezlikten gelirim, gelmeye çalışırım. Kabullenemediğim şey, birazdan tabağın boşalacağıdır.

Tabağın birazdan boşalacağını bilmek, lezzetimi daha tabak bitmeden azalttığı için, rahatsız ettiği için; lezzeti arttırmak istercesine en olgun ve en tatlı olanını en sona bırakırım. Ama pek de işe yaramaz, acı sona toslamak kat’îdir. Tabak BOMBOŞ kalır; bomboş. Bir tane bile meyve kalmaz. Zevk bitmiştir. Az önce tattığım zevki geri isterim, ama geçmişte kalmıştır. Şimdiki zamanda elimde kalan, bomboş tabaktır. Şimdi az önceki ‘lezzet’siz kalmak acıdır. İşte lezzet ne kadar harika olsa da, bitince böyle acılaşıyor. Hatta daha bitmeden, biteceğini bilmenin getirdiği bir acı çörekleniyor...

Allah Resûlü’nün (a.s.m.) lezzetleri acılaştıran hakikat olarak ölümü nazara verdiğini düşünürsek, ölümün bitireceği lezzetlerin aslında ne kadar acı olduğunu, şu an hissetmesek bile acılaşmaktan kurtulamayacağını görmemiz isteniyor. İnsan tam lezzetlere kendini kaptırmışken, hatta daha da içine batmak isterken, ölümü hatırlamak, o sevgili lezzeti bir anda dumur ediyor. Sanki olumsuz bir vâkıa gibi, ama Allah Resûlü (a.s.m.) bizden bunu istiyor.

Gerçi ölüm ne zaman geleceği belli olmayan birşeydir, ve tabağın boşalması kadar çabuk beklenen bir hadise değildir. Bu yüzden ölümün lezzetleri acılaştırdığını görmezlikten gelmek, tabağın birazdan boşalacağını görmezlikten gelmekten daha kolaydır. Ancak zamanın ve mekânın biriciği Efendimiz (a.s.m.), ölümü zikretmeyi bilakis tavsiye ediyorsa, bu lezzetlerdeki saklı acıyı görmezlikten gelmemizden değil, hissetmemizden memnun olacağını ifade ediyor.

Oradan oraya atladığım bu düşünce yolculuğumda, ölümle ilgili düşüncelerimi toparlamaya çalışıyorum. İnsanı toprağın altında çürümeye değil bek âlemine götüren, hayatını ve değerlerini yokluktan ve mahvolmaktan kurtaran ölümün, nefsin dünyaya ait lezzetlerini ise mahveden, koparan, bitiren, tüketen, sonlandıran, acılaştıran bir mahluk olduğu sonucuna varıyorum. (Lezzetlerin Hâlık-ı Rahîm’i tanımaya ve Mün’im-i Hakikî’ye şükretmeye vesile olan ciheti elbette hariç.)

Böyle olunca, ölüm lezzetleri acılaştırdığı için sevimsizleşen değil, dünya lezzetlerini sevimsizleştirerek insanı mutsuz ediyormuş gibi görünse bile insan kendini toparlayıp ebediyete bakan anlamını düşünebilirse, ahiret lezzetlerine iştiyakı arttıran çok manidar bir mahiyet kazanıyor, elhamdülillah...

  13.07.2004

© 2021 karakalem.net, Büşra Karaca



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut