Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Diken eken adam
–İsmail Örgen

[*4.676 yazı içinden]

 *Bu sayfa, Risale-i Nur ekseninde yazılmış kapsamlı makaleleri paylaşmak üzere tasarlanmıştır.

 Eser ve Cemaat- 1

Yazara Mesaj Gönder

Mukaddime Kabilinden Notlar

MODERN ZAMANLARDA YAŞAMIŞ Müslüman şahsiyetler veya muasır İslâmî hareketler üzerine yapılan akademik çalışmaların, bu kişi veya hareketleri daha ziyade modernite bağlamında irdelediği görülür. Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur hareketi üzerine yapılan akademik çalışmaların da bu genel durumu yansıttıkları rahatlıkla söylenebilir.

Müslüman bireyler veya İslâmî hareketler üzerinden İslâm’ı modernite karşısında bir ‘öteki’ olarak tanımlayan bu genel yaklaşımın, kendisini modernite ile tarif edenler açısından kullanışlı ve fonksiyonel olduğunda kuşku yoktur. Ama bu yaklaşımın İslâm ve Müslümanlar açısından indirgemeci ve aşağılayıcı, dahası yanıltıcı olduğu da ortadadır. Zira, böylece, İslâm’ın islâm üzere müesses bir ‘din,’ Müslümanın ise bir müslim olduğu gerçeği buharlaşmaktadır. Bir din olarak İslâm, bir ‘durum’ olarak modernitenin rakibi—hem de mağlup durumdaki rakibi—konumuna indirgenmektedir. İslâm ‘modernitenin rakibi’ konumuna indirgendiğinde ise, İslâm’a intisap etmiş bireyler de kaçınılmaz bir ‘tenzil-i rütbe’ye maruz kalmaktadır. Çünkü, bu yaklaşım dahilinde, aslî endişesi islâm, yani kâinatı ve kendisini Yaratanın iradesine teslimiyet olan bir müslim’e İslâm’a salt bir ideolojik değer yükleyen bir tanım olarak ‘İslâmcı’ etiketi yapıştırılmakta; bu müslim’in yaşadığı zamanda kulluk endişesiyle yapıp ettikleri ise modernitenin meydan okuması karşısında üretilmiş ideolojik karşı koymalara dönüşmektedir. Bir Müslümanın düşüncesinin ve eyleminin merkezinde duran ‘ubudiyet,’ ‘ihlas,’ ‘rıza-yı ilâhî’ gibi temel kavramlar ya tamamen gözardı edilmekte veyahut aslî bağlamından kopartılarak bir ‘rakip ideoloji’nin kavramsal aygıtları düzeyinde algılanmaktadır.

Bir Batılının—veya, Batının artık yalnızca dünyanın ‘batı’sını ifade etmediğini hesaba katarsak—bir sekülerin İslâm’a ve Müslümanlara bakışını gölgeleyen bu tavır, Risale-i Nur üzerine yapılan çalışmaların önemli kısmını da gölgelemiş durumdadır. Meselâ, Şerif Mardin’in çok bilinen çalışması, içerdiği birçok başarılı tesbite ve analize rağmen, bunun bir örneğidir. Zira, Said Nursî ve Risale-i Nur hareketini temelde dünyanın sair kesimleri kadar Osmanlı-İslâm coğrafyasında da ‘sosyal değişme’ye yol açan bir küresel olgu olarak modernite karşısındaki mevzi ve taktik arayışları içinde tanımlamaktadır. Mardin’e göre, “Bediüzzaman’ın mesajı, yüzyüze kaldığı modernleşen dünya tarafından şekillendirilmiştir.” Böylesi bir analizde, bu dünyadaki varlığını bir müslim olarak gerçekleştirme çabası içindeki bir insan olarak Said Nursî’nin hayatına ve eserine asıl rengini veren ihlas, ubudiyet, rıza-yı ilâhî, marifetullah, muhabbetullah gibi kavramların kendilerine bir yer bulamaması manidardır. Yine, böylesi bir yaklaşımın nazarında, onun Eski Said’den Yeni Said’e geçişi salt haricî şartların dayattığı dışsal bir dönüşümden ibaret kalmaktadır. Onun yaptıkları ve yazdıkları ise, salt modernite ekseninde değerlendirilmektedir. Böyle bakınca da, Risale-i Nur’un meselâ kâinat üzerindeki vurgusu, Kur’ân’daki “Bakmazlar mı üstlerindeki göğe?” gibi âyetlerle gelen bir ilâhî emirden değil; onun ‘Batı Avrupa biliminin gelişmesiyle Batı uygarlığının İslâm uygarlığını geride bıraktığı yolundaki kanaatinden kaynaklanıyor’ gözükmektedir.

Belirtilmelidir ki, modern zamanlarda yaşamış bir mü’min birey olarak Said Nursî ve eserinin moderniteyle çatışıyor veya çakışıyor gözüken veçheler taşıması kaçınılmazdır. Burada gözden kaçırılmaması gereken, bir ‘abd’ olarak Said Nursî’nin aslî derdinin moderniteyle kavga etmek veya uzlaşmak olmadığı; onun bir ‘abdullah’ olarak kendisini—yanında veya karşısında olmak suretinde—modernite ile tanımlamadığıdır. Ona ve eserine salt modernite ekseninde bakıldığında ise, kişi ve eseri, beslendiği ve kök saldığı manevî zeminden; bir ‘abd’in Rabbinin kelâmı olarak Kur’ân’dan ve Rabbinin elçisi olarak Peygamberden aldığı asl ve usul mucibince Rabbinin yarattığı kâinatta Rabbinin kendisini yaratma amacını gerçekleştirme zemininden koparılarak incelenmektedir. Bir ‘canlı’ olarak yaprağın, dalından koparılarak incelenmesi gibi birşeydir bu!

İslâm’ı modernite denklemine oturtan bir yaklaşım, Said Nursî veya Risale-i Nur açısından, ilave bir problem daha taşır. Bu problem, Risale-i Nur hareketinin küresel planda irdelenen İslâm-modernite denkleminin Türkiye kesitine oturtulmasıyla gerçekleşir. Türkiye-merkezli böyle bir çerçeveden bakıldığında, Türkiye’deki sair İslâmî şahsiyetlerle birlikte Said Nursî Mustafa Kemal’in, sair İslâmî hareketlerle birlikte Risale-i Nur hareketi ise Kemalizmin antitezi konumuna indirgenir. Halbuki, bin senedir Anadolu’da olan bir ‘din’ olarak İslâm’a mukabil yüz yaşını doldurmayan bir ‘ideoloji’ olarak Kemalizm, böylesi bir bağlamda ‘antitez’ olarak görülmeye daha lâyık durumdadır. Yahut, meseleye otantisite/yerellik temelinde yaklaşılacak olursa, Türkiye’de otantisiteyi temsile Kemalizm değil, İslâm daha lâyık durumdadır. Geniş bir kavramsal analiz gerektiren böylesi daha genel tartışma konuları bir yana, salt Mustafa Kemal-Said Nursî yahut Nutuk-Risale-i Nur karşılaştırması, aradaki keyfiyet farkını kavramak için yeterlidir. Devlet erkini her biçimde kullanan bir muktedirin ben-merkezli tarih yorumu olarak Nutuk’un zayıf düşünsel dokusuna mukabil, Risale-i Nur ontolojik bir inşa ile karşımıza çıkmaktadır.

Bu noktada, modern Türkiye’de yaşamış bir müslüman olarak Said Nursî’nin Kemalizm ile bir gerilim ve mücadele yaşadığı elbette gözardı edilemez. Kemalizmin İslâmî referans ve sembollere ilişen tüm icraatının Said Nursî ve eserini de dolaylı biçimde etkilemesi bir tarafa, onun ve talebelerinin hayat öyküleri doğrudan bir müdahaleyi de gözönüne sermektedir. Said Nursî’nin hayatı, 1925’ten itibaren sürgün-tarassut-hapis üçgeninde geçmiştir. Kemalist iktidar onu bir kez olsun Ankara’nın doğusuna geçirmediği gibi, batı kıyılarından da uzak tutmuştur. Milliyetçi duyguların yoğun olduğu iç-orta Anadolu’da ‘Said-i Kürdî’ olarak sürgünde ve gözetim altında tutulan, isminin 1925’te başkaldırmış Şeyh Said’le karıştırılmasına özellikle göz yumulan, “Türkler içinde bu kadar alim varken bir Kürdün peşine mi düşeceksiniz?” türünden yaklaşımlarla yabancısı olduğu bir bölgede tamamen yalnızlaştırılmak istenen, her ihtimale karşı gene de hafiyelerle sürekli denetlenen, bütün bu olumsuzlukları aşıp kendisiyle olumlu temas kurmuş kişilerin ise bir dizi psikolojik ve fiziksel baskıya uğradığı bir insanın eseri olarak Risale-i Nur’un elbette Kemalizmle bir yüzleşmesi sözkonusudur. Ancak, Risale-i Nur’u salt Kemalizmin karşısına oturtma şeklindeki bir yaklaşım yetersizdir ve asılsızdır.

Risale-i Nur’a dair mevcut çalışmalarda sergilenen üçüncü bir problem ise, Bediüzzaman Said Nursî’yi hareketine belli bir mevzi kazandırmış bir ‘Müslüman aktivist’ten ibaret görme suretinde tecelli etmektedir. Bu, bir problemdir; zira, Said Nursî’ye izafe edilen ‘aktivist’ kimlik, onun ‘mütefekkir’ ve ‘alim’ kimliğini perdelemektedir.

Doğulu veya Batılı, entellektüel veya popüler, lehdar ve aleyhtar ayrımı olmaksızın, hakkındaki çalışmaların önemli kısmında Bediüzzaman ‘düşünce’siyle değil, ‘aksiyon’uyla incelenmektedir. Said Nursî’nin ve talebelerinin ortaya koyduğu aksiyon dayandığı teorik temeller irdelenmeden ele alındığında ise, gene, bir müslim portresinin yerini bir ‘İslâmcı’ portresi ve bir ‘İslâmcı proje’ almaktadır. Bir mü’minin ‘abd’ olarak yaptıkları, bir ‘İslâmcı’nın ‘aktivist’ olarak yaptıklarına indirgenmekte; ‘Allah’ın huzurundaki’ mü’minin yerine, ‘Batının karşısındaki Doğulu’ gelmektedir.

Bu çalışmanın amacı, Said Nursî ve Risale-i Nur hareketini sözünü ettiğimiz üç problemden uzak kalarak incelemektir. Sözkonusu problemleri bu vesileyle bir kez vurgulayacak olursak; takip eden sayfalarda (1) Said Nursî’nin düşüncesi ve eseri İslâm-modernite denklemine hapsedilmeyecek, (2) Kemalizmi merkeze alarak değerlendirilmeyecek, (3) hareketin sergilediği aksiyon ve aktivite ise, dayandığı inanç ve düşünce temelleri dahilinde irdelenecektir.

Bu çerçevede, öncelikle metinsel bir düzlemde Risale-i Nur’un sunduğu ontolojik çerçevenin kuşbakışı bir tahlili yapılacak; ardından bu ontolojik inşanın bireysel, cemaatî ve sosyal tazammunları ele alınacaktır. Son bölümde ise, Risale-i Nur hareketinin Said Nursî’den sonra aldığı seyir, hareketin dayandığı metin olarak Risale-i Nur temelinde değerlendirilecektir.

(devam edecek)

  12.11.2003

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu


  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

1TeşekkürlerAdnan Savaş, 07.02.2004, ADIYAMAN /TR

Yazılarınızdan azami derecede istifade ediyoruz. Rabbim çalışmalarınızı hayırlı ve faydalı kılsın.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut