“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.602 yazı içinden]

 Fatih Seyda : yorumlar 

1RİSALE'DE FELSEFİ DİLİN ELEŞTİRİSİ, 15.03.2008 | SÖYLEŞİ: (II) METİN KARABAŞOĞLU: “Risale-i Nur, Kur’ãn ile aramızdaki bağı tekrar kurmaya talip bir eserdir”, *

DOGMATİK VE SKEPTİK BATIL FELSEFEYE KARŞI KRİTİK TECDİDLE HAKİKATIN İSPAT EDİLMESİ

“Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var.”

– B. Said Nursi, TABİAT RİSALESİ

GİRİŞ

“Bediüzzaman, sıkça mevzubahis ettiği Batı dünyasını ikiye ayırır. Bir kısmını “felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, beşeri sefahete ve dalalete sevkeden bozulmuş Avrupa” teşkil eder. Diğer bir kısmını da “İsevinin din-i hakikiden ve İslamiyetten aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nafi sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa” teşkil eder. (Lem’alar, s.106)

Bediüzzaman bu iki Avrupadan birini şiddetle tenkit ederken diğerini takdir eder. Bazı risalelerde “Ahirzamanda Hz İsa Aleyhisselamın gelip, Şeriat-ı Muhammediye ile amel edeceğini haber veren hadisleri, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında küfr-ü mutlak karşı yapılacak bir ittifakla te’vil eder.” (Prof. Dr. İbrahim Canan)

1) “Otuz seneden beri iki tağut ile mücadelem var, biri insanda, diğeri alemdedir. Biri ene, diğeri tabiattır.”

Said Nursi

“TABİAT RİSALESİ

(Yirmiüçüncü Lem’a)

“[Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmiyecek bir surette öldürüyor; küfrün temel taşını zir ü zeber ediyor.]”

MUKADDEME

Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:

Birincisi: “Evcedethü’l- Esbâb” Yâni: “Esbab bu şey’i îcad ediyor.”

İkincisi: “Teşekkele Binefsihî” Yâni: “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”

Üçüncüsü: “İktezathü’t – Tabiat” Yâni: “Tabiîdir, tabiat iktiza edip îcad ediyor.”

“İHTAR

Şu notada, Tabiiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu, lâakal doksan muhali tazammun eden dokuz muhal ile beyan edilmiş. Sair risalelerde o muhaller kısmen izah edildiğinden, burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için birdenbire, bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurafeyi nasıl bu meşhur âkıl feylesoflar kabul etmişler, o yolda gidiyorlar, hatıra geliyor. Evet onlar mesleklerinin iç yüzünü görememişler....

(Haşiye): Bu risalenin sebeb-i telifi,... bozulmuş aklı yetişmediği şey’e hurafe deyip dinsizliği tabiata bağlayarak Kur’an’a hücum edilmesidir. O hücum ise şiddetli bir hiddeti kalbe verdi ki, şiddetli ve galiz tokatları o mülhidlere ve haktan yüz çeviren bâtıl mezheplilere yedirdi. Yoksa, Risale-i Nur’un mesleği, nezihane ve nazikâne bir kavl-i leyyindir.

...

... Sual: Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki:

Şu zamanda çok ileri giden feylesoflar diyorlar ki: “Hiçten hiçbir şey îcad edilmiyor ve hiçbir şey îdam edilmiyor; yalnız bir terkib, bir tahlildir ki, kâinat fabrikasını işlettiriyor.”

El cevap: Nur-u Kur’an ile mevcudata bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki; tabiat ve esbab vasıtasiyle beu mevcudatın teşekkülât ve vücudlarını -sabıkan isbat ettiğimiz tarzda- imtina’ derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden; iki kısma ayrıldılar.

Bir kısmı, sofetâî olup, insanın hassası olan akıldan istifa ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, kâinatın vücudunu inkâr etmeyi, hattâ kendilerinin vücudlarını dahi inkâr etmesini, -dalâlet mesleğinde- esbab ve tabiatın îcad sahibi olmalarından daha ziyade kolay gördüklerinden, hem kendilerini, hem kâinatı inkâr edip cehl-i mutlaka düşmüşler.

İkinci güruh bakmışlar ki: Dalâlette, esbab ve tabiat mûcid olmak noktasında bir sinek ve bir çekirdeğin îcadı, hadsiz müşkilâtı var ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için bilmecburiye îcadı inkâr ediyorlar, “yoktan var olmaz” diyorlar ; ve îdamı da muhal görüyorlar, “var yok olmaz” hükmediyorlar. Yalnız, harekât-ı zerrat ile tesadüf rüzgârlariyle, bir terkib ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak suretinde bir “vaziyet-i itibariye” tahayyül ediyorlar...

İşte sen gel, ahmaklığın ve cehaletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör; ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve echel yaptığını bil; ibret al!

...Bu bedbahtlar, âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz-ü ihtiyarîden başka ellerinde olmıyan Firavunlaşmış kendi nefisleri, hiçbir şey’i îdam ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan îcad edemediklerinden ve güvendikleri esbab ve tabiatın ellerinden hiçten îcad gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: “Yoktan var olmaz, var da yok olmaz” deyip, bu bâtıl ve hatâ düsturu, Kadîr-i Mutlak’a teşmil etmek istiyorlar. Evet Kadîr-i Zülcelâl'in iki tarzda îcadı var. Biri; ihtira' ve ibda' iledir. Yâni hiçten, yoktan vücud veriyor ve ona lâzım her şeyi de hiçten îcad edip eline veriyor. Diğeri; inşa ile, san'at iledir. Yâni kemal-i hikmetini ve çok Esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anasırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor. Her emrine tâbi' olan zerratları ve maddeleri, rezzakıyet kanuniyle onlara gönderir ve onlarda çalıştırır. Evet Kadir-i Mutlak'ın iki tarzda, hem ibda' hem inşa suretinde îcadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek; en kolay en sühuletli, belki daimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten var eden bir kudrete karşı, "yoğu var edemez!" diyen adam, yok olmalı!..

Tabîatı bırakan ve hakikata geçen zat diyor ki: Cenab-ı Hakk'a zerrat ededince şükür ve hamd ü sena ediyorum ki, kemal-i îmanı kazandım, evham ve dalâletlerden kurtuldum; ve hiç bir şübhem de kalmadı.”

“... felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’an ile barışıktır. Belki Kur’an’ın hikmetine hâdimdir, ...”

2) “Yüce Allah Mukaddes Beyan’ında Efendimiz’e (sav): “Rabbim ilmimi artır.” demesini öğütlemektedir. Zira varlığın hakikatı ancak onu yaratan Allah’ın lütfedeceği ilimle anlaşılabilecektir. Buna bağlı olarak Cenab-ı Hak bu ayetle ayrıca inananlara nasıl bir dua etmeleri gerektiğini de öğretmektedir.“Kur’an” kelimesinin “İkra” emriyle aynı kökten olması ve “okumak” manasına gelmesi sebebiyle Yüce Kitab’ımızı her aklımıza getirişte “okuma” dersi almamızın sağlanması Rabbimizin, ilim talebinde yatan ehemmiyeti bizlere hissettirmedeki bir başka rahmeti olmaktadır.

Fıtratı icabı sonsuz bir kemâle doğru terakki etmeye mecbur olan insanoğlunun hidayeti için gelen bir “KİTAB”ın ilk bu kelimeyi “Oku” seçmesi müminlere ilmin ehemmiyetini duyurmaya ilk tedbirdir.

Rabbimizin Vahyi “oku” emriyle başlatmasının enteresan bir yönü de şudur: Bu ayet Arapça dilbilgisi yönünden bir fiil cümlesidir; normal bir fiil cümlesinde özne ve fiilden başka bir de nesne olması gerekir; fakat bu ayette nesne belirtilmemiştir. Böylece enteresandır ki Allah’ın “oku” demesine rağmen neyin okunacağını belirtmemişdir. Sadece Allah’ın adını an ve oku denilmektedir. Buradaki gizli hikmet, şüphesiz müslümanlara her ne olursa olsun, ister dini, ister dini olmayan herşeyi okuyup öğrenmeleridir. Eğer Allah nesneyi kesin olarak, mesela Kur’an’ı oku deseydi, müslümanlar ondan başka birşey okumayabilirlerdi. Bununla Allah okumanın ve ilmin sınırı olmadığını göstermiş olmaktadır.

Kur’an’ın bu mesajlarını iyi anlayan müslüman toplum, bilhassa ortaçağda ilim ve teknolojide zirveye çıkmışlardır ki bu durumu, İslam dünyasında ilmin önemini inceleyen Franz Rosental şöyle vurgulamaktadır: “Hiçbir inanç sisteminde, İslam’da olduğu ölçüde din-ilim uygunluğu ayrılmaz bir biçimde gerçekleşmemiştir.”

Kainatta tecelli edegelen nizam ve değişik şekilde tecelli eden şeylerin birbiriyle olan münasebetini idrakdan ve bu idrakların tasnifi ve biraraya getirilmesinden ibaret olan ilmin elde edilmesi, bu büyük nizamın muammasının kavranmasına aracılık etmesi bakımından büyük önem arzetmektedir. Bunun elde edilmesinde de en önemli yol hiç şüphesiz okumaktan geçme




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut