Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.669 yazı içinden]

 Muhsin Kurt : yorumlar 

16, 18.06.2008 | Bir çağrı, mecburen..., Editör

ve "Hakkin hatirini yüceltme" meselesi söz konusu oldugunda Cennetle müjdelenme makaminda insanlarin birbirlerine kilic bile cektiklerini hatirlatiyorum. Velev ki sefkatlerinden süpheye düsülecegini hissetmis olsalar bile.. Vesselam.

15Sefkat, Ama Nasil?, 18.06.2008 | Bir çağrı, mecburen..., Editör

Yasin Esref Kardesim,

Sanal ortamda, tanimadigin, fikrinden, ilminden hele en önemlisi ihlasindan emin olmadiginiz kimselere sizi bilgilendirmelerine ihtiyaciniz oldugunu söylemeyin, tavsiyesiyle sözlerime basliyayim. Yok, malumu sual nevinden karsinizdakini ilzam etme davasiyla muhatabiniza istediginiz birseyleri söyletip de bir cizgiye getirme kasdiyla soruyorsaniz da yazik edersiniz, onu da tavsiye etmiyorum.

Sünnete dair bazi hükümlerin, fitne asri oldugu asikar zamanimizda, makama, kisilere ve nasil uygulandigina bakilmadan "monte edilmesi" durumunda ne gibi meselelerle yüzyüze kalinacagi konusunda hemfikiriz. Gönülde imani tasimanin, avucta kor ates tasinmasina yapilan benzetmeyle devam eden o meshur Hadis-i Serif´de, dinden onda birinin yasanabilmesi halinde -gaye onda onunu yasama olmakla birlikte elbette- ancak kurtulusa erilebilecegi bir dönemin geleceginden bahsedilmesi bu konuda bu fikirlerimizi teyid ediyor zannedersem..

Mübaheleyi kullanmali miyim sorunuza ise, (bu konuda fetva makami olmamakla birlikte, sorunuzu kendi kendime sorarak kendime verdigim cevaba sizi de ortak ederek cevapliyorum) bunu kullanmak zorunda kalan Zâtlarin o kullanislarinin nedenleri sizde de olusuyorsa, sanirim sorunuzun cevabi da -o noktaya gelme sartiyla- evet oluyor. Siradan abi-kardes tartismalarinizda da o sartlarin olusmasina sebep oluyorsaniz ayni cevaba matufsunuz.

Ancak hangi siklikla olacagini, yine Efendimiz (sas)´in hangi siklikla kullandigindan ögrenebilirsiniz.

Bu konuda asagida ki sözlerim dikkatinizden kacmis olacak, tekrar dikkatinize sunuyorum:

"Davasinda hakli bir kisi, hakliligini ifadeye mecbur biraklinca bunu dile getirir. Dile gelen hakikatler kasitli, niyet sorgulayici (ve bu sorgulamanin sonucunda -belki de daha basinda- reddedici) ve de inatla anlasilmaz veya tersi anlamlara cekilmekte israr edilince o kul, mubahele yaparak avamin dile gelen hakikatler hakkinda süpehatini izale; ehl-i hak ve insafin nazar-i dikkatine de Hakk´in hatirinin degisilmedigini gösterir."

Konu Metin Agabeyin mecburî mubahele cagrisindan ciktigi icin de, kendisinin bu konudaki aciklamasindan da bir alinti yapayim:

"..cevabın da iki yolu vardır: ya uzayıp gidecek, çok hamur götürecek, ama bu arada başkaca kişilerin hukukuna bir şekilde dokunacak bir yolu seçerseniz yahut en kestirme yolu. Karşıdaki kişi bir fikir müzakeresi yerine ‘belden aşağı’ vurmaya yelteniyorsa; nitekim “Lider ve mürşid” yazısının muhtevası ve mesajı ortadayken sizi tam da bu yazının zıddı bir ruh haline sahip olmakla, lider olma tutkusuyla ‘liderlik’ eleştirisine girişmekle itham ediyorsa, en doğrusu, ‘dürüstlüğün öfkesi’ne sığınarak en kestirme yoldan gitmektir.

Mübahale çağrım, işte bu sebeptendir."

Nicin yayginlasmadigi konusunda ise, iyi ki yayginlasmamis diyorum. Cünkü lanetin ne anlama geldigi bilinmeden, hislerin her galeyana geldigi anda lanetlesmeyi aliskanlik haline getirme tehlikesi var hepimiz icin. Yayginlasmamissa sayet sebeplerden biri bu olsa gerek.

Bir insanin cocuguyla veya okuyucusuyla lanetlesmesi sünnet midir de diyorsunuz.. Konunun teknik cevabina fetva makaminda olmamakla birlikte; Hakk´in hatirini yüceltme yolunda "belden asagi" vurarak bu hatira zelal getiriliyorsa sayet, bu kisiler sevdiklerimiz de olsalar "Hakk´in hatiri âlidir, hic bir hatira feda edilmez" diyorum. Cünkü rehberimiz olan insanlar, bu ugurda sevdikleriyle mukateleden bile kacinmamislar..

(Bir yazarin okuyucusunu secme sansi da bulunmuyor malesef. Ard niyetle okuyanlar da cikabiliyor, münafiklik alameti gösterenler de.. ) Kaldi ki nesebî yakinlarimizla degil de "imanî" yakinlarimizla mubaheleden kacinmaksa imaniz, buna yukaridaki izahi da göz önünde bulundurma sartiyla elbette itirazim olamaz.

Sefkat cok önemli derken de, kafire ve münafika gösterilmesi gereken sefkatin ölcülerine serh düserek, Sahabe-i Kirâmin bile kendi aralarindaki o mukatelelerinde asla "sefkatsiz" davrandiklarini sanmiyorum.

14Yaptiginiz Yürek Ister.., 17.06.2008 | ‘Dürüstlüğün öfkesi’, Editör

M. Said Kardesime katiliyorum, sitenizin ziyaretcilerine muhatabiyetiniz, sorumlulugunuzun ne denli farkinda oldugunuzu da gösteriyor düsüncesindeyim..

Ancak gönül isterdi ki, o mürsidlik ve liderlik tavri takinanlar da böyle herkese acik bir sekilde, kendilerine hitap etmek isteyenlerin o hitaplarina muhatabiyeti göze alabilseler.. Ama olur mu, kendilerine kirk kapidan gecilerek -belki- ancak ulasilabilir; ulasildiginda da bu rahatlikla hitap ne denli edilebilir?.. Edilebilirse de o kirk kapidan tekrar ne vaziyette cikilabilir?..

Hakkinizdaki insaf hudutlarini cigneyen yorumlara muhatap olmanizi üzüntüyle karsiliyorum, insallah hayirlara kalbolur bunlar diyorum. Ne yaparsiniz, Hakk´in hatirini yüceltme cabasina girmis niceleri ne denli kader-kaza taslarina, daha dogrusu kayalarina maruz kalmislar.. Onlari düsünerek, bu cilenize gögüs germe ve geregini yapmaya devam etme direncinizin artarak devamini diliyorum. Bütün bu olanlarin bir cok kiside bazi hakikatlerin anlasilmasi ve bazi tavirlarin sekillenmesi yolunda faydali bile olduguna inaniyorum, hatta bazilarinda müsahede edebiliyoruz. Bu noktadan, ser görüken seylerden hayir cikabilecegini hatirliyorum tekrar. Ayrica basina gelen müsibetleri, gizli günahlarina keffaret sayan bir Üstad´a tabiyiz ne de olsa...

Not: F.Gülen Hocaefendiye saygisizligi ruh-u canimla kiniyorum.

13Siyer-i Nebî (sas)`den.., 17.06.2008 | Bir çağrı, mecburen..., Editör

Kardeslerim,

Davasinda hakli bir kisi, hakliligini ifadeye mecbur biraklinca bunu dile getirir. Dile gelen hakikatler kasitli, niyet sorgulayici (ve bu sorgulamanin sonucunda -belki de daha basinda- reddedici) ve de inatla anlasilmaz veya tersi anlamlara cekilmekte israr edilince o kul, mubahele yaparak avamin dile gelen hakikatler hakkinda süpehatini izale; ehl-i hak ve insafin nazar-i dikkatine de Hakk´in hatirinin degisilmedigini gösterir.

Hic birimiz sefkat ve merhamette Efendimiz (sas)´e -hasa- yetisemeyecegimize göre, O´nun mübarek yasamindan bir kesite dikkat cekerek yanlis anlasilmalara sebep verebilecek bir bilgi eksikliginden kurtulalim istedim insallah, selam ve dua ile..

"..Allah Resûlü, Necran heyeti adına konuşan dinî liderleri Ebû Hârise ile başkanları Abdu'l- Mesih'i İslâmiyet'i kabule çağırdı. Arada tartışmalar çıktı… Peygamber Efendimiz, nihayet dâvasında haklı olduğunu daha kesin göstermek için emr-i ilâhî gereğince, Necranlıları Mubâhaleye (Lânetleşmeye) davet etmişti. Çünkü yapılan tartışmaların sonu gelmiyordu. Böylece dâvasında haksız olanın üzerine Allah'ın laneti istenecekti. Aslında böyle bir lânetleşme olayına Allah Resûlü'nü davet eden bizzat Cenâb-ı Hak’tı ve bu konuda şöyle buyuruyordu:

"Artık sana ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında çekişirse de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra Allah’a dua ve niyaz edelim de O’nun lânetini yalancıların üstüne okuyalım. Eğer, yine yüz çevirirlerse muhakkak Allah, o fesatçıları hakkıyla bilendir..”(Âl-i İmrân, 61)

Allah Resûlü'nün bu Mubâhale teklifi karşısında Necran heyeti, özel müşavere için çekilmişler ve bu müşaverede akib Abdu'l- Mesih: “Ey Hıristiyan Cemaati! Hepiniz çok iyi biliyorsunuz ki, Muhammed gönderilmiş bir peygamberdir ve yine biliyorsunuz ki, peygamberlerle lânetleşen bir kavmin zürriyeti kesilir. O'nunla lânetleşmeyi kabul etmeyiniz ve kendisi ile bir antlaşma yaparak dininizde kalınız.” demiştir." (http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=9843)

12Biraz insaf, mecburen..., 15.06.2008 | Bir çağrı, mecburen..., Editör

Selamun Aleyküm Kardeslerim,

Teshisi iyi koyalim, hakki söyleyelim -velev ki kendi aleyhimize de olsa-. Bazi ihlas ve hizmette ümmetin gözbebegi, beklenilen grup-cemaat oldugundan emin; disa karsi engin hosgörüsünü esirgemeyen ibnüzzaman mücahitleri, kendi sig, rüyalar üzere bina edilmis ve ilmî icerikte fakir fakat olabildigince "konjonktürel" görüslerini benimsemeyen müslümanlari -ayni Üstad´a tâbî olsalar bile- mesrebî taassubla suclarken, cogu zaman sucladiklari fiilin fâilligini yaptiklarini asla kabule yanasmiyorlar.

"..eger duysam ki Imam-i Rabbâni su an hayattadir ve Hindistandadir; her türlü müskilati göze alip o Hazreti ziyarete giderdim" manasiyla konusan o Üstad´in, o ziyaretini hangi ölcülerle yapacagini bilseydik eger, Üstad simdi hayatta olsaydi ziyaretine gidilir miydi sorusunu sormanin kendimize dair birseyleri ifsa ettigini de bilirdik zannimca..

Sarikli genc turnusolundan Metin Agabeyin bu rütbeye bir aday olma hevesi oldugu sonucunu cikariyorsak sayet; insaf, iz´an hele ferasetimizi sorgulamamiz gereken bir genc adam olmamiz da gerekiyor.. Niyet okuyuculuk, hoslanmadigimiz kimseyi illa istedigimiz cizgide görme hevesimiz kasemle ifade ederim ki, o cok demdemesi vurulan Ihlas´a ziddir, mü´mince merduttur.

Metin Agabey, siz Hakk´in hatirini Hakk´in hatirina ifadeye devam ediniz. Metinleriniz ortada, Hakk´in hatirini incitecek birseyler bulamayanlar elbette kolay yolu secip sahsinizi hedef alacaklardir. Neler yasadiginizi, biz belki ancak tahmin edebiliriz, ancak siz direkt muhatap oluyorsunuz, onun icin size bu konuda istifadenizin, sabrinizin, metanetinizin, hele sihhatinizin muhafazasi icin en samimî dualarimla destek veriyorum. Sirât-i Müstakim üzere oldugunuz müddetce Cenâb-i Hakk sizi ve bizi muhafaza buyursun, o Envâr-i Kur´ân´dan istifademizi arttirsin, amin.

Buradan bazi ihvâna da, geleneklerin ve de geleneklesmis âdâtin -cemaat, meslek, mesrep, tarikat vs. âdâti olsa bile- ser´î delillerden midir bunlar diye düsünmeleri tavsiyesinde bulunuyorum. Yoksa Vehhabîlerin tam da sucladiklari fiiliyata bulasma tehlikesi var. Mürsid sevilir, ve sevilmelidir de elbette, ancak fikrî ve mesrebî taasubdan uzak ve de hakli gerekce ve delillerle kendisi gibi düsünmeyen kardesine camur atmayi, o mesrebine duydugu muhabbetin bir geregi gibi görmeden, ser´î ölcülerle, ve Mahkeme-i Kübrâya imanin gerektirdigi ruhsatla..

Evet siz devam edin Metin Agabey Allah´in izniyle. Ne de olsa " Iltifat dost, gercek düsman kazandirir". Bâkî selamlar..

11Cevsen`in Mesnedine Dair-2, 12.05.2008 | Cevşen’e Nasıl Muhatap Olmalı?, Metin Karabaşoğlu

(bir önceki yorumdan devamla:)

Cevşen-ül Kebir hakkında varid olmuş rivayeti de uygun bulacakları muhakkaktır. Kaldı ki, Peygamber (A.S.M.) Cevşen ve emsali duaların fazilet ve sevaplarını evvelâ ve birinci derecede kendi hakkında vaziyetlerini görmüş öylece ifade buyurmuşlardır. Risale-i Nur bu mes’eleyi ve daha benzer birçok mes’eleleri kökten ve esastan halletmiştir. İsteyenler 24. sözün 3. dal’ının 12 asıllarına ve hususiyle Emirdağ Lahikası sahife 162’deki Hazret-i Üstadın (R.A.) hârika izahatına bakabilirler. Bütün bu izahatla beraber şiaların içinde ve şia kaynaklı Cevşenler hakkında bazı ziyadelikler ve mübalağakâr ifadeler veya garip tatbikatlar bulunmuş olabilir. Şiaların o tip mübalağaları elbette Cevşenin asliyetine ve metninin i’cazdarlığına ve ehl-i sünnetin onun hakkında müstakim makbul ve mutedil telâkkilerina bir zarar îras etmez.

4- Rivayet yoluyla geldiği halde Cevşenin kelimelerinin büyük bir titizlikle aynı aynısına, eksiksiz olarak kaydedilmesiyle hafızlardan nakledilen sair rivayetli hadislere benzemediği için uydurulmuştur. Cevap: Herşeyi biliyorum diye arz-ı endam eden bîçare münekkid zât anlaşılıyor ki; asrı saadette bir çok mühim hadîslerin ve i’caza dair bazı rivayetlerin, anında veya hemen akabinde yazi ile kaydedildiğinden haberi yoktur.Cevşen-ül Kebir gibi vahy-i zımnî ile gelmiş fevkalade mühim bir duanın Hazret-i Ali’ye (R.A.) menba-i Risaletten intikal edildiğine imam-ı Ali (R.A.) tarafından hemen yazı ile kaydedilmiş olduğuna neden ihtimal vermiyor?. Bilmiyoruz. Bu Hakikatla beraber münekkid olan zat bir gaflet ile kendi kendine tenakuza düşüyor. Diyor ki: “Şifa kaynaklı Cevşenlerle Sünnilerin tabettirdikleri nüshalarda bazı eksiklikler veya farklılıklar vardır.” Eğer düğüm böyle ise, münekkid zâtın az üsteki ifadesinde: “Onun kelimeleri titizlikle zaptedilmiş.” İle kendisinin tesbit etmiş olduğu o ziyadelikler veya eksiklikler vaziyeti; kendisini derince cerh etmekte oduğunun farkında değildir. Kaldı ki her bir dua veya sahih hadîslerin de mutlaka nusha farkları bulunmaktadır. Cevşeninki de öyledir. Bazı farkları vardır; ve bunlar “Mecmuat-ül Ahzab”ın ilgili yerinde işaretlenmişlerdir.

5- Cevşen-ül Kebir duasındaki mânâlar herkesin anlayabileceği bir ifade ile geldiği için onun gibi bırakılmasına imkân yoktur.

Cevap: Bu mes’elede bu münekkid zât, bilmediği halde biliyorum hülyasıyla kendi canibinden bir hükme varmış; amma bilmezliğini itiraf ederek arayıp da bir bilene sormayı ihmal etmiş. Evet, Cevşen-ül Kebir gibi daha birçok dualar ve sırlı hususi mes’eleler var ki ilk başlarda hususi ve mahrem tutulmuşken lâkin zamanla hususilik ve mahremiyet tarafları naehil insanlar yüzünden zedelenmiş, herkese gösterilmiş, şuyu’ bulmuştur. Haliyle o dualardaki mıknatıs gibi hâsiyetler de gaib olmuşlardır. Buna göre Cevşen’in asıl mahrem tutulan yanı is herkes tarafından kolayca anlaşılabilen onun muazzam metni değil; belki fazilet, sevab ve hasiyetleridir. Veya bunlar hakkında gelen rivayet şeklidir.

Evet, Kur’anla beraber umuma bakan ve her vakit herkese lâzım olan âyetleri, hadîsleri veya sahabenin tefsirlerini herkese bildirmek ve yaymak lâzım ve vâcib bir vazife olduğu gibi, İslâm ailesinin hususi ve mahrem ve ancak ehline gösterilebilir sırlı ve özel bazı dua ve rivayet kısımlarının varlığı da muhakkaktır. Bu mevzua Hazret-i Ebu Hüreyre’nin (R.A.) ve İmam-ı Ali’nin (R.A.) söyledikleri ve dikkat çekdikleri sözleri kat’î delildir. Başka sahabelerin aynı mevzuda ayrı sözleri de vardır. İşte Hazret-i Ebu Hüreyre (R.A.) bu hususta şöyle der: “Ben Resulullah’tan (A.S.M.) iki kab ilim hıfzedip aldım. Bunlardan birisini neşrettim, amma ikincisini ise eğer neşretsem şu boyun (kendi boynunu göstererek) kesilir”. Buhari cilt 2.sahife 185 Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) ise derki: “Ben Ebü-l Kasım’ın (Resulullah’ın) ağzından her işittiğimi size söyler, ifşa edersem, sizler benim yanımdan ayrıldığınızda “Ali yalancıların yalancısı, fâsıkların fâsıkıdır diyeceksiniz.” (Ruh-ul Beyan, Burusevi, cilt 4. sahife 270) Demek ki sırlı, mahrem ve hususi rivayetler, dualar ve işler vardır ki, bunların meşhur ve umuma açık hadîs kitaplarına geçmemeleri ile asıllarının gayr-ı mevcudluğuna hiçbir delil olamaz.

NETİCE Cevşen-ül Kebir adındaki en meşhur ve Kur’andan sonra en mübarek ve en kudsî münacat-ı Peygamberî merfû ve muttasıl ve mütevatir senedi “Mecmuat-ül Ahzab’ın 1. cildinin 234. sahifesinde mevcuttur. Rivayet silsilesi, sâdat-ı ehl-i Beytten müteşekkildir. Ve şimdiye kadar hiçbir muhaddis veya nekkad-ı muhaddisinden hiçbir müteşeddit; cerh ve tâdil kitaplarında Cevşenin senedine ilişmemiş, hiçbir şey dememiştir. İşte meydan, bütün cerh, nekd ve tadil kitapları ortada

... Ayrıca, Cevşen-ül Kebir münacatı hakkında tahkikli bir araştırmamızın kısaca bir özeti “Risale-i Nur’un Kudsî Kaynakları” adlı eserimizin 412 sahifesinde mevcuttur. Ve böylece, ehl-i hak ve hakikatın yanında mes’ele gündüz gibi aydınlanmıştır. Şüphe ve vesveselerin, sivrisineklerin sakat vızıltıları, şu gök gürültüsü gibi olan sâdânın yanında hiçbir değeri yoktur. Ve her zaman da sönmeye ve susmaya mahkumdur.

http://www.nurpenceresi.com/moduller.php?modul=makale&op=1&id=8

10Cevsen`in Mesnedine Dair, 12.05.2008 | Cevşen’e Nasıl Muhatap Olmalı?, Metin Karabaşoğlu

Selam Aleyküm,

Metin Bey`in tesbitlerine ve Cevsen`e muhatabiyet noktasinda kendimize sormamiz gereken sorular hakkindaki düsüncelerine katilmamak mümkün degil.

Burada, Cevsen`in mesnedine dair, Abdülkadir Badilli Agabeyden, bir gazetedeki Cevsen`e taaruz dolayisiyla yazdigi bir yazidan alinti yapmak istiyorum, yazinin kaynagina sonunda yer verdim:

..kudsî olan Cevşenin hakikatları ve bunların tecelli ve tezahürleri Risale-i Nur’un eserlerinde nuranî semereler vermesiyle meydandadır. Cevşen-ül Kebir münacatına ilişmek isteyen münekkid zâtın ileri sürdüğü başlıca bahaneleri şunlardır:

1-Cevşen Duası daha çok Şiîler arasında yaygın olmakla birlikte bir kısım Sünnîlerle müşterek tarafı var olduğu..

2-Ne Ehl-iSünnetin, ne de Şia’nın hadis kitaplarında yer almayışı..

3-Cevşen-ül Kebir duasının fazilet ve hâsiyetleri hakkında gelen rivayetlerde mübalağaların bulunduğu..

4-Cevşen-ül Kebir rivayet yoluyla geldiği halde kelimelerinin zaptında son derece bir titizlik içerisinde kayıt edilmesiyle hafızlardan nakledilen rivayetli hadislere benzemediği..

5-Cevşen duası herkesin vâkıf olabileceği bir açıklık içerisinde literatüre geçtiği için gizli tutulmasının imkânsızlığı ki; rivayetteki ifadeye zıt olduğu..

İşte kendini her şeyi bilir edası içerisinde bir köşe yazarı olarak takdim eden zat, basit bir akılcılık tufanına kapılarak kendi basit görüşüne, anlayışına yukarıda sıraladığımız vâhi bahaneleri âdeta bir ilmî kaide tarzında görmüş, ona göre davranmış ve çok yersiz bir ilim furuşluk yapmak istemiştir. Oysa ki; “Ben biliyorum, ben âlimim” diyenin cahilliğini ilân eden hadis-i şerif vardır. Biz bu kabil davranışı ve sakat görüşü ....... Gazetesinin ağırbaşlılık, ilmî vakar ve tasavvuf anlayışıyla kabil-i telif göremedik. Az sonra arzedeceğimiz mes’eleyi açıklığa kavuştumuş olacağız inşâallah...

CEVAPLARA GEÇİYORUZ

1- Cevşen-ül Kebir duası gibi daha pek çok mes’elelerde Şialarla, Ehl-i Sünnetin müşterekliği vardır. Şiaların iştirak ettiği her bir mes’eleyi alıp ilim ve irfan kütüphanemizden söküp atarsak, bir çok mes’ele ve hakikatları kaybetmiş oluruz.

Meselâ: Mehdi Mes’elesinde şialarla Ehl-i Sünnet esasta müşterektirler. Lâkin Şialar mes’eleyi mübalağalı ve hurafeli bir zemine götürmüşlerdir.

Hem meselâ: Hazret-i Ali’nin (RA) yüksek kemalâtı hakkında peygamberimizin yüksek senâları ehl-i sünnetin bütün hadîs kitablarında mevcuttur. Fakat şialar mes’eleyi başka maksad ve gayelere yönlendimişlerdir. Yine meselâ; bütün sahih hadîs kitaplarımızda: “Dağda, kırda, bayırda her yerde temiz toprak üstünde rahatlıkla secde edilip namaz kılınabileceği” manasında bir hadis-i şerif mevcuddur. Şialar ise bu hadîsi başka bir mecraya çekerek kiremitten secdelik taşlar yaptırarak, sadece onun üstünde secde edilebileceği manasında uygulamişlardır. İşte Cevşen-ül Kebir Duası da böyledir. Şialar onun hakkında bir çok mübağalalar uydurmuş ve gayr-i murad yanlış tatbikatlar yapmış olabilirler. Kefenlerine özel tarzda Cevşeni yazdırabilirler; ki aslında Gümüşhanevî Şeyh Ahmed Ziyauddin Hazretlerinin “Mecmuat-ül Ahzab” isimli eserinin cild 1 sahife 243’ün kenarında yazılı bulunan, Cevşen-ül Kebir’in hasiyetleri hakkındaki bölümde: “Kefenin üstüne Cevşenin metni yazılır.” diye bir şey yoktur. Belki “Kâfur ve misk ile bir kaba yazılsa kabdaki yazılar su ile eritilip o su ölünün kefenine serpilse” diye yazılıdır.

2- Cevşen-ül Kebir duası hadîs kitablarımızda hattâ şiaların da meşhur hadîs mecmualarında kayıtlı değildir diyerek gayr-i sahihliğine delil gösterilmiş.

Cevap: Cevşen-ül Kebir gibi daha bir çok hususi mes’ele ve büyük dualar meşhur hadîs müdevvenatı olan kitaplarımızda mevcut olmaması, sahih olmadığına delil değildir. Sadece Cevşen-ül Kebir değil, Kur’an’ın bazı sure ve âyetleri bir münacaat duası olan “Kenz-ül Arş” duası gibi bir çok mühim dua ve münacatlar kat’iyen menba-ı Risaletten gelmiş oldukları halde meşhur hadîs kitaplarımızda kayıtlı değildir. Yine bu neviden olarak koskoca Nakşibendiye Tarîkatı’nın esasının hafi zikir tarzında Peygamberimiz (A.S.M.) tarafından Hazret-i Ebubekir-i Sıddık’a (R.A.) mağara içinde hususî bir tarzda talim edildiği Başta İmam-ı Rabbanî (R.A.) “Mektubat’ında”, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri “Marifetname’sinde”, daha birçok tasavvuf kitaplarında önemle kayıtlı olduğu halde, meşhur hiçbir hadîs kitabında yer almamaktadır. Bu durumda ve münekkid zatın kaidesine göre acaba hepsi kâmilîni ulema olan sâdat-ı Nakşibendiyenin kutup ve pirlerinin o tarz görüş ve telâkkileri asılsız bir hurafe midir?

(Bu münâcat, Üstad Bediüzzaman tarafından her gün vird olarak okunmuş olduğu gibi, Risale-i Nur'un muhtelif yerlerinde onun büyüklüğü, hakikatlılığı ayrı ayrı ifadelerle beyan edilmiştir. İşte Cevşen-ül Kebir'den bahseden Nur Risalelerinin yer ve sahife numaraları kısmen aşağıdadır:)

Sözler sh: 454; Mektubat sh: 217; Lem'alar sh: 339; Şualar sh: 59, 104, 129, 246, 622 ve 625; Büyük Tarihçe sh: 398 ve daha Risale-i Nur'un bir çok yerle­rinde, Üstad Bediüzzaman Hazretleri gayet kesin ve pervasız bir kanaatla, Cevşen-ül Kebir Duasının Resul-i Ekrem (A.S.M.)'m kudsî bir münâcatı olduğunu beyan etmişlerdir.

Me'hazleri ise Mecmuat-ul Ahzab 1/231'de Cevşen'in senedi de kaydedilmiştir; ayrıca Irak’ta tab'edilmiş "Mecmuat-ud Daavat isimli bir eserde Cevşen'i ve onun rivayet senedini de görmüştüm.

Cevşen-ül Kebir Münâcatı, mütedavil hadîs kitaplarında tamamının bu­lunmadığını söylemeye gerek yoktur. Sırlı ve hususi hadîsler kısmından olduğu da kesindir. Bununla beraber Cevşen-ül Kebir'in bazı kısımları (Cevşen-ül Kebir duası olarak değil) Peygamber'in (A.S.M.) sair duaları içinde olarak, bazı hadîs kitablarında bulunmaktadır. Az sonra nümunelerini arz edeceğiz.

Cevşen-ül Kebir Münâcatını, bil-farz senedi olmayan sadece dillerde dolaşan bir hadîs olarak kabul etsek bile; İman-ı Suyutî Hazretleri "Sened-ü Musafaha" Risalesi Mukaddemesinde, mukarrer bir hadîs kaidesi olarak yazdığı şu: "Senedi bulunmayan hadîsler görülürse, eğer o hadîs, usûl-u İslâmiyeye zıd, akla münafi ve ayrıca da sair sahih hadîslere muhalif ise, o zaman mevzuluğuna hükmedilebilir. Eğer bu şartlar yoksa, o hadîs bir taraf; bırakılır ve ilişilmez." İşte, bu hadîs kaidesine göre, Cevşen-ül Kebiri ölçtüğümüz zaman, kaidedeki menfi üç kaziyeden hiçbirisinin Cevşen'de bulunmadığını görmekteyiz. Kaideye muhalefet şöyle dursun, baştan sona kadar Kur'an âyetlerini, Esma-i Hüsna'yı ve hakiki hâlis tevhidi terennüm etmektedir. Böylelikle Cevşen-ül Kebir, usûl-ü Îslâmiyenin en mühim temeli olan tevhid hakikatını tahkim ve takviye ediyor. Hem Marifet-i İlahiye'ye dair harikulade tavsifat göstermesi ve hiçbir arifin, hiçbir kâmil velînin münâcatlarına benzememesi, elbette Cevşen-ül Kebir'in, Mu'ciz-Beyan olan Lisan-ı Nübüvvet ten geldiğini gösterir.

Hem koca Bediüzzaman gibi bir dâhî-yi hakikat, bir Allâme-i Küll Cevşen-ül Kebir'e "Mütevatirdir" deyip, hayatının son kırk senelik kısmında onu kendine vird edinip her gün okuması ve ondan çok büyük feyizler, nur ve bereketler alması, Cevşen'in menba-ı Risaletten gelmiş olduğuna ayrı bir şâhiddir.

3- Kudsî ve emsalsız ve hârika bir münacat-i Peygamberî olan Cevşen-ül Kebir duasının fazilet ve hasiyetleri hakkında gelen rivayette aşırı bir mübalağanın söz konusu olduğu mes’elesine cevabımız ise:

Evvelâ: Ehl-i sünnet’in ve bunlardan özellikle ehl-i tahkik bir mutasavvıf ve büyük bir veli, ayni zamanda hadîs usûlü ilmine âşina ve bu yolda te’lifatı var olan meşhur Şeyh Ahmet Gümüşhanevî Hazretleri’nin “Mecmuat-ül Ahzab” eseri birinci cilt sahife 243’te yazılı olan rivayetteki ifadelerde; ehl-i sünnetin akıl ve ilim kâidelerine ve sair hâdislerdeki peygamberimizden (A.S.M.) mervi bazı dua ve Kur’an sureleri hakkında gelmiş rivayetlerdeki beyan tarzına hiçde bir mugayereti ya da bir ziyadeliği diye bir şey yoktur. Sözünü ettiğimiz rivayetlerde makam-ı tergibin icabından olan ve mübalağa gibi görünen bazı sözlerinin ve kelimay-ı Nebeviyenin aksamının vaziyetine âşınalığı olan kimselerin, Cevş

9Müslümanlastirilmaya Calisilmis Bizler ve Müslümanligi Secmisler , 11.05.2008 | Abdülhakim Murad’ı okurken, Metin Karabaşoğlu

Selam Aleyküm,

Islam´i secenler icin "Mühtedî" kelimesinin kullanimindaki suuralti, her türlü takdire sayan, cünkü fitrata dönüs sözkonusu..

Beni düsündüren ise, fitrati üzere dogan ve bu fitratta kaldigini sanan günümüz müslümanlari, müslümanliklarindan bîhaber olsalardi, ihtida etmeyi netice verecek cabayi gösterebilirler miydi? Bunu sunun icin merak ediyorum; cogumuzun islamî aidiyetler icerisinde dogmasi, derya icre, deryadan bîhaber baliklar misaline cok benziyor. Ancak Abdülhakim Bey ve benzeri kardeslerimiz bize bu deryanin varligini ve kiymetini bildirme, bunlari bilmemiz icin de balikligi asmamiz gerektigi gibi görevleri de ifa ediyorlar, Cenab-i Hakk sevklerini, sevklerimizi ve sayilarini arttirsin, amin.

Dogustan Islamî isimlere sahip olan bizler, acaba o isimlerin yaninda Islamî suura da sahip olmaya cabaladigimiz anda bir nevî ihtida hareketinde bulunmuyor muyuz? Su hayati futbol mantalitesiyle aciklama cogu kez hosumuza gidiyor, -etkili de oluyor- ya, ben de o üslupla sorayim, su hayat müsaabakasina dogustan 1-0 önde baslama psikolojisini ve ukelaligini üstümüzden atip, önemli olanin müsaabakaya önce veya sonra girmek degil, mac esnasinda ortaya koydugumuz mücadele, performans vs. oldugunu düsünmek gerekmiyor mu?

Bu münasebetle tüm kardeslerimi Abdülhakim Murad`in yine Karakalemde ki "Mezhep Karsitligi Problemi" adli önemli calismasini incelemeye davet de ediyorum, görecegimiz performans, kondisyon vs. -eger varsa- yukarida gecen türden ukelaligimizi yerlerde sürüyecek türden..

Metin Agabeye de nazarlarimiza sundugu hakikatlerden dolayi tesekkürler, dualar.

Tekrar selamlar..

8"Dinsizlige Köprü".. demek kolay mi? , 26.04.2008 | Mezhep Karşıtlığı Problemi, Abdülhakim Murad

selam aleyküm,

Yukaridaki yazi, bazi ek bilgiler ve kaynakca kisminin da eklenmesiyle kesinlikle müstakil bir eser olarak yayinlanmalidir. Konunun, yazida da belirtildigi üzere -bilhassa- günümüzdeki Müctehidligi de asmis zevatin bollugu (!) ve öneminden dolayi böylesi konularda sirat-i müstakîm üzere olan ehl-i sünnet ve`l-cemaate mensup ehil kalemlerimizden bunu beklemenin tarihi bir sorumluluk olduguna inaniyorum.

Asrimizda bile bu konuda o denli önemli eserler meydana getirilmis olmasina ragmen, bu eserlerin avam arasinda pek etkili olamamasi (elbette bu sahsî görüs ve müsehadâtimdir), zannimca müelliflerinin kullandigi bize göre agir ilmî dil ve üsluplarindan dolayidir. Ancak Abdülhakim Bey`in günümüz "popüler" dil üslubumuzla yazdigi bu ehemmiyetli yazisi, yukarida anlatilan gerekcelerden ötürü ayrica da takdire sayandir.

El-Kevserî`nin darb-i mesel haline gelmis olan, bir yazisinda kullandigi baslik, "Mezhepsizlik dinsizlige bir köprüdür" ifadesi, bir mü`mince, hele âlim bir mü`mince kolaylikla, bir cirpida ve sirf orijinal birseyler söyleme hastaligindan-günümüzde hayli yaygin bir illet-, fikrî altyapisi ve gerekceleri oturtulmadan söylenebilecek bir söz degildir. Bu konuda, bu ve buna benzer ifadeleri kullanabilen ehl-i ilmin bu ifadeleri bosa kullanmayacaklari, dikkatlerimizi üzerine yogunlastirmamiz gereken bir konudur.

Bu kiymetli yazidan dolayi tekrar sükranlarimi sunuyor, yaziyi müstakil bir kitap olarak görebilme arzumu tekrarliyorum.

Cenab-i Hakk, hakikat yolunun hüsn-ü niyet sahibi kalem ehline kolayliklar bahsetsin, amin.

7Lütfen Okuyun, Cok, Cok Önemli!, 03.04.2008 | Sözkonusu olan Kemalizm ise, vatan teferruat mıdır?, Metin Karabaşoğlu

...Milliyetçilik, İman Zaafının Tezahürüdür

...Yirmialtıncı Mektubun Üçüncü Mebhasında net bir şekilde açıklanmaktadır:

"Fikr-i miliyette bir zevk-i nefsânî var; gafletkârâne bir lezzet var; şeametli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, ‘Fikr-i milliyeti bırakınız’ denilmez."13.

Buradaki tavır açıktır. Kesinlikle "Milliyet fikri iyidir, hoştur, güzeldir; dolayısıyla kimseye ‘Fikr-i milliyeti bırakın’ demeyin" şeklinde bir anlayışa ulaşmanın imkânı yoktur. Bilakis, kullanılan ifadeler, Risale-i Nur’un genelinde çizilen tablonun özeti mahiyetindedir: Milliyet fikrinde var olan nedir? Nefsanî bir zevk. Gaflet yüklü bir lezzet. Uğursuz bir kuvvet. Bu tariflerin hiçbirinde "müsbet" bir boyut yoktur. Fakat, yine de, içtimaî hayatla meşgul olanlara fikr-i milliyeti bırakınız denilmemelidir. Çünkü, milliyetçilik bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Enenin emanete hıyanetinin, nübüvvet çizgisinden sapmanın, felsefe çizgisine saplanmanın kaçınılmaz sonucudur. Temeldeki bir zaafın tezahürüdür. Temeldeki hastalıklardan dolayı milliyet fikrine saplanmış bir insana milliyetçiliği bırak demek, vücudunu saran kanser illetinden dolayı başı ağrıyan bir hastayı, başağrısı ilacıyla tedaviye kalkışmak gibidir. Veya temeli sarsılmış bir binayı pencere çerçevelerini değiştirerek tamire kalkışmak gibidir. Milliyetçilik derinlerdeki bir yaralanmanın sonucu ve belirtisidir; tedavisi, derinlerde bir çabayı, imanî bir şuurlanmayı, enenin emaneti bihakkın eda eder hale gelmesini, felsefe batağından kurtulup nübüvvet çizgisine râm olmayı gerektirir. Açıkçası, milliyet fikri imandaki zaafın sonucudur; tedavisi ise, imanın talimi ve takviyesi ile olur. Yani, insan, milliyetçilikten kurtulabileceği âlet ve ilaçları ancak iman dersleriyle bulabilir. Meselâ, kendisiyle aynı soydan olan birinin başarısıyla övünmek bir yanda milliyetçiliğin bir ifadesi olmakla birlikte, öte yanda Kur’an’ın ders verdiği "Size her ne güzellik isabet ederse Allah’tandır" imanî sırrından gafletin de ifadesidir. Kul kendi üzerinde görünen güzelliği, hayrı Allah’tan bilir ve böylece O’na teveccüh eder, O’nun bu ihsanına karşı ubudiyet ve şükürle mukabele eder. Kendi üzerinde görünen, kendisine verilmiş olanı sahiplenmemekle yükümlü olan insanın, kendisiyle yetinmeyip başkasının üzerinde görüneni dahi sahiplenmesi iman noktasında çok ciddi bir hastalıktır. Tedavisi, ancak "biyedihi’l-hayr/Her hayr O’nun elindedir" kudsî ilacıyla mümkün olabilir. Keza, kendi kavminden olan biri ile başka kavimden biri arasındaki bir kavgada kavminin tarafını tutmak; dahası birinin hatasıyla onun kavmini de mahkum etmek milliyetçiliğin bir ifadesidir. Oysa Kur’an adaleti emretmektedir. Adaletin iç dünyamıza gerçekten yer etmesi ise, gerek kâinatın, gerek Kur’an’ın ders verdiği üzere, her fiili ve her emri adalet üzere olan bir dil-i Hakîm’e bağlanmakla mümkündür.

"Müsbet milliyet" vardır

Kudsî İslâmiyet milliyeti yerine, Türklük, Kürtlük gibi ırk esasına dayalı milliyet tanımlarının Risale-i Nur’da genelde böylesi bir menfi anlamla yüklü olmasıyla birlikte, "müsbet milliyet" tanımının da kullanıldığı görülür. Bu satırların yazarı, "müsbet milliyet"ten asıl kasdın "İslâm milleti" olduğu kanaatindedir. Nitekim, aynı risalede "müsbet ve kudsî İslâmiyet milliyeti"nden14 söz edilmektedir. Bu sözün velev ki ırka dayalı milliyet anlayışında da "müsbet" cihetler bulunduğu şeklinde anlaşılabileceği düşünülsün, ortada çok ciddi uyarılar ve çok kesin kayıtlar sözkonusudur: "Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hadim olmalı, kal’a olmalı, zırhı olmalı.. yerine geçmemeli... Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kal’anın taşlarını, kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakâne bir cinayettir."15 (Bu noktada, İslâm’ı milliyetle aşılama veya güya milliyetle güçlendirme gibi teşebbüslerin Risale-i Nur’da "bid’a," "tahrip," "ifsad" olarak görüldüğünü bir kez daha belirtelim.)

"Müsbet milliyetçilik" olur mu?

Risale-i Nur’un birçok yerinde "milliyet" meselesi ele alınmakla birlikte, "milliyetçilik" kelimesinin ancak birkaç yerde geçtiği görülür. Bu bahislerin birinde "menfi milliyetçilik,"16 diğerinde "menfi milliyetçiler"17 denilmektedir. Sadece "milliyetçiler" kelimesinin geçtiği iki bahisten birinde "milliyetçiler" "tahribatçı ehl-i bid’a" tanımıyla özdeşleştirilmekte;18 diğerinde ise şöyle denilmektedir:

"Asabiyet-i cahiliye, gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur. Onun için milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar."19

Bu ifadelerin hiçbirinde "milliyetçi"lik için müsbet bir kullanım sözkonusu değildir. Bununla birlikte, her nasılsa, Risale-i Nur’un milliyetçiliği ikiye ayırdığı, menfi milliyetçiliğe karşı olup müsbet milliyetçiliği tasvip ettiği şeklinde genel bir hüküm çıkarılmıştır. Oysa, Risale-i Nur’un hiçbir yerinde "müsbet milliyetçilik"ten söz edilmemektedir. Sözkonusu olan, "müsbet milliyet"tir ve bununla da hususan "kudsî İslâmiyet milliyeti" kasdolunmaktadır. Ki, Risale-i Nur, "İslâm milliyetçiliği" dahi önermemektedir. Maharetçe geri bir Müslüman saatçi yerine, mahir bir Rum veya Ermeni saatçiyi tercih gibi, "Emaneti ehline tevdi edin" ilâhî emrine dayanan hakkaniyetli bir tavrı sunan Risale-i Nur’un "Müslümancılık" dahi yapmazken, "müsbet milliyetçiliği" sözkonusu etmesi elbette düşünülemez.

Bu makalenin yazarı, en başta belirtilen hususlara dikkat çekmekte; ve Risale-i Nur’un tedavisine çalıştığı bir hali âdeta mazur ve meşru duruma getiren "müsbet milliyetçilik" ifadesini aşılması gereken ciddi bir yanılgı olarak görmektedir. Risale-i Nur’da "müsbet milliyet" vardır, "müsbet ve kudsî İslâmiyet milliyeti" vardır; ama "müsbet milliyetçilik" yoktur. Çünkü, Risale-i Nur, her nevi asabiyetin tedavisine çalışmaktadır. Zira, Resul-i Ekrem (a.s.m.) şu hadisiyle, iman hakikatlerinin kalblerde tam bir ma’kes bulmasının asabiyetin aşılmasıyla mümkün olacağını ders vermektedir: "İslâmiyet cahiliye asabiyetini kesip atar.

Dipnotlar

13. a.g.e., s. 297.

14. a.g.e., s. 297.

15. a.g.e., s. 298.

16. Barla Lâhikası, s. 84.

17. Mektubat, s. 302.

18. a.g.e., s. 411.

19. Mesnevî-i Nuriye, s. 103.

(Metin Bey, yaziniza dair söyleyebilecegim sözler ancak malumu ilam olurdu. Bundan dolayi kiymetli okuyuculari, koyulastirma islemi bana ait olan, yine size ait "Müsbet Milliyetcilik Var mi?" isimli ehemmiyetli makalenizin Dipnotlar kismindan yaptigim alintiyla basbasa birakmak istedim, "Ilim mü`minin yitik malidir" sirrinca bu noktalarin tekrardan ihvanimizin nazar-i dikkatlerine sunulmasini arzu ettim, hakkinizi helal ediniz...)

6Zerafet ve Nezaket Mü`minin Vasfi(mi)dir, 25.03.2008 | Ayıplı kelimeler, Metin Karabaşoğlu

Süphesiz hepimiz bu soruya tereddütsüz evet deriz. Cünkü önder mü`minler olarak, basta O Müsfik Nebî (asm) olmak üzere tüm Enbiya, Evliya ve Mürsidlerimiz bu hasletlere sahiptirler; ve bundan dolayidir ki, gönüllere hitap ve etki edebilmislerdir..

Ve bu yüce hasletlerini düsmanlarinin bile tasdik ettiklerine tarih ilmi sahittir.

Simdi sorumu tekrar toparlayayim: Bugün müslümanlara düsmanlik edenler, düsmanlik bir yana

müslümanlarin nezaketine, zerafetine, eminligine sehadet edip, tasdik ediyorlar mi?...

`Ben zina etmek istiyorum` diyen bir genci bile Efendimiz (sas), kovmuyor huzurundan, nezaket ve sefkatle ders vererek, icinde bulundugu durumdan kurtariyor o kisiyi. Hasa, zaten bunun babasi, dedesi de böyleydi demiyor arkasindan..

Almanyada bir Cuma Namazinda, sevkli, heyecanli bir Alman mühtedi Imam Efendiyle karsilastik; simdi o imamin -hepimizde oldugu gibi- arasira hata etmesinde, `zaten kaninda müslüman kani yok`demek akildan, insaftan, en önemlisi de Islam`dan yeterince nasiplenememektir.

Yine kendilerini cedlerinin mehasini ve fetihleriyle avutup, avutmakla kalmayip, bunu kendilerine müslim-gayri müslim tüm milletlere bir üstünlük vesîlesi sayan anlayisa mensup (ve o anlayista faal) birisi, su inanamadigim sözleri sarfetti: Yusuf Islam, 11 Eylülden sonra, Müslüman olma nedenlerimi tekrar gözden geciriyorum demis(mis), bu da onun genlerinden kaynaklaniyormus, yani eger bu necip millete mensup olsaymis, o zaman sahip olmus olacagi bu genler ona onu dedirtmezmis...

Inancla irk veya gen, nesep nasil bagdastiriliyor, insanlar bilerek veya bilmeyerek bu gibi düsüncelere nasil kapiliyorlar, anlamakta ciddi manada cok zorlaniyorum.

Bizzat Sahabeler arasinda (iranli, habesli, yahudi vs.) baska milletlere ve dolayisiyla daha önce farkli inanclara sahip olan atalara mensup o denli `Yildiz Insan` varken ve Ehl-i Beyte mensup olupta bu mensubiyeti onu kurtaramamis kimselerden Islam tarihi kaynaklari bahsederken, Mü`minler, Müslümanlar bunlari derkedebilmeliler diyorum.. Sokullu`nun, Sinan`in vs.nin devsirilmis olmalari, birer müslüman olarak eserleriyle ve icraatlariyla iftihar etmemize engel olmuyor, olmamali da. Yok, sirp soyu, ermeni dölü deyip atmaliyiz onlari da o görüse göre o halde..

Iste Islamin güzelligi budur, düne kadar hangi inanca, düsünceye, vatana sahip olursa olsun, eger bugün müslüman oldugunu söylüyorsa bir insan, o artik `Islam Milletinin` bir evladidir ve tüm müslümanlarin da esit bir kardesidir, üvey bile degil...

Cenab-i Mevla, Ehl-i Islami yeniden zerafetli, nezaketli ve üstünlügü ancak -nesepte degil- takvada gören bir ehil eylesin, amin.

5Madem memnunuz,..., 19.03.2008 | Takdirleriniz için teşekkürler; ama desteğinize de ihtiyacımız var, Editör

Yaziniza bastan sona katiliyorum. Cünkü -hele Türkiye sartlarinda- üretimde kaliteyi ve sürekliligi saglamanin ve de muhafaza etmenin ne denli müskilatla dolu oldugunu biliyorum, bunu bütün gönüldaslarimizin da az-cok bildigine eminim. Onun icin bizler eger Karakalem`imizden memnunsak ve de yolunu gözlüyorsak, onu hayatta tutabilmek icin de biraz daha alaka ve fedakarlik gösterelim diyorum.

Allah korusun, bu dergimiz yayin hayatina son verirse eminim tüm kitlesi, kendilerini bir yanlarini kaybetmisler gibi hissedecekler.. Eminim, cünkü gercekten de ruh ve düsünce dünyamizin bir yanini kaybetmis olacagiz o zaman. Onun icin yapmamiz gereken cok fazla bir sey de degil, muhterem Metin Agabey abone sayisi bu günkünün iki kati olmasi gerektiginden bahsediyor, yani zaten biz aboneler 1000`li sayilarda oldugumuza göre, herkes bir abone, evet sadece bir abone daha bulursa veya o aski abonelik sistemine bir kisilik katkida bulunursa insallah, gercekten kendimizi vicdanen daha rahat hissedecegimize kâniyim.

Evet´madem dergimizden memnunuz, ve eksikliginde üzülecegiz, o zaman bu memnuniyetimizin devami ve o var olabilecek üzüntümüzün yoklugu icin de elimizden geleni yapalim diyorum arkadaslar. Ve bu kadari da elimizden gelebilecek birseydir insallah diyorum.

Yoksa yaniliyor muyum? Selametle..

4Sorumlu kim?, 16.03.2008 | ‘Yeni haberler’e dair birkaç not, Editör

slm aleyküm,

Eger karakalem yayinlari okuyucusundan hüsn-ü kabul görüyorsa -ki, buna yürekten inaniyorum-, o zaman bu okuyucular, yani hepimiz, bir okuyucudan ziyade gönül dostu da olabilmeli ve cevremizde bu yayinlarin muhtac ellere ulasmasi icin ugras verebilmeliydik hakkinca.. cünkü idealizmin, realizme karsi boyun eger vaziyete girmesine gönlümüz razi olmuyor. onun icin, bu yayin hizmetinin devami icin böyle bir karar alinmissa, biraz da bu karari zorunlu kilan sebepleri iyice düsünmeliyiz..(metin agabeyin belirttigi üzere, örnegin `peygamberin kardesleri` hala 5000 bile satmamissa, bunda karakalem kitlesinin bu kitabi ve benzerlerini, cevresine sahsen, hakkinca tanitamamalarinin büyük etkisi var kanaatindeyim).

Haricten gazelin gayet kolay ve yaygin oldugu günümüzde, harictekilerin, haricte olmayanlarin islerini en azindan zorlastirmamalari gerek diyorum. Yoksa, karakalemin müstakil olarak hizmetini sürdürebilmesini elbette ben de arzu ederdim. Ancak dedigim gibi, madem gayet begeniyoruz, o halde o yayinlarin cok satilmasina bizler ferd olarak azamî gayret edebiseydik belki durum o sekilde kalabilirdi. cuvaldizi biraz da kendimize batiralim diyor ve bari bundan sonrasi diyorum, karakalem tasvip ettigimiz cizgide kaldigi müddetce insallah, bu asagilik kapitalist carklarda ezdirmemek icin elimizi tasin altina koyalim. Bir cok istanbul saraylisina bu üslubum cok varos gelecektir, hislere hitap olarak görülecektir belki..ama ben bu üsluba vicdanlarinda muhatabiyet hissedecek ihvana sesleniyorum zaten en basta, onlar beni anlayacaktir insallah. Ayrica karakalemle organik bir bagim oldugunu iddia edebilecekleri de bunun böyle olmadigina temin ederim ve bunun ahirette hesabini gönül rahatligiyla verebilecegimi belirtirim.

Haklarini ihlal ettigim kardeslerim olursa da haklarini helal etmelerini istirham ediyorum.

Cenab-i Hakk, hüsn-ü hizmet eden tüm ihvanimiza, kolayliklar ihsan eylesin, amin.

3Elestiren kardeslere, 11.03.2008 | Bir ‘bildiri’nin perde arkası, Metin Karabaşoğlu

`Cenab-i Hakk, bizleri fikrî, mesrebî, hele hele siyasî taassubtan muhafaza buyursun, amin.` diyorum ve hepinizi bu sitedeki Levent Bilgi`ye ait Nurcular, Yanlisi/ Demirel`i Desteklemediklerini Deklare Etmelidirler, isimli yaziya ve yorumlarina davet ediyorum, bundan dolayi kisa keserek `Kendi aleyhinize de olsa Hakki söyleyiniz` ilahi fermanini da tekrar nazar-i itibariniza sunuyorum, vesselam

2mehmet caglar beye.., 05.03.2008 | NURCULAR, YANLIŞI / DEMİREL’İ DESTEKLEMEDİKLERİNİ DEKLERE ETMELİDİRLER, Levent Bilgi

Ehven-i ser idi bu sahis diyorsunuz sevgili kardesim, ancak Levent beyin yazisinda da örnegini verdigi üzere, ehven-i serrin propagandasi, tarafgirligi-taraftarligi yapilir mi? eger yapilirsa, adi üzerinde, `ser` olan o sahsin serrine ortak olunmus olmaz mi? Ayrica, demokrasinin maksudumuz olamayacagini, beserî sistemler icerisinden secebilecegimiz bir arac ancak olabilecegini hatirlatirim. Hakli tenkidleri de `itidal ve muvazeneyle` karsilamanizi hasseten tavsiye ve istirham ederim. Bizim burda itirazimiz Yeni Asyanin o fötürlü sahsi ve uzantilarini desteklemesi degil, ve olamaz elbette.. bunu Nurculuk adiyla ve Nurcular adina yapmaya calismasidir. O yüzden yazarin kullandigi baslik ve icerikde, baska Nur cemaatlerinin de mevcut olduklari ve o sahsi da desteklemek söyle dursun, anlatabildikleri herkesi bundan `korumaya` calistiklarini göz önünde bulundurmasi gerekirdi. Gecmiste yapmis bulundugunuz o tevil ve tarafgirligin dogrulugunu ispat cabasina girmeniz, zannimca bu secimlerde de o düsünceyle yaptiginiz tercihin savunusu gayesini de tasiyor. Üstad Hz.nin duasini ve destegini DP`den cekmesi meselesine hic girmeden sunu paylasmak istiyorum , velev ki bir hizb, parti, ehven-i ser olarak bir dönem desteklendi; bu, o partiye ilanihaye duamizi ve destegimizi sürdürmeliyiz anlamina gelebilir mi acaba? siz de takdir edersiniz ki, konu siyasiler olunca kesinlikle ihtiyatli olmak gerkiyor. Mehdi nazariyla bakacak derecede abartili muhabbetten, gerektiginde yanlislarini yüzüne haykirip destegi cekebilme ferasetine sahip olabilmemiz temennisiyle, hakkinizi helal ediniz, selamlar.

1Nurcular mi, Yeni Asya mi?, 01.03.2008 | NURCULAR, YANLIŞI / DEMİREL’İ DESTEKLEMEDİKLERİNİ DEKLERE ETMELİDİRLER, Levent Bilgi

Yazarin bu yazida ki muhatabi kesinlikle `Nurcular`, hele `en üst kademedeki Nur talebeleri` asla olamaz. Cünkü, bu zikredilen güruh, defaatle Demirelle -olmayan- münasebetlerini gerekceleriyle izah etmislerdir. Ve daha da önemlisi, müntesipleri olan ihvani da böyle bir münasebetin yanlisligi konusunda uyarmislardir, ehl-i vicdan buna sahitlik yapmaktadir.. Ancak son secimlerde de görüldügü üzere, kendilerini Nurcularin hasi ve sözcüsü gören bu Demirel destekcileri yine cok ucuz gerekcelerle o kisinin uzantisini -böylesine özel bir secimde- destekleme yoluna gitmislerdir. Ve zannimca, bir kisim ehl-i insaf ve dikkat tarafindan yayinlanan o hakikatli Bildiri ile cevaplarini almislardir. Yillardir oldugu gibi Milli Görüs ve diger cemaatlere mensup kardeslerimizin bu konudaki hakli itirazlarini, Nur cemaatleri -biri haric- haketmemektedirler. Ancak bu zevat sayesinde adimiz da böyle cikmistir malesef, bunu izah etmekten de sahsen biz 20 yildir neredeyse biktik artik.. Onun icin Levent Bey bu yaziyi yazarken, kisacik da olsa, diger Nur cemaatlerinin (varliklarindan haberdar olduguna süphem yok) bu kamburu asla sirtlarina almadiklari gibi, kendilerine de bu konuda hep izah ve muhalefette bulunduklarina -vicdan adina- deginmesi gerekirdi, hatta elzemdi..vesselam.



© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut