“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Bir avuç tuz
–İsmail Örgen

[*4.622 yazı içinden]

 Eymen Erdem : yorumlar 

16Cemaat nedir?, 30.07.2008 | ZAMAN CEMAAT ZAMANIDIR, AMA..., Hüseyin Yılmaz

selamun aleyküm

Kardeşimiz güzel bir yazı yazmış. Fakat meseleyi daha derin bir tahkikle yazsaydı daha da güzel olurdu. Cemaat ile cemiyet aynı şey değiller. Cem'iyet, insanların gönüllü veya gönülsüz olarak bir arada bulundukları duruma denilir. Cemaat ise, belli bir gaye etrafında bir araya gelen ve hadis-i şerifin tabiriyle " bir kalenin taşları gibi birbirine kenetlenmiş olan " insanların görüntüsüdür. Bu noktadan denilebilir ki Müslümanlar, cemaattir. Veyahut cemaatlerin birleşmesinden oluşan bir ümmettir. Üstad 5. Sözde beşeriyeti cemiyet ile tarif ederken, müslümanları cemaatle tarif eder. Cemaat, ferdlerden meydana gelir. Kur'anda, bir insanın, hakikatine dayalı yönünden bahsedilmediği durumlarda "beşer", ama hakikatine dayalı yönlerinden bahsedildiği durumlarda "insan" tabiri kullanılır. Beşeriyet, insanın cüz' olma yönünü; insaniyet ise cüz'i olma yönünü ifade ediyor. İnsan, cüz'iyetten ilim vasıtasıyla külliyete çıkınca " ferd " olup " ferdiyete " eriyor. Cemiyet, cüz'lerden oluşan bir külldür ve kolayca parçalanabilir; cemaat ise, ferdlerden meydana gelen bir küllidir, parçalanamaz. Cemiyette, beşer, cemiyete feda edilir. Ama cemaatte ferd, feda edilmez. Çünkü islamda ve hakkatte, ferd, cemaate eşdeğerdir, eğer kendini İslamiyet şahs-ı manevisi havuzunda sırr-ı uhuvvetle eritmişse... Böyle biri, cemaate feda edilmez. Çünkü cemaatin direği odur. Cüz'i, bilkuvve küllidir. Bundan dolayı her bir insan ya bilkuvve veya bilfiil ve bizzat bir cemaattir. Problemler, dinin bu manevi yönünün anlaşılmamasından kaynaklanıyor. Yani insana bir cüz' nazarıyla bakmak, imani ve uhrevi bir bakış değildir. Her bir insan kainata eşdeğerdir. Bu nazarla bakılınca, ihlasla inşa edilen ferdler, ve uhuvvetle inşa edilen cemaat ve cemaatler arası uhuvvetle teşkil edilen ümmet-i İslamiye bir küll-ü küllidir. Ne cüzlerine ayrılır, ne de de bölünür. Çünkü bütün islamiyet hakikatleri her bir " ferd " üzerinde gözle görünür. Ümmet-i Muhammed, Asr-ı Saadette olduğu gibi, büyük bir canlıdır. Birbirinin elemiyle müteellim, lezzetiyle mütelezziz bir tarzda... Fakat bu gayelerin tahakkuku için Üstadın 21. Lem'ada vurguladığı bir mesele şarttır: Umumi Gaye... Umumi gaye olmadan, yani gaye-i hayal olmadan ne insan insan yani bir ferd olur, ne de cemiyet cemaate döner. Umumi Gaye, bir ruhtur, alem-i emirdendir, insanların benlerinin içinde eridiği rıza-yı İlahi eksenli bir havz-ı kevserdir. Nur cemaati içinde veyahut Müslümanlar içinde hala porblemler varsa suçlu düşmanlarımız değil biziz demektir. Çünkü ihlas ve uhuvvet düsturlarını istenildiği tarzda yaşamıyoruz demektir. Evet kolay değil, ama başka yol da yok. Ya olacak, veyahut bu iş bitecek... Ve mahşerde bu yanlışımızın hesabını biz vereceğiz... Ama ebedi bir pişmanlık ve acıyla... Fani malın, fani dünyanın, fani hayatın, fani ne varsa bu hayat aynasına yansıyan herşeyin, " kendimiz ve malımızın " beka bulması, Hakikate feda edilmesi ve Ona satılması ile oluyor, olabiliyor ve olacak...İnşaallah uhuvveti yaşayıp " Nur Talebesi " yani " Kur'an talebesi " olabiliriz. Talebelik için ihlas yetmiyor...

selam ve dua ile

aciz kardeşiniz

Eymen

15Muvazene lazım..., 25.07.2008 | Büyük cemaat, küçük cemaat... (II), Metin Karabaşoğlu

selamun aleyküm

Gürcan kardeşimiz aslında olayın bir yönünü söylemiş. Metin ağabey ve diğer kardeşler ise başka bir yönünü söylüyor. Şahsen "cemaatin değil" hizmetin selameti ve devamı için Gürcan Ağabeyimizin yazısını tasvip ettim. Evet kimse haksızlığa gelemez. Gelmemeli de. Fakat dönemin cidden zor olması, davanın hakkıyla anlaşılmaması,davanın temel direği olan " tefani " nin yaşanılmaması ve benzeri bir çok açılardan bakılınca durum vahim görünüyor ve en azından haklı taraf, davası için, insaflı olarak hakkını fena ve feda etmeli, diye düşünüyorum ve inşaallah uygulamaya çalışıyorum. Tefani karşılıklı olunca oluyor. Üstad'ın 28. Lem'ada verdiği kritere göre " fazileti ziyade gelen ağabeydir." Şualardaki mektuplarda belirttiğine göre fazilet de "ruha aittir." Ruhî faziletin temeli olan tefanide ilerleyen kişi "Ağabey" olur diyebiliriz. Ağabeyliğin bir kriteri de hizmetteki ciddiyet ve gayrettir. Şahsen ben, benden daha ihlaslı, daha ciddi, ve daha gayretli hizmet eden kişiye ve kişilere yaşı benden küçük de olsa gönülden " Ağabeyim " demişim, ve biiznillah ebediyen de derim. Bu problem, aslında Metin ağabeyin bir imtihanıymış. Bizde de olsa nasıl yaparız bilemem ama Üstadımız onun yerinde olsaydı sanırım Onun gibi yapmazdı. Çünkü Barla Lahikasında Üstadın Re'fet ağabeye " Bir uhuvvet düsturu söyleyeceğim... Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir... Cemaatin ruhu tesanüddür. Tesanüd gitse, cemaatin tadı kaçar... Yoku var etmiyorsunuz, hakiki varı yok etmeyin " diye uzunca bir mektubu var. Her grupta böyle problemler olmuş ve oluyor ve olacak. İnsan için en zor şey, kendi seviyesinde ve belki ondan altta olanda fani olmasıdır. Çünkü bir insanın kendinden mükemmel olan Şeyhinde, Resulünde ve Allahında fani olması kolaydır. Fakat kardeşinde fani olması zordur. Amma ve lakin sahabe mesleği budur. Bu yol "Ben" değil "Biz" yolu, yani "Ene" değil "Hüve" yolu yani Şahs-ı maddi değil Şahs-ı Manevi yolu... Ve şu an zihnime geldi, davada ve kardeşlerinde erimeyen, onları da eritemez. Fani olmayan ifna edemez. O halde birilerimiz evvel fani olacağız, sonra kardeşlerimizi de eğer bizde olmaktan kaçıyorlarsa Üstadda, Resulullahda, Allahda, dava-yı Kur'aniyede, emr-i İlahide, mücahede-i dinîyede fani olmalarını sağlatacağız. O zaman bu dava yürür. Çünkü Üstadın tabiriyle "herkesin meşrebi bir değildir." Zannediyorum ki bizler İhlas ve Uhuvvet Risalelerini yaşasak hiç kimse bu davayı öldüremez. Metin ağabeye tavsiyem, "Ağabey, sen kendini O ağabeyimizde fani et, olmazsa dava-yı Kur'aniyede hissiyatını ve hakkını fani ve feda et. Ağabeylik sende kalsın." İmtihanı, iki tarafın da kaybetmesi acı. En azından bir taraf kazansın, ki Nur dairesinin kalitesi artsın. Belki Metin ağabeyimiz kızacak ama bu tarz şikayetlerin internete yazılmasına karşıyım demiştim ama yine karşıyım. Çünkü düşmanlarımıza malzeme veriyoruz. Zaten zaaflarımızı arıyorlar. Onlara delil olmayalım. Belki çok acı olacak ama içinde saklasan daha iyi olur. İnşaallah Rabbimiz hayırlara tebdil eder. Her türlü kazanan sen olursun, ağabeyimiz olduğunu bu ef'alinle bihakkın izhar ve isbat edersin...

Hakk ve Hakikat için, şahsî ne varsa, feda edilmeli, kendimiz dahi... 6. Söz'ün konusu zaten bu... Artık 6. Sözü yaşamalıyız...

selam ve dua ile

aciz kardeşiniz

Eymen

14Yazıya dair..., 23.07.2008 | Düşüncenin Aktığı Mecra ve Oturduğu Zemin, Serdar Pehlivanoğlu

selamun aleyküm

Kardeşimiz kendi üslubuyla bir şeyler anlataya çalışmış ama yazı eleştiri yazısı olunca maalesef müsbet anlatım menfi kılıf içinde dağınık ve düzensiz gözükmüş. Aslında bu mevzuyu bilebildiği kadar ve kimseyi eleştirmeden anlatsaydı ve sonra bu oluşturduğu zemine göre Metin Ağabeyi tashih etseydi sanırım daha hoş olurdu. Bu tenkid tarzı maalesef eleştiri oklarını üstüne çeker. Kim olursa olsun. Tebbet suresinden dolayı Ebu Leheb'in hanımı Ümmü Cemil'in Efendimiz Aleyhisselatu Vesselama yaptığı eziyetler malumunuz. Tenkidden ziyade yapılması gereken önce hastalığı teşhis -ama net ve itiraz edilmez bir tarzda- ve sonra o hastalığı hasta olana isbat etmek ve onu ikna etmektir.Neyse... Serdar ağabeyimizin özellikle vurgulamak istediği Kur'anın tefekkür, tedebbür, tefakkuh, taakkul gibi meselelerde ısrarla müminleri teşvik etmesidir. İnsanın zihninin çalıştırılmasıdır. Belki burada yazılan eleştirilerin çoğunun cevabını Üstadımız Osmanlıca Lemeatta ve Hutbe-i Şamiyenin sonunda olan bir Vicdan tarifinde yapıyor. Orada Vicdanın dört temel unsuru ve Ruhun hasselerinden 4 ü olan "irade, zihin, his ve latife-i rabbani ( sırr )" nin her birinin kendine has birer gayetü'l-gayesi olduğunu belirtir ve der: İrade; İbadet-i Rahmani; Zihin, Marifetullah; Hiss, Muhabbetullah; Latife-i Rabbani ise şuhud ve müşahedetullah içindir. Şuhud, bir ihsan-ı Sübhanidir. Ubudiyet-i mutlak, ibadet-i kamile bu dört gayeyi de camidir. Bunu adı " Takva " dır, bir tabir-i Kur'ani. Şeriatın amacı, bu dörtleri terbiye, tenmiye, tehzibdir" yani ayrıştırmadır diye bir izahatı var. Bence külliyetli bir okuma yapmadan bu mevzuya dalınmamalı. Mesela, 6. Söz Aklın Allah'a satılmasından, yani Kur'an denilen ve Akl-ı Külli ( ism-i Hayy bahsi ) olan vahiyler gözüyle kainatın okunmasından bahseder. Kur'anla kainat okunabilir ancak. O zaman akıl "miftah-ı kenz" olur. Böyle akla, Kur'an "hikmet" der. Ve hikmeti, Allah'ın Kendisinin özel kullara verdiğini bir çok nümunelerle gösterir ve hikmet verilene büyük hayırlar yani varlıklar, nimetler, güzellikler verildiğini söyler. Kur'an ve Risale-i Nur nazarında gerçek akıl, "reşha-misal" bir akıldır. Yani istidadlar, ön yargılar, muhit, zaman o aklı kayıtlandıramaz. Hakikati olduğu gibi görür. Akıl, Hakikati kuşatamaz, çünkü Hakikat muhittir ama Hakikatin tecellisi ve özel vecheleri olan suretleri kuşatabilir. Zaten ilm-i mantıkta ilim, akıl ekranında bir şeyin suretinin oluşmasıdır diye bilinir. Kızıl İcaz'da bu cümle geçer. Kısacası, hepimiz, Kur'anda ve Külliyatta daha çok yol almalıyız.

selam ve dua ile

aciz kardeşiniz

Eymen

13İzah meselesi, 23.07.2008 | RİSALE-İ NURLAR İZAH EDİLMELİ Mİ, Halil Köprücüoğlu

selamun aleyküm

kardeşlerimiz yorumlar vasıtasıyla çok şeyler söylemişler. Şahsi kanaatim şu ki, biraz da dönemin zorlamasından dolayı, izah yapılmalı. Fakat mühim bir şart şu: Anlatan kişi ihlaslı ve sırf Allah rızası için anlatacak. Aksi halde, boş ve iğrenç bir görüntü oluşuyor. İhlaslı olunca âlim olması şart değil, Risaleye vâkıf olması da şart değil; tesirli oluyor. Bu mühim... Gönül isterdi ki anlatan hem âlim, hem ârif, hem vâkıf, hem âşık, hem kudsi, hem muhlis, muhlas olsun ama maalesef bu da hiç kolay değil. Fakat Lahikalardan anlaşılan şu ki kimi insanlar doğuştan ihlaslıdır, Hulusi Ağabey, Hasan Atıf Egemen ve Atıf Ural ağabeyler gibi... Bunlar anlatmalı. Kimileri de doğuştan meraklıdır, tedkik ve tahkik ehlidir Re'fet Ağabey, Sabri Ağabey, Büyük Ruhlu Küçük Ali Ağabey, Zübeyr Ağabey, Zekai Ağabey gibi... Bunlar da dikkati ve ilmi nazara sundukları için anlatmalılar. Kimileri de vardır, belli bir birikimle daireye gelirler Mehmet Feyzi, Hasan Feyzi Ağabeyler gibii... Bunlar da konuşmalı çünkü bunlar Risalenin farklı yönlerini ve kaynaklarını göstermekle aşk ve şevk verirler. Yeter ki konuşan Allah rızası için konuşsun. Gerisi mühim değil. Bir de izah yapan konuya bağlı izah yaparsa, konunun dağılmasını engellerse ve ilgili yerleri -kimi ağabeylerin yaptığı gibi- Külliyattan göstererek Külli bir bakışı dinleyiciye sunarsa ve onları da manen yükseltirse ne kadar güzel olur. Üstad, müzakereli dersten bahsediyor Lahikalarda, o halde müzakere izahlarla olacağına göre izah lazım olan yerler mesela Üstadımızın ifadesiyle Meyve Risalesinin son kısımları zaman zaman müzakere edilmeli. Bir izahlı ders, dinleyiciye izahsız derse göre bir kâr sağlamıyorsa dinleyici açısından lüzumsuzdur. Önemli olan istifade ve istifazadır.

selam ve dua ile

kardeşiniz Eymen

12, 23.07.2008 | Büyük cemaat, küçük cemaat... (II), Metin Karabaşoğlu

selamun aleyküm

Gürcan kardeşimin yorumunu tebrik ederim. Allah razı olsun. Yazılması gereken hemen herşeyi yazmış. Sanırım bizim problemimiz; sorunsuz, sıkıntısız, ve en önemlisi insanlarla imtihansız bir dünya hayatı geçirmek isteyişimizde... Elbette imtihan olacak. Asıl imtihan da dar dairede, daire içinde olanlar arasında oldu, oluyor ve olacak. Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir'in bir münakaşalarından hadis kitapları bahseder. Resulullah Efendimiz, hatta Hz. Ebu Bekir'in haksızlığını itirafına rağmen, yine de Hz. Ebu Bekir'e taraf çıkar ve "Benim ashabımı bana bırakın" der. Efendimiz'in bu tavrı bize bir derstir ki, herkes yaptığı hizmetlere göre İslam dairesinde gayr-ı ihtiyari olarak ve istemeden yer hak eder. O hizmetin hatırına ona hürmet edilir ve edilmeli. O yüzden bizim gibi, hizmete yeni başlayanlar hizmette kadim olanların hizmetleri hatırına onları hoş görmeliyiz. Sanırım 21. Lem'ayı Allah bize ya gönüllü olarak yani istekle ve lezzetle veya gönülsüz olarak, musibet, imtihan ve acı ile yaşattırmaya çalışıyor. Hamd olsun Allah'a, yaşattırsın da nasıl olursa olsun. Kardeşlerimden ricam, kimseyle uğraşmayalım. Allah'tan bize kendimizi ve Kendisini unutturmamasını isteyelim. Ve buna çalışalım. İnşaallah herkes kendi mahiyetini görürse başkasıyla problemi de kalmaz, kalamaz. İnşaallah kısa vadede Nur dairesi içinde Muhlis ve Muhlas olanların sayısı çoğalır. Dava ancak o zaman sağlıklı yürüyebilir. Bir ağabeyimizin dediği gibi "Şahs-ı Manevi aşkı" lazım. Artık şahs-ı maddi aşkı devri bitti. Dava aşkı ve ruhu gerekli.

selam ve dua ile

kardeşiniz Eymen

11Su-Hava-Nur, 16.01.2008 | Formül, Metin Karabaşoğlu

selamun aleykum

Külliyatta bir yerde kapalı olan yeri külliyatın başka bir yeri açar.

Bu bahsin izahı da Osmanlıca Lemaattadır. Üstad Lemeat'ın tamamını Sözlerin sonuna koymadığı için o bölüm de hariçte kalmış.

Osmanlıca Lemaattaki " Mahbub-u Hakiki hem akrebdir, hem eb'ad " başlıklı bahiste, bu mevzu detaylıca anlatılmış.

Arı ve karınca misaliyle mesele aydınlatılmış. Ve " ma-i Kudret, ziya-yı İlim, nesim-i Rahmet " tabirini kullanıyor.

" Nesim ve hava-yı nesim " tabirini aynı yerde kullanmış, ki hava ile rahmetin ilişkisini anlayalım. İlme, ziya tabirini eşleştirmesi zaten 16. Söz, 1. Şua'da da var. Ziya ile nurun ilme izafesi pek bir farklılık ortaya koymaz.

Evet Allah kudret, ilim ve rahmeti vasıtasıyla akrebiyetiyle, ehadiyetiyle bize yakındır. Fakat biz Onu bütün tecelliyatıyla, eb'adiyetiyle, vahidiyetiyle tanımadığımız ve tanıyamadığımız için O bize uzaktır.

Tanıyan yakındır. Allah kendisini tanıyanlardan eylesin. Amin.

selam ve dua ile

kardeşiniz Eymen

10Velayet-i Vusta, 20.12.2007 | Üç velâyet, Metin Karabaşoğlu

selamun aleyküm.

Öncelikle başta Metin Ağabey, sonra da bu yazıya cevap yazan kardeşlerimle iftihar ettim. Bin maşaallah ve barekallah diyorum onlar için. Rabbim feyz ve istifadelerini artırsın. Yollarını daha da açsın. Önce Hakikate sonra da Hakka vasıl eylesin. Amin. Amin. Amin.

sonra bu fakirin Metin ağabeyin ve Yunus ağabeyimin yazısını okurken zihnime gelen bir mana şu ki:

24. Söz İkinci Dal belki bu velayet bahsini tamamıyla şerheder:

Çünkü orada 3 tarz kilişik tipi ( reşha, katre, zühre ) ve bunların 3 alt tipinden behsediyor ( külli-i hakiki, umumi yani külli-i zahiri, cüz'i yani hususi )

Vekayet grubu Üstadın belirttiği üzere Katrenin 3 grubu olabilir.

Cüz'i olan katre Velayet-i Suğra iken

Umumi olan Katre Velayet-i Vusta ve

Külli olan katre ise Velayet-i Kübradır.

Zaten bu 3. aşamaya gelen kişi reşha olmaya başlıyor. Yani cüz'i reşha oluyor. Tabiat perdesi ve gecesi hakikat güneşinin şualarıyla yırtılıyor. Doğrudan doğruya kalbinden Hakikate bir yol açılıyor.

Üstad da Efendimiz Aleyhiseletü Vesselam hakkında " Risalete dönüşen velayeti ile " tabirini devamlı kullanıyor. Bu sırdan ileri gelse gerek.

Ayrıca Şener Dilek Ağabeyin ntlarında okumuştum ki 1. Mektupta bahsedilen ve Hazret-i Hızır ile görüştüğünden bahsedilen bir veli grubu var ki onlar Velayet-i Vustadır. Bunlar ehl-i tasarruf velilerdir. Üstad döneminde yaşayan Ladikli Ahmed Ağa bunlardandır.

Şİmdilik zihnime gelen manalar bunlar. İnşaallah meselelr daha iyi anlaşılır.

selam ve dua ile

kardeşleriyle iftihar eden

Eymen

9Yazıya dair, 06.12.2007 | İstidat ve kabiliyetler böyle mi gelişir?, Mehmed Boyacıoğlu

selamun aleyküm

Enes kardeşimizin tesbiti doğru. Ehadiyet farklılık değil birliği gösterir.

Ehadiyet istidaddır. Bilkuvvedir, potansiyedir. Çekirdektir. Bilfiile geçince, ki bu bilfiile geçiş ehdiyetin içerdiği sonsuz ihtimallerden sadece ve sadece bir cevhenin görünüşüdür, o zaman farklılaşma başlar. Ağacın muhteşem görüntüsü Vahidiyeti ve meyveleri vahdeti ve içindeki çekirdekler de ehadiyeti anlatmakla o ağaç diğer ağaçlardan farklılığını izhar eder. Yani vahidiyet + ehadiyet = Ferdiyet ( İsm-i Ferd bahsi ) Yani insan şahsiyet ve haysiyet sahibi bir ferd olur. O zaman o kişinin diğerlerinden farklılığı belli olur. Nitekim Üstad'ın Şuaat-ı Marifetünnebi de belirttiği üzere haysiyet, ahklaki hususiyetlerin tamamından ortaya çıkan manevi kimlik ve kişiliktir.

O halde ferdiyet faaldir, ehadiyetin fonksiyoner halidir. Herkes ferdiyete adaydır ama çoğu insan adaylıkla yetinip gidiyor. Bu potansiyaliteyi de bilfiil hale getiren ilimdir, ilm-i hakikattir. Bir tanıdığıma Hz. Hızır bu şifreyi vermiş.Üstadımızı hep iman hakikatlerine nazarları çevirmesi bundan dolayıdır.

Cevşende denildiği gibi her kes zıddı olmayan bir ehadiyet tecellisi, benzeri olmayan bir ferdiyet tecellisi, kusuru olmayan, bir samediyet tecellisi ve misli olmayan bir mevcudiyet tecellisi, çifti olamayan bir vitriyet tecellisidir... ve hakeza. ( 73. Bab )

Enes kardeşimi bu güzel tesbiti içn tebrik ediyorum.

Her bir hakiki kamil insan ferdiyete mazhar ve vasıl bir gerçek kuldur.

selam ve dua ile

kardeşiniz

Eymen Erdem

8Bir kavrama tavzih, 23.08.2006 | Hayatı “mektub-u samedani” ile okuyabilmek, Metin Ergöktaş

Mektub-u Samedani kavrami üzerine yefekkür yapilmis. Güzel de olmus. Fakat noksan kalan su ki kavram Samed in Mektubu diye anlasilmis. Oysa Üstad Samedani kelimesini 24. Mektubun 5. Remzinde Ehad-i Samed olarak açiyor ve orada külliyatta sikça kullanilan Kudret-i Samedaniyye terimini Kudret-i Ehad-i Samed ile açikliga kavusturuyor. 8. Söz de Ehad i tarif ederken Her seyi bir sey ve basit yani terkibsiz ve orjinal yapan ve Samed i de Bir seyi her sey yapan ifadesini kullniyor. Lemeatta ise Bir seyi her sey yapma nin Samed ismiyle ilgisini söyle açikliyor: Samed ismi Rabb ve Kayyum isimlerini içerir. Demek ki Rububiyyet ile ve Onun eseri olan tekamül ve tekmil ile Bir seyi her sey yapiyor. Bunlar da nazara alinmasi gereken Nur lu bilgiler...

selam ile

kardesiniz

Eymen

7Yorumlara dair..., 02.02.2006 | Said Nursi’den Fethullah Gülen’e Gözyaşı Medeniyeti, Levent Bilgi

Kimse kimseyi beğenmek zorunda değil. Fethullah Hoca m da kimseyi razı etmek zorunda değil ve zaten böyle bir derdi yok. Tek derdi Cenab-ı Hakk ın rızasıdır. Bunun için 70 e yakın yıldır uğraşıyor ve daha da uğraşacak. Kimsenin onun hakkında tam manasıyla doğru yargı vermesi imkansız. Herkesin neyi ne için yaptığı ve ne elde ettiği mahşerde belli olacak. Burada böyle ifratkar veya tefritkar yorumlarla uğraşmak yersizdir. Üstadımızın tabiriyle " hepimiz hastayız, hepimizin imanı hasta. " Hepimiz önce kendi içimizdeki deccalleri, şeytanları ıslah etmeliyiz. Bizim içimizdeki deccal ıslah olursa alemde kimin deccallik yaptığını daha iyi kavrarız, çünkü daha bir sırıtır. Fakat şu anki halimizle bu zor. Cenab-ı Hakk bizi içinde ve dışında müstakim olanlardan eylesin. Amin.

6İç içe hakikatler, 08.12.2005 | Hayır ve şer ikilemi, Abdurreşid Şahin

Makaleye dair bir eleştiri mahiyetinde şu denilebilir: Yok tan var edilme veya var edilenin yok edilmesi diye bir hadise yoktur ve olamaz. Ancak görünen bir şeyi görünmez hale gelmesi vardır ve bu da yok edilme anlamına gelmez. Üstad da zaten daire-i kudretten yani ism-i Zahir dairesinden daire-i ilme yani ism-i Batın dairesine geçir olur diyor. her şeyi Allah ın mahit ilminin içindedir. ism-i Batın ism-i Zahiri kuşatır. Çünkü zahir olan bir şey ilim ve kudret sıfatının eseri iken batın olan bir şey yalnızca ilim sıfatının eseridir. Buna binaen ilim sıfatının harici yoktur ve o her yerde ve her şeyde ve her zamandadır. Bu yüzden yok tan var edilme yoktur, Üstad 17. Söz e " yok yok ise var dır" diyor. Yani mutlak manada yokluk yoktur, izafi yokluk vardır. O da hiçliktir ve diğer adıyla ilm-i ilahidir. Bu zahir hal ise asıl varlıktır.

Zaman ise ilm-i ilahinin kudrete bürünüp alem-i şehadet ekranında görünme faaliyetinin sürekliliği sonucu görünen " faaliyetin bir levni"dir. Yani zaman ve mekan faaliyet hakikatinin iki yüzüdür. Faaliyet olmadan yani ilim kudrete bürünüp irade rehberliği altında yol almadan ne zaman olur ne mekan. Zaman ve mekan bu yüzden iç içedirler. Birisinin olduğu yerde diğeri de olur. Sırr-ı Ehadiyetle her şey birarada görmeliyiz ki bütünlük ve tevhidden kopmayalım. Mekan faaliyetin ve oluşumun yani kün emrinin hükmünü icra ettiği kudret-i ilahi noktasıdır. Zaman ise bu mekan ile beraber görünen veyahut mekanın ve faaliyetin uzunluk ölçü birimidir. Eski insanlar bunu bildikleri için şöyle derlermiş: " Üçgünlük mesafe " gibi. Yani faaliyet bir sikke-i ehadiyettir ve bu sikkenin iki yüzü vardır. Mülk ve melekut. Mülk mekan, melekutu ise zamandır. Melekut soyut olduğu için ehadiyetin vechini gösterir. mekan ise o faaliyetin alem-i şehadette ifade ettiği ve imtihan gereği görünürdeki değeri olur. Yoksa her bir faaliyet ve her bir kıpırtı sonsuz kıymettedir çünkü onu bizzat yapan bir Zat-ı Ehad var. Her şey Ona nisbet edilince sonsuzlaşıyor.

5Ayet sayısına dair, 07.11.2005 | Kaç âyet nazil oldu?, Metin Karabaşoğlu

Kur an daki şu an mevcut olan numaralandırma onun ayet sayısını göstermiyor. Alimler bir kaç ayetin bütünü eğer bir hakikati anlatıyorsa onu bir tek ayet olarak addediyorlar. Üstadımız da bu alimlerden. O, 16. Söz ün başında bize göre Yasin Suresinin son iki ayetini aktararak şöyle diyor: " İtminan-ı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak şu âyetin nurundan Dört Şuâı göstermekle kör nefsime bir basiret vermek için yazılmıştır. " Bu taksimata göre bazen kısa bir ayetin içinde bir kaç hüküm veya hakikat olması hasebiyle o bize göre tek ayet sayılan kısa ayet alimlerimiz açısından bir kaç ayet olabilir ve nitekim öyledir. Ayetlerin sayısının 6666 olarak kabulü ise bir icma-yı ulema ve icma-yı ümmet olmuş. Sebebini Allah bilir ama hiss-i sadık olsa gerek. Herhangi bir sahih rivayet şu ana kadar duymadım ama duyamamam olmadığı anlamına gelmez. Bazı zayıf addedilen rivayetler olabilir.

selam ile

4Suya dair, 01.11.2005 | SU GİBİ AC(Z)İZ, Abdurreşid Şahin

Su gerçi acizdir ama siz onu alıp, bir damla kadar bile olsa, bir demir gülle içine koyup bütün çıkış yollarını kapayıp soğuk bir ortama koyarsanız, o acz-i mutlaktan bir kudret-i mutlakanın tezahürünü de görürsünüz. Demek ki aczin son noktası kudrete dönüşüyor, tıpkı ubudiyet-i Ahmediyenin, risalet-i Muhammediyeye inkılabı gibi (ASM). Şahsi kanaatim şu ki, mahiyet-i ruh ilim olduğuna binaen ve hakikat-i Ahmediye bu kainatın ruh-u küllisi olduğuna binaen ve hakikat-ı Muhammediye kainatın akl-ı küllisi olduğuna binaen diyebilirim ki hakikat-ı Ahmediyenin sembolü ve arşı ilim ve hikmet arşı olan nurdur. Zaten Nur-u Ahmedi tabirini sık sık görürüz. Hakikat-i Muhammediyenin arşı ise topraktır. Çünkü kesifin aynası ne kadar şeffaf ise o kadar iyi olduğu gibi, latifin aynası ne kadar kesif ise o kadar iyidir. Buna binaen alemde toprak gibi ziyanın 7 rengini gösteren ve onu yasıtanı yoktur. Bunlar Üstadımızın Mesnevi-i Nuriyedeki tesbitleridir. Hakikat-i Muhammediyenin arşı, kesif olan toprak ve ondan halkedilen nefistir. Nefis zulmanidir. Böyle kesif olması hasebiyle cism-i Muhammedide ve Onun ruh-u Ahmedisinde bütün esma-yı hüsna bihakkın tecelli etti (ASM). Asıl marifet su gibi olmakta değil hava gibi olmaktadır. Çünkü hava arş-ı Zattır, Üstadımızın tabiriyle " hüve " anahtarıyla rahatça girilen ve alem-i misale açılan yerdir. Arş-ı Zattır çünkü irade demek Zat demek. Hava da emir ve iradenin arşı olduğuna göre hava için arş-ı Zat denilebilir. Su olmadan bir hafta belki on gün yaşanılır, toprak ve onun mahsülatı olmadan da on gün yaşanılabilir ama hava olmadan üç dakikayı geçmez yaşama süremiz. Demek ki hava gibi hayat verici olmak lazım. Renksiz, şeffaf ve Üstadımızın Lemaattaki tabiriyle her şeyi olduğu gibi yansıtan bir ayna olmak lazım. Rabbü l-Alemin hepimize nuraniyet ve şeffafiyet nasip etsin ki Onun isim ve sıfatlarını ve gölge tarzda da Zatının parıltılarını üstümüzde yansıtalım. Zühre ve katre değil buharlaşan ve nura dönüp Güneş e giden reşha olalım inşaallah...

3Pantürkizme dair..., 01.11.2005 | Orta Asya'nın Kendine Özgü Milliyetçiliği, Ahmet Nazlı

Erhan kardeşimizin ifadesine dair bir-iki sözcük yazmak istiyorum. Osmanlının aslen türk olduğuna dair tarihi kaynakların tekrar bir gözden geçirilmesi gerekir. Çünkü güvenilir bazı tarihçilerimiz Osmanlı hanedanının seyyid olabileceğini ifade ediyorlar. Ve buna dair de ellerinde bu iddiayı ispatlar mahiyette belgeler var. Ayrıca, tarihen de sabittir ki milliyetçilik ve özellikle Fransız İhtilaliyle dünya gündemine gelen ve yıkıcı, bölücü ve parçalayıcı yapıda olan ve ırkçılığa sonu dayanan bir milliyetçilik hem bireysel hem sosyal açıdan hem insanlık huzuru hem de medeniyet açısından zararlıdır. Bunun canlı delilini Hitler örneğinde görebiliriz. Bediüzzamanın isimlendirdiği Menfi Milliyetçilik ve Irkçılık otomatik olarak Üstün ırk idealini ortaya koyar ve bütün ırklar kendisinin üstün ırk olduğunu ve bundan dolayı diğer ırkların onların altında olduğunu ve bu yüzden kendilerinin onları ezebileceğini, yutabileceğini iddia ederler ve savaş açarlar. Bunun misallerini Yahudilerin Vaad Edilmiş Topraklar örneğinde, Yunanlıların Megalo İdealarında, İngilizlerin Üstünde Güneş Batmayan İmparatorluklarında görebiliriz ve görüyoruz. Şu an yeryüzünde görünen savaşların çoğunluğu bu yıkıcı ve insanlık huzurunu ve medeniyeti tahrip edici milliyetçilik ve ırkçılıktan çıkmaktadır. İslamiyette bu iki illetin kökünü kazıyacak çareler vardır ve İslam tarihinde İslam ın emirlerinin hakkıyla uygulandığı dönemlerde bu iki hastalığa rastlanmamıştır. Dinin emirlerinden el gevşetildiği Emeviler döneminde ve diğer bazı İslam devletlerinin yönetimleri zamanında yanlış uygulamalar oldu. Fakat bu, Kur an ı ve İslam ı bağlamaz. Kur an ırkçılığın anlamsız olduğunu kimsenin kan bağından dolayı kimseye üstün olmayacağını çünkü bu kan bağının onları o şekilde yaratanın bir tercihi olduğunu ifade ettikten sonra, Cenab-ı Hakkın niçin bu tercihi yaptığını da " Sizi böyle yarattık, ta ki tanışıp birbirinizi sevesiniz, madden ve manen kaynaşıp huzur içinde yaşayasınız " ifadesiyle anlatır. Oysa biz sanki kendi kararımızla Türk, Kürt, Arap olmuşuz gibi bir iddiayla ortaya çıkıyoruz. Milliyetçilik ve ırkçılık insanı otomatikman Cenab-ı Hakka iman noktasında yaralıyor ve ona saygısızlığa ve edebsizliğe ve Onun tercihlerini beğenmeyip Onu suçlamalara kadar insanı götürüyor. Bu yüzden, böyle yersiz ve anlamsız fikirlere insanı götüren milliyetçiliği ve ırkçılığı İslam yasaklamıştır ve böyle iddiada olan bir müslümanın de " Cahiliye ölümü " üzere öleceğini yani müşrik olarak öleceğini haber verir. Bunu bizzat Peygamberimiz in (ASM) Bilal-i Habeşi yi (RA) " renginin siyahlığından dolayı eleştiren " Ebu Zerr e (RA) karşı sergilediği sert uyarı örneğinde görüyoruz. Cahiliye ölümü insanı cehenneme götürür. Cehenneme gitmek isteyen milliyetçiliğini yapsın, ırkçılık da yapsın. Cennet ucuz değil, hem dahi Cehennem lüzumsuz değil.

Bir gün şu karanlık hislerimizin esaretinden kurtulur ve istikametli bir akılla düşünürsek burada olduğu gibi daha bir çok dünyevi ve uhrevi meselelerde hata yaptığımızı göreceğiz. Hak-perest olmadıktan sonra bize ne dünya rahatı olacaktır ne kabir ne de ahiret rahatlığı. Hak-perest olabilmenin yolu da ancak ve ancak Kur an a ve Kur an ın hayata aktarılış şekli olan Sünnet-i Resulullah a tabi olmaktır. Başka çare yok.

selam ile

2Hıllet kulesinden düşmek, 25.10.2005 | ‘Ayrılanlar’ kim?, Metin Karabaşoğlu

Aslında bu meselenin cevabı yine aynı yerin civarında var. Risale-i Nurlar Kur an ın cilvesine mazhar olduğu için onda da siyak-sibak münasebeti var. Bunlara dikkat edilmezse maalesef çok açık fikirler görünmez ve anlaşılamaz hale geliyor. Üstadımız Hılletin tarifini şöyle yapıyor:

" Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. " Dikkat edilirse Hılletin tarifinde Üstadımız kendisiyle diğer müminlerin ilişkisini anlatırken kullandığı Dost, Kardeş ve Talebe ifadelerinden ikisini kullanmış. Talebeyi arkadaş ve bir nevi sahabe manasında kullanmış. Evet her bir müminle Risale-i Nurun 3 tarz ilişkisi var. Bunun harici ise maalesef dine zarar veren ve din dairesi haricine çıkıp ilhada yardım edici insanlar ve gruplardır. Ayrıca hılletin tabirini her bir müslüman için de uygulayabiliriz. Bir müslüman için diğer müslümanlarla ilişkilerinde 4 kapsamlı ilişki vardır: " Ya diğer müslüman onun için en yakın dosttur, veya en fedakar arkadaştır veya en güzel takdir edici yoldaştır, veya en civanmert kardeştir." Dikkat edilirse sıralama çok ilginç. İnsan için en cana yakın noktadan alıp, din dairesindeki uhuvveti anlatan ifadeyle bitiriyor. Bundan sonrası zaten yok. Hıllet, Hz. İbrahim in meşrebi olduğu için en yüksek tevhid ve vahdete dayalı noktadır. Bu kişinin etrafında dört halka vardır: Dostları, en dar daire ( teşrik-i mesai ettiği arkadaşları ); arkadaşları, biraz daha geniş daire ( teşrik-i mesai ettiği ve etmediği yoldaşlarından ona yakın olanlar ); yoldaşları, daha geniş daire ( dine hizmet eden ve bu yolda olan herkes yani dava bilincindeki her bir müslüman, farklı meşrep, mezhep ve grup olabilir); kardeşleri, ki en geniş dairedir ( dine hizmet etme şuurunda olsun olmasın, bütün inananlar bu halka içine girer. ) Bu halkadan sonrası küfür dairesidir. Bu yüksek vahdet kulesinden ve tevhid-i kulub noktasından düşen kişi kesrette ve teşettütte boğulur ve bu işin ortası olmadığı için farkında olmadan çok feci bir hale düşebilir.

Bu meselenin bir başka boyutu da Üstad ın bulunduğu dönemin kritik oluşudur. Çünkü bütün ehl-i dinin zorla susturulduğu bir devirde o ve çevresindeki bir avuç insan kor ateş halindeki dini avuçlarında tutmaya çalışan insanlardır ve onları sevmek, onları desteklemek o şartlar içinde imanlı oluşun göstergesi idi. Onlara muhalif bir tavır ise küfre rızayı ve bid atlara taraftarlığı göstermekteydi. Hadiseye bir de bu açıdan bakılabilir.

İslamiyet Haniflik yoludur, o da Hıllete dayanır. Hılletten çıkan yani dostluğu terkeden otomatikman düşmanlığa geçer, hal diliyle dahi olsa. Bu devirde bir hayrı yapan insanın bahanesiz olarak o hayrı terketmesi otomatikman şerdir. Buna binaen hılletten ayrılan düşmana katılıp desteklemese de ayrılışı zaten destekleme hükmüne geçtiği için suçludur. Üstadımız çok güzel diyor:

" Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. "

" Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü l-esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz."

" Evet, yol " iki " görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. "

Üstad o devirde ve tüm zamanlarda olan beşer yolculuğunun 2 temel yolda olduğunu söylüyor. Birincisi Cadde-i Kübra-yı Kur aniye oyan mesleğimiz derken, diğer yolun tabiri de 8. sözdeki " tarik-i isyan ve tuğyan"dır. Veya Cadde-i Kübra-yı Tuğyaniye diye ifade edebiliriz. Buna binaen Kur an yolundan ayrılan yani Sırat-ı Müstakimi terkeden kişi istemese bile "mağdub ve daillin" yollarına katılmış olur. Allah cümlemizi bu feci halden muhafaza buyursun. Amin.

1Din ve Milliyetçilik, 17.10.2005 | Orta Asya'nın Kendine Özgü Milliyetçiliği, Ahmet Nazlı

Yazarımızın temas ettiği mesele ülkemizde cumhuriyet görüntüsü altındaki "cebr-i keyfi-i küfri"de de uygulanmaya başlanmıştır ve şu an iyice su yüzüne çıkmıştır. Mesela, dinin hiç bir emri için ölmeyi göze almayan veya alamayan ama dinin dairesi haricinde hiç bir kutsallığı ve ehemmiyeti olmayan "vatan ve bayrak için" ölmeyi seve seve kaul eden binlerce belki de milyonlarca Türkiyeli var. Milliyetçilik ancak İslam dairesi içinde yapılabilir ve o da müsbet olmalı yani yapıcı olmalı. Yıkıcıysa ona da izin yok. Üstad Bediüzzaman da bunu ifade için bizim milliyetimiz İslamdır der. Milliyetçilik uhuvvet duygusunun eseridir. Her hissin ifrat ve tefrit hali vardır. Bu kardeşlik hissinin ifratı yani aşırısı ırkçılıktır yani yalnızca kendi kanından olanı kardeşi kabul etmedir. Tefriti ise vahşettir, vahşiliktir, tek başına yaşayış ve hiç bir kardeşliği kabul etmemedir. Bu iki hal de yasaktır ve İslamda bunların yeri yoktur. İslama göre kan bağı değil din bağı esastır. " İnananlar ancak kardeştirler " ayeti bunu anlatır. Dinde bütün her şey boyut ve evrensel ve uhrevidir. Bunun haricindeki her fikir ve ideal ve akım somutçu, dünyevi ve nefsanidir. Irkçılık ve vahşilik böyledir. Menfi milliyetçilik de böyledir. Yazarımız eleştiriye değil bilakis Kur an i bir meseleyi tespit ettiği için takdire layıktır. Tebrik ediyorum kendisini. Evet, Bediüzzaman ne güzel der:

Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası/ İhya-yı dinle olur bu milletin ihyası... Selam ve dua ile




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut