Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.670 yazı içinden]

 Edip : yorumlar 

30birbirine karışmayan denizler, 28.09.2007 | İbda-inşa dengesi, Metin Karabaşoğlu

Üstad Rahman Suresinin 19. ve 20. ayetlerini Mektubatta tefsir ederken, daire-i vücup ile daire-i imkandan ırmaklar ile tuzlu denizlerine karışmamasına kadar "birbirine karışmayan" ve farklı özellikler taşıyan denizlerden bahsediyor. Belki bunun bir tefsiri de atomaltı alem ile atomüstü alem denizlerinin birbirine karışmaması olabilir. Yazı bana bunu hatırlattı. İbda alemi ile inşa aleminin birbirine karışmaması meselesi yani. Newton ve kuantum bakışlarını ibda ve inşa boyutuyla paralellik kurularak değerlendirilmesi, gerçekten çok güzel olmuş. Tahavvülat-ı Zerrat'a dair yeni yazılarını bekliyoruz, Metin abi. Tatil size yaramışa benziyor:)

29Mülk ve melekutu dengeli okumak, 02.09.2007 | Kaderi okumak, ama nasıl?, Metin Karabaşoğlu

Böyle bir yazıyı kaleme aldığınız ve benim de duygularıma tam anlamıyla tercüman olduğunuz için teşekkürler Metin abi. Bu meseleyi bu eksende geçenlerde bir arkadaş grubunda biz de konuşmuştuk. 1920'li yıllarda zamanın insi bir şeytanı olarak vasıflandırdığı ingiliz siyasetinin propagandalarını da Üstad sizin yukarıda açtığınız bir yaklaşımla yorumlamıştır. "Kader zalim değil, adalet eder. Musibete müstahak oldunuz. Öyleyse, size karşı muameleme razı olunuz" desisesine karşı Üstad, şöyle bir yaklaşım getirir. Aynı şeyi Allah verir, adalet eder. Başka bir sebebe binaen beşer verir, zulmeder. İstikamet bu olsa gerek. Mülk ile melekut dengesini kurmak, dünyanın iki yüzünü birbirine karıştırmamak.

281111'de yeni bir başlangıç için..., 16.08.2007 | İşimiz gerçekten zor, Metin Karabaşoğlu

altı yedi aydır bir gerilimdir gidiyor. sempozyum ambargosu meselesine dair yazilardan seçim dönemi ve sonrasına kadar karakalem'de tansiyon sürekli yükseldi. yazar ve okuyucu arasındaki gerilim karşılıklı olarak ateşlendi. bu gerilimin azalmasını okuyucu/yorumculardan daha çok yazar ağabeylerimiz -iğnelemeyen, incitmeyen- yazılarıyla makul seviyeye çekebilirler. diğer taraftan tansiyonu fazlasıyla yükseltenlerin de yorumları varsın konulmasın geçici bir süre madem... ne yapılacaksa yapılsın acilen yani... en sağduyulu olması gerekenler patolojik vakaları! bu derece büyütmesin artık. Marjinal yorumlar her zaman olmayı sürdürecektir. Çözüm bu tür yorumları dikkate almamaktır, yokluğa mahkum etmektir. Safi zihinlerin idlalinin önünü almaktır. Aksi olduğunda hiç umulmadık kalemlerden hiç beklenmedik sözler görebiliyoruz. proaktif bir yaklaşımla yeni başlangıca ne dersiniz... 1111'in dökülen harçlarını tekrar onaralım diyorum.

27Herşeyin başı enaniyet, 10.08.2007 | Şirk-i hafî nerelerde?, Metin Karabaşoğlu

Üstat, yine Mesnevi'de "Enaniyetten neş’et eden şirk-i hafi katılaştığı zaman esbab şirkine inkılap eder." diyor. Metin abi bu konunun sosyolojik yönünü çok güzel vurgulamış. "Devlet malından kırk parayı çalan biri, başkalarının da birer dirhem almasını hazmeder" misali enaniyetiyle şirk-i hafiye giren biri de herşeyi yüceltmeye meyillidir. İç dünyasında yeteneklerini, sosyal hayatta yetenekli insanları ve kainatta da tabiatı, sebepleri yüceltmesi olacaktır.

Konu dönüp dolaşıp yine son aylardaki sorunlara bağlanmış olsa da, bazı şeyleri gerdi hala bırakamamış olsak da Risale-i Nur'un bir hakikati üzerine yoğunlaşılmış olması güzel yine de.

26Ajitasyon, 30.07.2007 | Muvazaa, Editör

Sizin yazılarını ve yayınlarınızı seven, farklı dini cemaatlerden birçok kişi var. Kitaplarınızı satın alan ve yazılarınızı okuyan herkesin sizin oluşturduğunuz bir cemaatler üstü! bir daire olduğunu düşünmüyorsunuzdur umarım. Hedef Bediüzzaman'ı anlama ve Risale-i Nur'un hakikatlerine muhatabiyet olduğu müddetçe, zaten bu önemli bir cazibe meydana getiriyor ve getirecektir. Bundan endişeniz olmasın bana göre. Fakat -su-i zanlara dayalı- cemaatleri konu alan zihin okumalara kalkışılınca bunun başta siz olmak üzere kimseye faydası olmayacaktır. Yer yer yazılarınızda yer alan anti-cemaat vurgusunu bir eşcinsellerle birlikte yanyana bahis konusu yapmamıştınız. Bunu da yaptınız ya... Ne diyeyim. Bırak abicim artık şu anti-cemaat yaklaşımını. Seni haksız konuma düşürüyor.

25Kulak tıkamak, 29.06.2007 | Yorumlara dair, Editör

Lichtenberg'in çok güzel bir sözü var: "Kulaklarımızı da gözlerimiz gibi istediğimiz zaman açıp kapayabilseydik, bu ne büyük bir lütuf olacaktı!". Üstad'ın İşaratü'l İ'caz'da belirttiği gibi göz yanlış ön tarafı gördüğü halde kulak dört bir yanı duyabilir. Teşbihde hata olmasın, Biraz da herşeyi duyan kulaklarımızı yazılarımıza gelen bazı dozu yüksek -fakat saygı ve ahlak sınırlarını zorlamayan- eleştirilere hiçolmazsa kapatma yada saygı duyma erdemimizi geliştirebilsek. Yazıda bu noktanın es geçilmemesi gerekirdi diye düşünüyorum.

24Kendini tekrar (mı?), 28.06.2007 | Emir Maddeye Dönüşünce – 2, Aykut Tanrıkulu

Keyifle okuduğum yazılarının yükselen bir ivmesi vardı, Aykut Tanrıkulunun. Fakat son yazılarında konular çok dikkat çekici olduğu halde, içerik noktasında kendime göre eksik buluyorum yazılarını. Önceki yazılarına gönderme yapması, kendini tekrar ediyor havasını veriyor. "Eleştirmek kolay, yazmak zor" biliyorum, anlıyorum. Fakat ben Aykut bey'den daha iyi yazıların çıkacağını umduğum için, böyle bir eleştiri yapma ihtiyacı duydum. Allah karakalem yazarlarının gönlüne ve kalemine güç, kuvvet versin.

23Türk unsurunda ebedi inşikak!, 30.04.2007 | Bitmeyen gerilim ne zaman bitecek?, Metin Karabaşoğlu

Yetmiş sene önce Üstat bir tespitte bulunmuştu. "Hem Türk unsurunda ebedî kabil-i iltiyam olmamak suretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mizanın iki gözünde bulunsa, bir batman kuvvet, o iki kuvvetle oynayabilir, yukarı kaldırır, aşağı indirir. (Mektubat, s. 425)"

Metin Ağabey'in bahsettiği gelişmeler ve hakikatler, Üstad'ın bu tespitinin bir açılımı sanki!

22Kalbin derinliklerindeki emanet!, 24.04.2007 | ‘Emanet’ yazısına derkenar, Metin Karabaşoğlu

Yanlış anlaşılmaktan korka korka yine iddiamı sürdürme meyli bende ağır bastı.

Hadis, ahlaki bir dersten öte imani ve İslami bir boyutu ders vermektedir.

Kalbin en derinine konulan emanet, bence güvenilir olmanın ötesinde bir şey olsa gerektir!

Evet bence de Müslim'in bu hadisi iman bölüme alması da bu açıdan manidar. Fakat bu ibret konusunun ahlaki olmaktan çok daha fazla imani olduğunu destekler. Ayrıca hadiste emanet duygusunun eksilmesinin imanın zayıflamasıyla eşdeğer görülmesi de yine bu açıdan manidar. Diğer taraftan hiçkimsenin iman derecesini bilmek mümkün değil. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) belki de bunun için hayatın içinden -alışverişi- bir mihenk taşı gösteriyor.

Farklı değerlendirmeye hakkım vardır umarım.

21Şahs-ı maneviyede erimiş bir şahıs, 19.04.2007 | ‘Sarıklı genç’ turnusolu, Metin Karabaşoğlu

Sarıklı genç meselesinde Üstad’ın muhatabı Hulusi Ağabeydi. İlk söz hakkı da ona düşer elbet. O ise bu konuya şöyle bir yaklaşım getirmiştir: “Sarıklı genci biz açıklamadık. Sizin gibi gençler işte çıktılar. Daha da kıymetli gençler çıkacaktır. Allah'ın nuru kıyamete kadar devam edecektir. Kur'ân tefsiri olduğu için Risale-i Nur'un hakikati kıyamete kadar okunacaktır. Elbette bu gelenler genç olacaktır, ihtiyar olmayacaktır. Bu meseleyi kendisine mal edenler, sanki ne oldu? İnhisar altına almak doğru değil. Benim rüyada gördüğüm, sanki Mustafa idi. Fakat onun mevcut hali rüyadaki haline uygun düşmüyordu. Onun çocukça halleri vardı. Fakat bana Üstad Hazretlerini gösteren ve tanıtan da o oldu. Eğridir'de iken, Mustafa bana: ‘Efendim, sizin ilâcınız Barla'da bir zat var, Ondadır’ dedi.” (Son Şahitler, Hulusi Yahyagil, C I, s. ) Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla rüyayı gören ve Üstad’da da tabirini yaptıran Hulusi Yahyagil sarıklı gencin inhisar altına alınmasını doğru bulmamaktadır. Risale-i Nur’a kıyamete kadar sahip çıkan her genç Nur talebesine bu nazarla bakılmasını anlamlı bulmaktadır.

Üstad, Risale-i Nur hizmetinde istihdam edilmiş bazı zatları teşvik için, sarıklı genç olabilecekleri noktasında iltifatlarda bulunmuşlardır. Mustafa Sungur Ağabey bir hatırasında bu noktayı şöyle nazarlara sunar: “Üstad hazretleri 1955 senesinde, Isparta’da bir gün ‘Ben bir zaman o sarıklı genç Ceylan’dır demiştim... Hakikatta o bir kişi değildir. Müteaddid kişilerdir’ demişlerdi.” (Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 2, s. 785) Nitekim Tarihçe-i Hayatta Avrupa’nın tek bir kasabasında, Hıristiyanlar içinde altmış beş Nur Talebesinin çıkmasının müjdesi verilirken, onların “sarıklı genç” olarak vasıflandırılmaları da bu açıdan anlamlıdır. (Bkz: Tarihçe-i Hayat, s. 603)

Bütün işleri hikmetli olan Cenab-ı Hak, Ramazan ayı içerisinde Kadir gecesini, Cuma gününde duaların kabul edildiği saati, ömür içerisinde eceli, dünyanın ömrü içerisinde kıyamet vaktini gizlediği gibi insanlar içerisinde de velileri saklamıştır. Bu gibi önemli şeylerin gizlenmesinin sebebi, her şeyin ve her anın değer kazanmasını temin etmek ve imtihan dünyasını anlamlı kılmaktır. Bu açıdan sarıklı genç tek bir kişi olabilir, fakat herkesin sarıklı genç olabilme ihtimaliyle tüm genç Nur Talebelerine bu açıdan kıymet ve değer vermek gereklidir. Üstad’ın “bazılarını zannederim, fakat kat’î hükmedemem” demesi bu açıdan çok anlamlı bir yaklaşımdır.

Üstad’ın rüyayı tabir ederken sarıklı genci “Hulusi'ye omuz omuza verecek belki geçecek birisi” şeklinde vasıflandırmasını ise şöyle yorumlamak mümkündür. Hulusi Ağabey Risale-i Nur’un birinci talebesi olmuş ve bu şerefi daima taşımıştır. Risale-i Nur’u kendi malı gibi sahiplenmiş ve gerçek anlamda muhatap olmuştur. Bu rüyanın tabirinin yapıldığı 1932 yılından Üstad’ın vefatına kadar Hulusi Ağabey gibi Risale-i Nur’a muhatap olan ve kendi malı gibi sahiplenen birçok genç Nur talebeleri çıkmışlardır. Belki bunlardan bazıları Risale-i Nur’a hizmette ve Üstad’a muhatabiyette Hulusi Ağabey’den daha fazla mazhar olabilmişlerdir. Örneğin, Üstad’ın Zübeyir Ağabey’e çok fazla değer vermesi, Risale-i Nur’a fedakarane sadakatini övmesi, “benim Zübeyir’im” diyerek ona iltifat etmesi, “Zübeyir olmayınca ders yapmıyorum. Zübeyir'i bulup getiriniz” diyecek kadar onun muhatabiyetini önemsemesi ve “Ceylan ve Zübeyir benim evlâdımdır, bunlarla benim namıma hizmetler hakkında ne istersen konuşabilirsin” sözleri bunun delilleridir. Oysa Zübeyir Ağabey gibi ihlâs ve fedakârlıkta zirveyi yakalamış bir Ağabey bile sarıklı genç tabirini üzerine almamış ve yakıştırmalardan kaçınmıştır.

Sonuçta, sarıklı genç şahıs da olsa Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi içinde ihlâs, sadakat, sebat ve metanet vasıflarını taşıyan fedakâr bir talebesidir. Üstad Nur hizmetinde muvaffak olmuş sıradan bir talebesini yüzlerce insana değiştirmemekte ve yirmi otuz yaşında olmasına rağmen altmış yetmiş yaşındaki velilerden üstün kabul etmektedir. Tahkiki imanı taşıyan bu genç talebeleri

20Şiddet, Anarşi, Terör!, 17.04.2007 | Ye’cüc ve Me’cüc ÇİN’ mi ?.., Aykut Tanrıkulu

Öncelikle Aykut Tanrıkulu Risale-i Nur'un parçalarını bir araya getirip ahirzamanla ilgili çıkarım yapmakta bence başarısız. Bunu Mehdi meselesinde de yapmıştı.

Üstad Ye'cüc ve Me'cüc'ün hakikini "ehl-i garet ve fesad" olarak yapmış. Zamanında Ye'cüc ve Me'cüc'ün hakikatine mazhar olan bir kısım Moğol ve Mançur kabileleri sanki zamanında Çindeki nüfustan yada Ortadoğu ve Avrupa'daki nüfustan çok mu fazlaydılar. Çin'in ve Hindistan'ın şimdiki nüfusuna bakarak Aykut'un böyle bir çıkarımda bulunması bence temelinden yanlış bir düşünce.

Ali Sarıkaya'nin bu konuyla ilgili bir kitap çalışması var. Kitap gerçekten konuyu etraflıca değerlendiren başarılı bir eser. Ben de Ali Sarıkaya gibi düşünüyorum. Ye'cüc ve Me'cüc'ün hakikati ahirzamanda millet ve ırklardan bağımsız bir şekilde maddi, manevi şiddet, terör olarak ortaya çıkmıştır ve yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz bir gerçektir. Terör'ün de ırkı, milliyeti önemli değildir! Terörün en dehşetlisi de maddi anlamda devlet terörüdür, manevi anlamda ise inançsızlık terörüdür!

19Ağabeyliğin kriteri!, 17.04.2007 | Risale Mesleğinde Ağabeylik ve Kardeşlik Üzerine Bir Deneme, Levent Bilgi

Tarikatlerde sahte şeyh çıkabildiği gibi, İslami cemaatlerde de sahte ağabeyler çıkabiliyor. Üstad’ın Münazarat’ta (s. 118–119) şeyh ile müteşeyyih arasındaki farkı dile getirişini sahte-hakiki ağabeylik için de bir kriter olarak kabul edebiliriz, bence. Buna göre;

Ağabeyin;

Hedef-i maksadı, İslam’ın ziya-yı kalb ve nur-u fikriyle ittihad

Mesleği, muhabbet

Şiarı terk-i iltizam-ı nefis

Meşrebi mahviyet

Tarikati, hamiyet-i İslamiyet’tir.

O,

Tenkis-i gayr ile meziyetini izhar etmez!

Husumet-i gayr ile muhabbetini telkin etmez!

İnşikak-ı âsâyı istilzam eden hiss-i taraftarlık ve meyelan-ı gıybeti intaç eden kendine muhabbeti başkasına olan husumete mütevakkıf bilmez!

Din ile dünya saydına (avına) çıkmaz!

Yanılıyor muyum?

18gereksiz bir yazı..., 06.04.2007 | Nur Talebesi Bir Entelektüel Olarak Metin Karabaşoğlu’nun Portresi, Mustafa Oral

Yazıda Metin Karabaşoğlu'nun herhangi bir kitabı tanıtılsaydı yada kitaplarının tamamı objektif kriterlere göre değerlendirilseydi, anlamlı bir yaklaşım olurdu.

Fakat yazar, bence gereksiz bir şekilde Metin Karabaşoğlu reklamı! yapmış. Bence Metin abinin buna ihtiyacı da yok!

Bana çok itici bir yazı geldi!!!

Bilemiyorum, kıskandım mı acaba:))

17emanet ve tenezzülat-ı Rabbaniye, 06.04.2007 | Emanet, Metin Karabaşoğlu

Metin abinin yazısının konusu gereği belki, hadiste geçen emaneti ahlaki bir değer olarak almış. Aslında Abdullah Taha'nın da vurgu yaptığı gibi, bence hadiste geçen emanet ahlaki bir değer olmanın ötesinde imani bir kavram olarak insana verilen başta ene olmak üzere tüm emanetleri kapsıyor. Metin ağabey bundan önceki yazıların etkisiyle bu ayrımı -bilerek yada bilmeden- es geçmiş.

Kur'an Cenab-ı Hakkın başta Peygamber Efendimiz (a.s.m.) olmak üzere tüm insanlarla konuşması. Cenab-ı Hakka muhatap olmak ise gerçek anlamda eneyle, emanet hakikatiyle mümkün. Yani önce Cenab-ı Hak insanı kendine muhatap olabilecek bir fıtratta yaratıyor, sonra da onun anlayacağı dilden (tenezzülat-ı rabbaniye nevinden) konuşuyor.

16Kurumsallaşma ihlassızlık mı?, 06.03.2007 | Cevap Gerektiren Bir Soru, Metin Karabaşoğlu

Yazının sonuç cümlesinde varılan kesin hüküm bence bu kadar basite indirgenecek bir şey değil. Kurumsallaşma bir ihtiyaçtan doğuyor ve Risale-i Nur hizmetine çok şeyler katabiliyor. Bakalım Karakalem bunun ne kadar uzağında yada yakınında duracak, bunu zaman gösterecek.

İnsan mutlaka bir iş yada meslekle meşgul olmak zorunda. Çalışılan yer bir hizmet kurumu da olabilir, devlet kurumu da yada özel sektör. İhlası her yerde, makamda yaşamanın zorluğu ve hassasiyeti taşınmalıdır. Bu yalnızca hizmet müesseseleri için geçerli bir şey değildir. Hatta ben iddia edebilirim ki, bu çelişki gibi görünen durum hizmet müesseselerinde daha asgari düzeyde yaşanıyordur yada yaşanma ihtimali yüksektir diye ümit ediyorum.

Rekabet öyle bir hastalıktır ki, bence bir insanın içine girdi mi, o kişinin nerde oturduğu önemli değildir. İster bir kurum müdür koltuğunda olsun, ister dershanede kürsü yada başköşede olsun, ister eli kalem tutan bir yazar olsun yada ister tenkit hastalığına tutulmuş bir internet kullanıcı olsun bence değişmez.

Kusurlar sistemlerde, yapılarda değil Risale-i Nur'u özümseyememiş insanlarda. Kendi enfüsi ruhi ve kalbi hastalıklarımızın nedeni afaki dairede arama alışkanlığımız biraz terk etmemiz gerikiyor diye ekliyorum.

Ve Karabaşoğlunun sonuç cümlesindeki kesin yargısının eksik, yetersiz ve ancak düz mantıkla kabul edilebilecek bir doğru olduğunu düşünüyorum.

15Tashih, 16.01.2007 | Arz-ı hal, Metin Karabaşoğlu

Yazıda "Onuncu Şua" yerine "Onuncu Söz" yazılacaktı, herhalde. Onuncu Şua, fihrist risalesi olduğundan yazı içinde anlamını bulmuyor. Gibi...

14Mehdiliğin Referansı, 28.12.2006 | Kendi Dilinden Mehdî.., Aykut Tanrıkulu

Mehdinin mehdiliğinin en büyük referansı da yine kendi olmalı. Başkaları ona işaret etseler de herkesten ziyade kendi kendisini haliyle, sözleriyle, eserleriyle ve hizmetiyle gösterebilmeli.

Bir mesele ki, onun haricinde elle tutulur ciddi bir yorum ve referans yok.

Mehdilik konusunda nedense kendi Mehdiliğine inananlar, Mehdi beklentisinde olanlar ve de Bediüzzaman'ın Mehdi olmadığını ispatlamaya çalışanlar, Bediüzzaman'ın yorumlarına müracaat ediyorlar ve onu referans alıyorlar. Ciddi bir çelişki bu, aslında.

Kur'an'ın, Hz. Ali'nin (ks) ve Abdülkadir'i Geylani (ra) müjdelerine mazhar olan Bediüzzaman ve telifi olan Risale-i Nur mu? Yoksa başkası mı? Belki beklenilen Mehdi de kendisine bir kısım işaretlerle gelebilir diyebilirsiniz. Ama yalnızca bir ihtimal...

"Sırr-ı inna atayna" ile Süfyan ve komitesini açık bir şekilde zikreden Bediüzzaman, eğer Mehdi bir asır sonra gelecek gibi sözler ediyorsa, bu sözlerini -Aykut'un tek taraflı alıntılarına göre değil- Risale-i Nur'da Mehdinin görevlerinin anlatıldığı başka yerleri de dikkate alarak yorumlamak gerek. Deccalizm, Süfyanizm işlerini yapmışlar bitirmişler. Bizler Hz. İsa'yı (as) ve Mehdi'yi bekleyeduralım. Bir yerlerde bir eksiklik var, yanlış yorumlamalar var beyler!

Üstad'ın mahmelerdeki sorulara muhatabiyetinde ehl-i dünya ve ehl-i siyasetin farklı bir Mehdi beklentesine, onların anladığı yada anlamak istedikleri pencereden bir cevap var bence.

Bu konuyla ilgili Kastamonu Lahikası'nın 148. sayfasında ihtiyar bir alimin Risale-i Nur'un Birinci şuasına itirazının ve bir kısım insanlarda bulunan ölçüsüz beklentilerin yanlışlığı anlatılmaktadır. Anlayan Bediüzzaman'ın ne demek istediğini anlıyor.

13Tahkik ve tashih..., 20.12.2006 | Risâle-i Nur ve tasavvuf: Hak yolda iki şerit, Metin Karabaşoğlu

Musa Topbaş 1917 yılında doğmuştur. Sami Efendi ile ise 1950 yılında tanışmıştır. Gerçek anlamda Sami Efendiye intisabı ise 1956 yılında gerçekleşmiştir. Esad Erbili Efendi ise 1931 yılında vefat etmiştir. Peki nasıl oluyor da Sami Efendi’nin sorularına sabaha kadar cevap veren Bediüzzaman’ı Esat Efendi’nin yanına götürüyor, Musa Topbaş hazretleri...

Esad Efendiyle Bediüzzaman’ın karşılaşmaları 1908-1910 veya 1911-1913 yada 1918-1922 yıllarında İstanbul’da çakışıyor. Muhtemelen bu tarihlerde tanışıklıkları olabilir.

Bediüzzaman’ın Talebelerinden Abdurrahman Cerrahoğlu ise bu tanışıklığı şöyle aktarmıştır: “Bundan kırk yıl kadar evvel Şeyh Esad Efendi kardeşim bana geldi:"Kardeşim Said, tuttuğun bu yolu tarikatla birlikte devam edersen zamanın imam veya reisi olursun' dedi."Cevaben dedim: 'Kardeşim, öyle bir zaman gelecek ki, iman adet kabilinden sallantıda olacak. Biz,-tarikat bir tarafa-hepimiz bugünden tezi yok imanî hüccetlerin gönüllerde yerleşmesi için birleşirsek o zaman en faydalı, en lüzumlu vazifemizi yerine getirmiş oluruz.'

"Bana tarikatın lüzum veya adem-i lüzumunu şu veciz cümlelerle anlattılar: 'Kardeşim, öyle bir mürşid bul ki, hayatında Kur'ân-ı azimüşşan ve Peygamberimiz (s.a.v.)'in mübarek sözlerine ittiba edip, gayrı en küçük bir bidat işlememiş olsun. Böyle bir zatı bul da beraber intisab edelim. Ben ehl-i tarika muarız değilim. Benim on üç tariktan iznim var. Fakat bugüne kadar en yakınlarımın hiçbirisine tarikat dersi vermedim. Zamanımız onun zamanı değil..

"Zamanımızın büyük Üstadı, manâ ordularının büyük kahramanı mücahid Bediüzzaman Hazretlerine de bu yakışıyordu. O arada Abdulmuhsin Alev söze karıştı.

"Ben tarikatın en yüksek mertebesinde olmaktansan Risale-i Nur'un en geride kalan, Kur'ân-ı Kerime hizmet eden bir talebe kalmayı tercih ederim' cevabında bulundu.

"Sonra Üstadımız, 'Bize kemmiyet lâzım değil, keyfiyet lâzım' buyurdular. Çok yorulmuşlardı, müsaadelerini alıp ayrıldım. (Son Şahitler–1. s: 244- Necmeddin Şahiner, -İst–1993)

Bize abilerimiz böyle naklediyor.

Konu başka bir mecraya kaydığı ve muhatap bir sofu olduğu için bir kısım konuları mecburen teğet geçiyorum ve üzerinde durmuyorum. Durmaya hiç niyetim yok... Fakat yanlış anlaşılmayı önlemek için şunu da belirtmek zorundayım “Telvihat-ı Tis’a” dersini Risale-i Nur’dan alan hiçbir Nur Talebesi velayeti, muhteşem makamlı velileri inkar edemez. Benim de haddim değil, elbette. Bu sözlerim zehirlenme korkusundan kaynaklanmıyor! Hakkın hatırı âlidir hiçbir şeye feda edilmez. Yeter ki hak olsun. Bizim endişemiz yalnızca bu, yoksa muhatabın kim olduğu değil...

Diğer taraftan iman ve Kur’an hakikatlerine eskiden kırk günden kırk seneye kadar çıkmak mümkün iken bugün Allah’ın inayetiyle kırk dakikada çıkmak yolu Risale-i Nur’la açılmış. Milyonlarca Nur Talebesi bunun bir delilidir. Mesele üç beş kişi meselesi değildir ki. Buna bigane kalmak akıl kârı değildir. Bigane kalan kendisi mahrum kalır. Karabaşoğlu’nun bir yazısında çok güzel ifade ettiği gibi Risale-i Nur’u eski zamanın en hızlı ulaşım vasıtaları gibi kullanmak yerine, Allah’ın bu zaman hitap eden bir uçak gibi çok mükemmel hızlı bir vasıtası olarak görüp istifade etmeye çalışmak gerekir. Birileri eski zamanın vasıtalarına binmeye devam edebilirler. Fakat bu gerçekleri değiştirmeyecektir.

12Şahsı değil fikri eleştir!, 18.12.2006 | Risâle-i Nur ve tasavvuf: Hak yolda iki şerit, Metin Karabaşoğlu

"Selametle!" Fatih kardeşim...

Fikri olan şahsımı değil, fikrimi eleştirsin. Asıl Fanatizm, altı boş fikri olmak ve karşı fikre açık olmamak, hoşgörüsüzlüktür. Yoksa herhangi bir doğru fikri ısrarla savunmak değildir. Ben Risale-i Nur'dan okuduğum metinleri de yazarak bir kısım çıkarımlarda bulundum. Tabi bu çıkarımlar Nur Talebelerini doğrudan ilgilendiren çıkarımlardır. Ben bu sitenin daha çok Risale-i Nur'u anlamaya çalışan ve onu referans kabul edenlerin bir platformu olarak görüyorum ve düşüncelerimi de bu eksende ifade ediyorum.

Ayrıca, kendi fikirimlerimi bir yazar olarak yazmadım ve daire haricindekiler için tabi bu fikirlerin "elmas kılınç" olmaması gerektiğini de özellikle ifade ettim.

Kastetmediğim anlamları zorlamayla çıkaran ve beni herhangi bir kaynak göstermeden suçlayanlara asıl ben "selametle!" demeliyim, vesselam.

11Bir metot önerisi, 14.12.2006 | “Onuncu Söz” ile “Beşinci Şua” arasında, Metin Karabaşoğlu

Risale-i Nur'da benzer bölümleri okumak, yani haşirle ilgili 10. Sözle birlikte, 29. ve 28. Sözleri okumak, Risale-i Nur'a daha iyi muhatabiyet için telkin edilen metotlar arasında sayılır.

Metin abi, yazısında çok daha farklı bir metot daha öneriyor, bana göre. Birbirine zıt gibi görünen iki Risaleyi beraber okumayı ve mecz etmeyi öneriyor.

Acaip hoşuma gitti.

Allah razı olsun.

10Zaman tarikat zamanı değil, Sahabe mesleği zamanıdır., 14.12.2006 | Risâle-i Nur ve tasavvuf: Hak yolda iki şerit, Metin Karabaşoğlu

Yazıda tarikat ve Risale-i Nur farklı iki şerit gibi anlaşılıyor. Oysa ilgili mektupta Bediüzzaman'ın dikkati çektiği husus "on iki hak tarik"in Risale-i Nur'un içinde bir şerit olabileceği gerçeğidir. Metin abi buna hiç vurgu yapmamış.

Üstad aynı metinde onların "tam sarsılmaz, hakikî Nurcu" olmalarının yolunu açıyor, aslında. Yoksa kendi şeritlerinden rahatlıkla gidebileceklerinin ve Risale-i Nur'ların onları dinsizlik akımlarına karşı koruyup muhafızlık yaptığının bir ifadesi olmamalıdır, yazılanlar.

Ve Üstad sözlerini şöyle bitiriyor "Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyunluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da Kur’ân’ın hakikatlerine sarılmaktır". Yani Kur'an hakikatlerinin en parlak delili olan Risale-i Nur'a sarılın diyor, tarikat ehline. Nurcu olun diyor. Yoksa, artık tarikatin önünde en kalmamıştır ve siz kendi şeridinizde devam edin demiyor.

Son olarak şunu söyleyeyim. Metin abi biraz araştırıp bu "zaman tarikat zamanı değil hakikat zamanıdır" sözünün geçtiği yerleri biraz araştırsaydı, Emirdağ Lahikasında şu mektuba dikkat çekecekti ve yanlış anlaşılmayacaktı, bence. O da şu mektuptur:

"Hem, "Risale-i Nur mesleği, tarikat değil, hakikattir, Sahabe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır." Risale-i Nur, bu hizmeti lillahilhamd en müşkül ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyin in (r.a.) ve Gavs-ı Azamın (k.s.) ihbarat-ı gaybiyeleriyle, şakirtlerinin bu zamanda bir dairesidir. (Emirdağ Lahikası, s. 61)"

Benim bu mektuptan anladığım, "Zaman tarikat zamanı değildir"in anlamı onlarca asır sonra "Sahabe mesleğine" dönüşün yaşanması ve Risale-i Nur'un 5. halife olması sırrıdır. Ve bu sır her daim sürecektir. Sürdüğü müddetçe de "Zaman tarikat zamanı" olmayacaktır.

Dikkat edilmesi gereken, bu sözü tarikat ehline karşı "elmas kılınç" olarak kullanmamak olmalıdır, elbette.

9Mirat ve Makes olmak, 14.12.2006 | Said Nursi, Risale-i Nur ile Mevlana’nın Mesnevisini neden karşılaştırdı?, Levent Bilgi

Sayın Levent Bilgi'nin genel olarak ne niyetle yazılarının yazdığı elbette kendisini ilgilendirir. Bunu sorgulamak bana düşmez ve niyetini de bilmem imkansız. Fakat yazdığı bir yazı hakkında görüş bildirmek için fırsat verilmişse bunu da kendimce insaf sınırlarını zorlamadan ve hakperestlik çerçevesinde yapmaya çalışırım.

Bir önceki yazısı bence çok zorlama bir tevili yansıtıyordu ve Risale-i Nur'da kader yaklaşımına tamamıyla tersti. Bunu vurgulamak istemiştim. Levent Bey Risale-i Nur'u doğru anladığını söylüyorsa, o söylediklerimi Risale-i Nur'dan kaynak vererek yanlışlaşın.

Bir yazı okuyucularıyla mücadeleye girişir mi? Onu yapan bu sitede bir iki yazar var. Hem de ne için böyle bir mücadeleye girdiğini de yazının son paragrafında pek de anlaşılır değil. Çok hissi yazıldığından olsa gerek, cümleler karışmış.

Ben Şualar'dan bir bölümden bahsetmek istiyordum aslında. Mesnevi gibi Risale-i Nur'un da mahiyetini ve tercümanın hissesini anlatan bir bölüm, o da şu:

"Bunların, Kitabullahın tefsiri ve ahkam-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-i nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsülü değildir, kendi zeka ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya memba-ı vahy olan Zat-ı Pak-i Risaletin (a.s.m.) manevi ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevi-i Şerif ve Fütuhul-Gayb ve emsali asar hep bu nevidendir. Bu asar-ı kudsiyeye o zevat-ı alişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o asar-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında, bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye, o mananın mazharı, miratı ve makesi hükmündedirler. Şualar, s. 577"

Buna göre madem Mesnevi gibi Risale-i Nur'ların yazılmasında, Mevlana gibi Bediüzzaman'ın da yalnızca tercümanlık görevi var. Hisseleri yalnızca "mirat ve makes" olmak, nasıl söyleyebiliriz Bediüzzaman o zamanda olsaydı Mesneviyi yazardı diye.

Mütehassıs Levent bilgi yapsın bakalım bunun izahını, bizi muhatap almadan, kendi içinde tutarlı proaktif bir üsluplu yazısıyla.

Selamlar.

8hilaf=hilafet meselesine muhalefet, 13.09.2006 | Büyük Proje (1), Aykut Tanrıkulu

Insanin yaratilisi ve ona biçilen misyon özlü ve çok güzel bir üslupla anlatilmis. Gerçekten bu yönüyle etkileyici bir yazi. Fakat baslangiçta beni çok etkileyen ve arastirma ihtiyaci duydugum bir konu var. O da hilaf ile hilafet ayni kavramlar olmadigi. Ikisi de farkli birer arapça isim olmalari gerçegi, sözlüklerde açik bir sekilde yer aliyor. Bu nedenle halife den hilafet etmeye, hilafetten hilafa uzanan mantik silsilesi problemli. Harflerin dizilisine aldanmayalim. Yazar biraz sözlük karistirma iradesi göstermis olsaydi bunu fark edecekti. Ne yazik ki, edebiyat yaparken yanlis çikarimda bulunmus, bence.

7bizce meçhul..., 11.09.2006 | Mevlana bu zamanda gelseydi Risale-i Nur’u, Bediüzzaman onun zamanında gelseydi yine Risale-i Nur’u yazardı, Levent Bilgi

Levent abinin genel olarak yazdiklarina katilmakla birlikte, basligini anlamli bulmadigimi belirtmek isterim. Çünkü dogru kader inancina göre sebeple müsebbep beraber yazilidir. Birinin yoklugu farz edildiginde digeri hakkinda bir hüküm ortaya çikmaz. Yani Üstad in eski zamanda gelseydi sebebi acaba Risale-i Nur gibi bir sonucu meydana getirir miydi? Ehl-i Sünnet der ki, bizce meçhul. Mutezile der ki, Üstad varsa Risale-i Nur da olmali. Cebriye der ki, zaman ve sartlar müsait degil, Üstad da olsa Mesnevi yazilirdi.

6makamın değil vazifenin yüceltilmesi..., 11.05.2006 | Bilal’in Sin’i, Metin Karabaşoğlu

Cenab-ı Hakkın merhametinden fazla merhamet olmadığı gibi, Onun adaletin fazla adalet de adalet olmasa gerek. O büyük mahkemesinde adaletini hayırların şerlere ağır gelmesine göre gösteriyor. Allah ın ahlakıyla ahlaklanmak sırrıyla bizlerin de aynı hakikate uygun yaşamamız gerektiğine inanmamız ve bunu yaşamaya çalışmamız gerekiyor, sanırım.

Sahabe mesleğini mesleğinin esası kabul Risale-i Nur da da bu hakikat vurgulanıyor. Yani kişilere manevi makamına göre değil de vazifesine ve hizmetine göre değer vermek prensibi. Kişi kusurlu, aciz ve fakir olabilir. Fakat çok mükemmel zannedilen, güçlü ve zenginlerin yapamadığını daha iyi yapmaktadır. Bu yönüyle her türlü saygıyı ve takdiri hak etmektedir.

Bilal in "Şın"da bu hakikati hatırlatıyor. Ne yapıldığının ve nasıl yapıldığından öte, kimin için ve ne niyetle, şuurla, ihlasla, itikatla yapıldığı gerçeğini...

5Siyasi fikri olmayan bir Nurculuk mu?, 01.05.2006 | GEBZESPOR İKİNCİ LİGDE, YA AKP KAÇINCI LİGDE ?, Levent Bilgi

Risale-i Nur dan boğazlar meselesini okumuş olan Yusuf Emin arkadaşımız, Üstad ın Hilmi Uran a, Adnan Menderes e, Celal Bayar a gönderdiği mektupları hiç okumamış galiba.

Her Nur talebesinin etrafındaki sosyal ve siyasi olaylara karşı duyarlı duruşu olmalıdır diye düşünüyorum. Siyaset Risale-i Nur un içindedir dışındadır gibi bir tartışma konusunu çok saçma bir yaklaşım kabul ediyorum.

Üstat halk partisini eleştirdiği gibi, yeri gelince demokratları eleştirmiştir. Toptancı yaklaşmamıştır. Görüşlerini açıkça ifade etmiştir. Fakat bunun siyaset adına değil iman ve Kur an hizmeti adına yapmıştır. Yani nerede durduğunuz ve neyi amaçladığınız önemli, ne yaptığınızdan daha çok!

Niye bir yazar toplumun önemli iki hastalığına (spor, siyaset vs.) dair yaşadığı bir örnekten hareketle yaptığı tespitlerini okuyucusuyla paylaşmasın?

Risale-i Nur siyasi bir oluşum yanında olmasa da, Nur Talebesinin elbette bir siyasi fikri vardır. Üstad ın da çağa ışık tutan birçok siyasi fikirleri vardır.

Siyaset yapmak ayrı, siyasi görüş bildirmek çok ayrıdır. Hatta Risale-i Nur hakikatlerini kendine alet etmediği müddetçe Nurcu bir siyasetçi niye olmasın? Nurcu doktor, Nurcu subay olduğu gibi... Nitekim de olmuş, hem de Üstad hayattayken...

Lütfen farkında olmaksızın, Risale-i Nur un bir bölümünü günün şartlarını ve daha sonraki yaklaşımları görmezlikten gelerek tek boyutuyla sloganlaştırmayalım ve Üstad dan daha fazla Üstad lık zehabına kapılmayalım.

4, 01.05.2006 | İstibdad’ın Doğrusu Var mı?, Ahmet Nazlı

Bediüzzaman Said Nursi, tarihi şahsiyetleri ele alırken toptancı yaklaşımlardan kaçınmıştır. İyi taraflarını överken kötü taraflarını da eleştirmiştir. Abdülhamid de bu çerçevede ele alınarak değerlendirilmesi gereken şahsiyetlerden birisidir.

Üstad kişi ve kurumlara yönelik, toptancı yaklaşımlar yerine, kişi ve kurumun taşıdığı sıfatlara anlam yüklemiştir. “İyi” veya “kötü” nitelemelerde bulunulmuştur. Bu durum Risale-i Nur’un en bariz özelliğidir. “Kâfirin her sıfatı kâfir olmak lâzım gelmediği gibi, mü’minin her sıfatı da mü’min olmak gerekmez” ifadesiyle bir kişiyi kötü bir sıfatı yüzünden tamamen mahkûm etmenin ne kadar büyük bir zulüm olduğu vurgulanır. Buna binaen bir Hıristiyan’ın hatta Allah’a inanmayan bir kişinin bile—insan olmasından kaynaklanan—takdir edilecek, olumlu niteliklere sahip bulunabileceğinden bahsedilir.

Abdülhamid dönemiyle ilgili değerlendirmelere de bu pencereden bakmak gerekmektedir.

Ayrıca o dönemdeki siyasi literatürde Meşrutiyet öncesi istibdad dönemi olarak vasıflandırılmaktadır.

Hem de Üstat meşrutiyeti yeniden diriliş olarak görmüş ve Hz. İsa nın doğar doğmaz konuşmasına benzetmiştir. Ve öncesi dönemi ise "Kurun-u vusta" yani ortaçağ olarak değerlendirmiştir, birçok yerde.

Yani sonuç olarak benim çıkardığım, konu yalnız Abdülhamid in şahsiyeti meselesi değildir. Bir çağın ve zihniyetin sona ermesi meselesidir. Fakat bu sanıldığı gibi bir süreç yaşamamıştır. Süfyanizmin kalın perdesi epey zaman dilimi bu geçişi güçleştirmiştir.

3aşiretlere çağrı!, 01.05.2006 | Zaman cemaat zamanıdır, Metin Karabaşoğlu

Cemaatlerin meşveretin hakikatini tam anlamıyla yerleştirememe ve yeni hizmet alanlarında faaliyet gösterme vb. birçok sorunları var elbette. Fakat "kapalı göl" yada "aşiret" benzetmeleri hiç hoş değil. Metin Ağabey in yazısında bulunmaması gereken ifadeler. Ben Ağabeyimizden bir başka yazısında bunu tashih eder bir yazı yazmasını beklerim.

Doğru bir hakikati -hangi fikirden yada duygusallıktan kaynaklanırsa kaynaklansın- yanlış mecralara çekmenin gereği yok bence.

Bir kişiyi hele Risale-i Nur u -bence tabi- çok iyi tahlil eden ve nüanslarını yakalayan bir kişiyi "cemaatlerle sorunu var" gibi lanse etmek ne kadar yanlışsa, cemaatleri "aşiret" yada "kapalı göl" gibi görmek tepkiselliği de aynı oranda yanlıştır.

En kapalı bir görünüme sahip bir cemaat bile birçok kişinin Risale-i Nurla tanışmasına vesile oluyor. İstenilen oranda ve kalitede olmadığını düşünmemiz bunu görmezlikten gelmeyi ve durgun bir yapı olarak algılamayı gerektirmez, sanırım.

Niye bu konuya biraz daha soğukkanlı ve çok daha dengeli yaklaşmıyoruz.

2içle dışı dengelemek, 01.05.2006 | Sivil Müslüman veya Bizim Apartman, Levent Bilgi

Benim anladığım kadarıyla mesele:

Bir tarafta "ferd" olma bilincini taşıyarak ve Cenab-ı Hakkın esmasını kendi ruh aynasının özgün rengiyle yansıtma özgürlüğünü sürdürmek. Ve gerektiğinde bunun mücadelesini vermek...

Diğer tarafta bulunduğu grubun/cemaatin bütünlüğünü koruyan eli, gözü vs. mesabesinde birlik ruhunu temin eden bir işlevselliğe sahip olmak. Bin yüz on bir yada on akıl, yirmi göz, yirmi el sırrını yakalamak için tesanüde, birliğe -bu bir sürüleşmek değildir sanırım- tüm varlığıyla hizmet etmek.

Bence bu iki halin dengesini kendi yetenekleri oranında bir kişi iç dünyasında ne oranda yakalayabiliyorsa, o derece tutarlı bir hayat yaşıyor ve etrafına faydalı oluyor.

1istibdadın her türlüsüne tokat, 15.04.2006 | ‘İman kardeşliği’ nasıl kazanacak?, Metin Karabaşoğlu

Metin ağabey in bahsettiği konu Divan-ı Harb-i Örfi nin 39. sayfasında geçiyor. Üstat, idamla yargılandığı bir mahkemede ironik bir üslupla kendisini savunurken bu cümleyi söylüyor. İttihad ve Terakki nin istibdad ını eleştirirken bu sözleri ifade ediyor. Aynı yerde "meşru, hakikî meşrutiyetin müsemmâsına ahd ü peyman ettiğimden, istibdat ne şekilde olursa olsun, meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın, rastgelsem sille vuracağım." diyerek istibdadın her türlüsüne karşı çıkıyor. Metin ağabeyin bu gibi konuları gündeme getirmesi önemli olmakla birlikte buna benzer konuların tepkisel boyuttan alabildiğine uzak bir şekilde sorgulanması gerektiğine inanıyorum. İttihad Terakkinin istibdad ıyla cemaatlerin yapıları arasında paralellik kurmanın, sorgulamanın ve genellemelerde bulunmanın bir makaleyi epey zorlayacağı görülüyor.



© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut