Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Kuvveti ihlasta bilmek
–Metin Karabaşoğlu

[*4.676 yazı içinden]

 *Bu sayfa, Risale-i Nur ekseninde yazılmış kapsamlı makaleleri paylaşmak üzere tasarlanmıştır.

 Keşfedilmeyen Bir Hazine

Yazara Mesaj Gönder

ÇAĞDAŞLARI KENDİSİNE ‘zamanın eşsizi’ anlamına gelen ‘Bediüzzaman’ lâkabını takmışlardı. Yine de, onu lâyıkınca anladıklarını sanmıyorum.

Onu memleketinde pek anlamadılar. Kabına sığmayan bu büyük dimağ, uzunca bir süre, ‘çocuk yaşta’ icazet düzeyine ulaşmanın dayanılmaz yalnızlığını çekti; ardından kıskançlık oklarının hücumuna uğradı; en sonunda, yerini yurdunu bırakıp Van’a gitti ve orada vali Tahir Paşa gibi ciddi bir muhatap bularak teskin oldu.

Tahir Paşa, bu genci gereğince anlayan birkaç kişiden biriydi. Van’ı, onun gibi biri için dar bulacak; eline resmî makamlara hitaben yazılmış bir mektup da tutuşturup İstanbul’a yollayacaktı. O günün İstanbul’u, hilafet merkezi olarak, İslâm dünyasının en iyi dimağlarını barındırmaktaydı.

İstanbul’a geldiğinde, yaşı otuz civarındaydı, ve II. Meşrutiyetin hemen öncesiydi. Az zaman sonra, ‘Şarkın yalçın kayalıklarından kopup gelen âteşîn bir zeka’ olarak tanındı, ama yine de pek anlaşılamadı. Herkes, "Çöküşe doğru yol alan Osmanlıyı bu durumdan nasıl kurtarırız?" sorusuna cevap arıyordu. Onun yaklaşımı da hep bu çerçeve dahilinde anlaşıldı. Bu çerçeveyi aşan, çok daha geniş ufuklara yönelen bir insan olduğunu anlayanlar çıkmadı.

Sultan Abdülhamid de onu anlayamadı. Yazdığı bir dizi yazıda ‘hürriyet’ isteyen; imanın hürriyeti gerektirdiğini söyleyen; istibdadın ise insaniyete ve İslâmiyete zıt bir durum olduğunu vurgulayan bu açık yürekli insanın ne demek istediğini, o dâhi sultan dahi kestiremedi. O, padişaha hitaben yazdığı bir yazıda, açık yüreklilikle "Etrafını hafiyelerin ve dalkavukların sardığı münhasif Yıldız’ı tut, dârülfünun yap" çağrısında bulundu, ama Abdülhamid bu sözdeki samimi çağrıyı kavrayacak durumda değildi. O yüzden, bu daveti genç Şarklı âlimin içtenliğine, geniş vizyonuna ve medenî cesaretine değil, aklından zoru oluşuna yordu. Böylece, ‘Bedîüzzaman,’ ‘Garîbüzzaman’ oluverdi; Sarayın marifetiyle, kendisine tımarhane davetiyesi gönderildi. Tımarhanedeki doktor sultanı dinlemiş olsa, daha o yaşta çürüyüp gidecekti. Allah’tan, "Bu adam deliyse, dünyada akıllı adam yoktur" dedi doktor. Bu diri aklı, bu samimi yüreği Abdülhamid ne yazık ki anlayamadı. Anlasa ve dinlese, belki kendisinin ve Osmanlının sonu farklı olacaktı.

Onu TC’yi kuran kadro da anlayamadı. Israrlı davetler sonucu 1922 Kasım’ında geldiği Ankara’da herkes Yunan ordusuna karşı kazanılan zaferin sarhoşluğu içindeydi. Ama o, Yunan ordusu yenildiği halde eski Yunan’ın fikriyatının o zaferin sarhoşluğu içindeki Ankara’da kol geziyor olduğunu hissetti. "Zeylü’z-Zeyl" adlı, tabiatçılığı ve determinizmi hedef alan küçük eserini bu yüzden yayınladı. Kendisinden yeni bir siyasî düzen, sosyal yapılanma ve iktisadî hayat modeli sunmasını bekleyenler, bu eseri yazmasındaki amacı anlayamadılar. Sonuçta kendilerine de, başkalarına da yazık oldu.

Mustafa Kemal’in onu anladığı da söylenemez. Israrlar sonucu geldiği Ankara’da, İslâm adına yürütülen bir savaşı yöneten Meclisin çoğu üyesinin namaza karşı lâkayt davrandığını görmüş; Mecliste ilk iş olarak, buna dair bir beyanname okutmuştu. Mustafa Kemal’e göre, bunca mühim iş arasında bu yaptığına abesle iştigal denilirdi. Bu kanaatini hissettirmekten de çekinmedi. Karşılığında, "İmandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir" gibi beklemediği sert bir cevapla karşılaştı. Yine de, bu gözünü budaktan sakınmayan insana karşılığında bir servete kavuşacağı resmî bir görev teklif etmekten geri durmadı. Aldığı cevap, manidardı. Bu mert insan birkaç ay sonra "Eski Said’i Yeni Said’e götürüyor" dediği bir trenin bilmem kaçıncı mevkiinde Van’a gidip Erek dağında birkaç talebeyle Kur’ân derslerine başlayacak, Mustafa Kemal ise bu tavra galiba hiçbir anlam veremeyecekti.

Onu diğer Cumhuriyet idarecileri de anlayamadılar. İsim karışıklığından özellikle memnuniyet duyarak, kendisini Erek dağından alıp keyiflerince sürgün etmek için, Şeyh Said İsyanını bahane edindiler. Takrir-i Sükun adına devlet terörü estirilirken, onu da sürgüne gönderdiler. Zahirde Trabzon’a, gerçekte bir bilinmeze doğru yol alırken, o kendini değil, başkalarını düşünüyordu. Kendilerini taşıyan öküzü bile düşünüyordu. Başına ne geleceği endişesini taşıyan diğer sürgünlerin hayretli bakışları arasında, kendilerine nezaret eden görevlileri şöyle uyardı: "Biraz durun. Öküz efendinin ayağı kanıyor." Öyle bir ortamda böylesi bir davranış! Anlaşılır gibi değildi.

Onu Burdur’un en ücra ve en fakir mahallesine sürüp defterini dürdüklerini zannedenler, tek odalı bir hanede Nur’un İlk Kapısı’nı yazacağını nereden bilsinlerdi? Bu kez, hesabını kesinkes göreceklerini umdukları bir yere, o günlerin kuş uçmaz kervan geçmez dağ köyü Barla’ya sürdüler.

O, fırtınalı bir kış gününde Eğirdir gölünde jandarma eşliğinde yeni bir bilinmeze doğru yol alırken; keyif için keklik avlayan onbaşıyı uyarmakla meşguldü: "Oğlum! Yuvasında onu bekleyenler var!"

Birileri, onu yaşarken gömmüş olmayı umdukları Barla’da, ummadıkları bir diriliş görmüş oldular. Eğirdir gölü kenarında, dağlarda, tepelerde bir bahar mevsiminde günler boyu Rûm sûresinin 50. âyetinin tefekkürüyle meşgul olan ihtiyar âlim, çok geçmeden,Haşir Risalesi ’ni yazdı. Öldükten sonra dirilişi "Madem dünya var, elbette âhiret var" diye özetlediği güçlü bir mantık kurgusu içinde isbat eden bu eser, asırlardır yerinde sayan ve özellikle son iki asırda Batı karşısında özür dileyici, ürkek bir atmosferi soluyan İslâmî tefekkür açısından da bir diriliş müjdesiydi. Bu eseri aynı çizgide yürüyen; referans noktası olarak Kur’ân’ı alan, Kur’ân’ın iman esaslarına delil ve şahit gösterdiği kâinatı ve fıtratı konuşturan başka risaleler takip etti.

Bu esnada Harf devrimini yapanlar, onu yeniden köşeye sıkıştırdıklarını düşünüyor olmalıydılar: Artık İslâm harfleriyle kitap yayınlamak yasaktı. Buna karşılık, yazılan risaleler elle çoğaltıldı. Müthiş bir sabır ve azimle teker teker yaza yaza çoğaltılan risale yazısı, bir tesbite göre, altıyüz bini buldu.

Bu kez şahsını karalama yolu denediler. Bu da anlaşılamadığını gösteriyordu. Zaten, "Beni beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum" diyen biriydi o. "Mehasinin mevhubedir; seyyiatın meksubedir" diyerek, insanın üzerinde görünen güzelliği Allah’tan bilip yalnız kusurları kendine mal etmesi gerektiğini, bu düşüncenin dayandığı temelleri ortaya koyarak tekrar tekrar ders veren bir insandı. Böyle birine, böylesi bir kampanya ne gam verirdi? O, son derece sükûn içinde, "Eğer ehl-i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyik, ayıplı ve kusurlu nefsim için ise, helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah-ı hal eder" diye yazıyordu. Yok eğer bu karalama, tercümanı olduğu imanî ve Kur’ânî hakikatlardan dolayı ise, çabaları boşunaydı: "Zira, Kur’an yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez; başkasına gece yapamaz."

Sözün kısası, bu çirkin kampanya, onu anlamayanların işiydi. Hele hele, onun dikkati kişiye değil esere yönelten; muhataplarının kendi fani ve kusurlu şahsını bırakıp, yazdığı risalelere yönelmelerini isteyen; şahsını ziyarete gelenleri zaten geri çeviren; onlara "Yazdığım risaleleri okumakla benimle on kere görüşmüş olmaktan daha fazla istifade edersiniz" mesajını gönderen biri olduğu düşünülürse... Onun bu tavrındaki inceliği birileri onca yıl sonra anlayacak; Prof. Şerif Mardin, Said Nursî’yi eksen alan araştırmasında geleneksel tebliğ çizgisine göre ciddi bir değişimi ifade eden ve Cumhuriyet idarecilerini âciz bırakan bu tavra ısrarla dikkat çekerken, bir başka araştırmacı onun böylece ‘sözlü kültür’ün yerine ‘yazılı kültür’ü ikame eden Cumhuriyet kadrolarının hesaplarını boşa çıkardığını yazacaktı.

Ne yazık ki, hakkındaki bu kadar derin araştırmaya girişenlerin çoğu da onu anlayamadı. Onun tavrını ve tarzını satranç oyununu andırır bir hamleler ve karşı-hamleler süreci içerisinde sunuyorlardı. Oysa, onun yaklaşımını belirleyen ubudiyetti, hikmetti, ihlastı, rıza-yı ilahî idi ve samimiyetti.

Bugün, Risale-i Nur, sayıları ona yakın yayınevi tarafından yayınlanıyor ve her yıl baskı üstüne baskı yapıyor. Hemen hemen tamamı Arapça ve İngilizce’ye çevrildiği gibi, belli bazı risaleler Almanca, Fransızca, Rusça, Japonca, Malay dili gibi başkaca dünya dillerine de çevrilmiş bulunuyor. Yazdıkları, Türkiye’de, Avrupa ülkelerinde, Ortadoğuda, Mağrib’de ve dünyanın diğer yerlerinde milyonlarca insan tarafından okunuyor. TC içinde ve dışında akademik araştırmaların konusu oluyor. Hakkında uluslararası sempozyumlar düzenleniyor, kitaplar yayınlanıyor. Gazete ve dergi sayfalarında, umulmadık isimlerin dahi onu sözkonusu ettiği yazılar boy gösteriyor. Ama, lâyıkınca anlaşıldığını söylemek, tüm bunlara rağmen, pek mümkün gözükmüyor.

O çağına teslim olan değil, çağıyla hesaplaşan bir insandı. Oysa ‘çağımızın yetiştirdiği büyük isimler’ arasında anılıyor.

O yazdığı Risale-i Nur’un ‘Ne Şarkın ulûmundan, ne Garbın fünunundan’ değil; Kur’ân’ın sunduğu imanî derslerden doğduğunu söylemişti. Oysa ‘Şarkın yetiştirdiği büyük bir sima’ olarak sunuluyor.

Ve onu anlamaya dönük çabalar, kendi anlayışını ona giydirmeye yönelik başka kimi çabalarla gölgeleniyor. Çoğu insan, ona kendi paradigmasını yamamaya çalışıyor. Kimi Türkçü ya da Kürtçü milliyetçiliklerin izinde onu yorumluyor; kimi ‘ilerleme’ ve ‘kalkınma’ uğrunda; kimi ‘millî birlik ve beraberlik’ peşinde; kimi ‘modernleşme,’ kimi ‘Osmanlıcılık’ çizgisinde... Tüm bu eğilimler içinde yorumlandığında ise, o anlaşılmış olmuyor; olsa olsa, yanlış anlaşılıyor! Paha biçilmez bir mücevher, demirciler çarşısına düşürülmüş oluyor.

Hele bir de, o dikkatlerin kendisine değil Risale-i Nur’a yönelmesini ısrarla istediği halde, tam tersinin tercih edildiği hesaba katılırsa...



Kim Bu Said Nursî?

Hayat hikâyesi, Nurs’da başladı. Bitlis’in Hizan ilçesinde bağlı bu köyde doğdu. Doğum tarihinin 1873 mü, 1876 mı, 1877 mi olduğu konusunda ihtilaf bulunuyor. İlk eğitimini ailesinden aldı; bugünün ‘millî eğitim’i gibi, insanları tek-tip’leştiren resmî bir eğitim çarkına kapılmadı; aileden aldığı belli bir birikimi olmakla birlikte, dokuz yaşında medreseye gitti. Her biri bağımsız bir öğretim kurumu hükmündeki medreseler arasında, deyim yerindeyse, mekik dokudu. Birini yetersiz buldu, bir diğer medreseye gitti.. derken, klasik medrese sistemini aşan bir öğrenim hayatı yaşadı. Sonuçların öne çıktığı bir ekarakalemğitim ortamında, sonuca giden usulü kavramayı istiyordu. Hocalarından da bunu talep ediyordu. Yirmi-otuz yaş arasında ulaşılan icazet düzeyine, henüz onüç yaşında iken ulaştı. Yaşıtlarının medrese eğitimini henüz bitirdiği bir dönemde, o sayılı âlimler arasında anılmaya başlamıştı.

II. Meşrutiyet’in şafağında İstanbul’a geldi. Burada, ilk anda, Doğuda yetişmiş genç ve vasat bir alim olarak görüldüğü anlaşılıyor. Fakat, farklılığının farkına varılması için fazla bir zaman gerekmedi. Zira, o sıralar çok geniş bir coğrafyanın en iyi dimağlarını barındıran İstanbul’da bulunan alimler, çok geçmeden, ciddi bir meydan okumayla yüzyüze geldiler. Doğudan gelen, ve kıyafeti bile geleneksel âlim kıyafetine pek benzemeyen bu genç âlim, kaldığı Şekerci Hanındaki oda kapısına şu levhayı asmıştı: "Burada her soruya cevap verilir; ama asla soru sorulmaz."

Düzenli olarak yalnızca üç ay medrese eğitimi alan, ama özellikle Van’da vali Tahir Paşanın konağında yıllar boyu yoğun bir okuma faaliyetine girişen bu genç âlim, kelam, hadis, tefsir, felsefe, fıkıh, belagat.. gibi birçok alanda edindiği birikimi, bu anlamlı meydan okumayla isbatlamış oldu. Ardından, İslâm dünyasının en köklü öğretim kurumu olan Ezher’in o sıralar İstanbul’da bulunan rektörünün sorduğu Avrupa ve Osmanlının geleceğine dair soruya verdiği cevap, kendisine umumen ‘Bediüzzaman’ denilmesine yol açtı. Ezher şeyhi ona ‘zamanın eşsizi’ anlamına gelen bu ünvanı lâyık görmüştü; ama o kendisi için ‘garîbüzzaman,’ ‘bid’atüzzaman’ gibi ünvanları tercih edecekti. Tercihi buydu; çünkü, çağıyla ciddi bir hesaplaşma içindeydi. Genel geçer yargıların, zihinleri iğdiş eden modern tasavvurların onun zihninde yeri yoktu. Kıyafetiyle, yaşama tarzıyla, tefekkürüyle yaşadığı çağa meydan okuyor; mimi düşmüş dediği ‘medeniyetten istifa’sını, hiç de özür dileyici bir tavra girmeksizin, dayandığı temellerden emin, açık bir üslupla dile getiriyordu.

Kısa bir zaman sonra, onun ismi, o günün gazete sayfalarındaki bazı yazıların altında da görüldü. Bu yazılarından anlaşıldığı üzere, hürriyete açık bir biçimde taraftardı. Yükselen hürriyet taleplerine, ne klasik ulema gibi baştaki dindar padişaha taraftarlık uğruna kulak kapamış; ne de İttihadçıların bir kısmının nefis ne isterse onu yapma anlamına gelen özgürlük anlayışına razı olmuştu. Hürriyeti istiyor; ama ‘şeriat’ın bir gereği olarak istiyordu. Bu noktada, "Asıl mü’min hakkıyla hürdür" gibi, alışılmadık denklemler kuruyordu.

Öte yanda "Beşyüz yıldır uyuduğunuz yeter" gibi uyarıcı çağrılarda bulunuyordu. Herkesin Batıya karşı silah ve teknoloji yoluyla mücadeleye şartlandığı bir vasatta, silah ve teknolojide Batıdan ileri düzeyde olunan 1500’lü yılları o ‘uyuma yılları’ olarak görüyor olmalıydı ki, beşyüz yıldır uyuduğunuz yeter diye haykırıyordu. Çünkü, bu dönem belki askerî ve coğrafî olarak ileri gidilen; ama imanî şuur açısından ciddi bir donuklaşmanın; İmam-ı Rabbanî, Molla Sadra, Şah Veliyyullah Dehlevî gibi kimi simalar hariç, ciddi bir entellektüel çöküşün yaşandığı yıllardı. Ki bu isimler de, Osmanlı dışında yetişmişlerdi. İnanç ve fikir düzeyinde bir şuur yükselişi ve de ciddi bir uyanış olmadıktan sonra, Batının silahını ve tekniğini almak neyi değiştirecekti? Batının o silahı üretip o tekniği kullanmadaki zihniyetine mağlup olunduktan sonra, o silahtan daha âlâsı üretilse bile, sonuçta aynı kefeye düşülmüş olmayacak mıydı?

Bu kabil tezlerinin o günün hareketli ortamında hak ettiği muhatabiyete mazhar olduğunu söylemek pek mümkün gözükmüyor. Anlaşıldığı kadarıyla, ne Sırat-ı Müstakîm çevresinde toplanan ıslahatçı Müslüman aydınlar, ne Beyanü’l-Hak çevresinde toplanan daha geleneksel bir çizgideki alimler ve aydınlar arasında verimli bir karşılık bulabildi. Resmî kadrolar ise, sözlerini gereğince değerlendirebilecek bir halet-i ruhiyede değildiler. Bir ara Abdülhamid’in emriyle tımarhaneye yollandı. Sonra, İttihadçıların ağırlıklarını koydukları Otuzbir Mart sonrası dönemde, bu olayla ilgisi olduğu zannıyla Divan-ı Harbe çıkarıldı ve idam talebiyle yargılandı. Yaşadığı bu iki olayı, ‘iki mekteb-i musibet’ olarak yorumladığı; sonradan kitap halinde neşredilen muazzam bir savunma akabinde beraat etti. Güçlü bir muhakemenin dokunaklı bir üslubla buluştuğu bu savunmada, "Musibetlerin tenevvüü, bana musikinin nağmelerinin tenevvüü gibi geliyor" ifadesinin de belgelediği üzere, bir yanda kader-i ilahîye karşı boynu kıldan ince, öte yanda dünya ehli karşısında dimdik ayakta bir tavır sergileyecekti.

Beraatinin akabinde "Medeniyetten istifam sizi düşündürecek" diye başlayan bir beyanla İstanbul’dan ayrıldı. Bu ayrılmanın ardından dokuz uzun yıl yaşadı: Doğudaki aşiretler arasında, münazaralarla geçen uzun süreli bir seyahat; Şam taraflarına doğru, ünlü Emevî Camiinde yüzü aşkın alimin ve onbinlerce mü’minin dinlediği meşhur hutbenin de verildiği seyahat; Beyrut üzerinden yeniden batıya geçiş ve Sultan Reşad’la birlikte Balkanlara yolculuk; Bitlis, Van, Tiflis yolculukları; çıkan dünya savaşında Bitlis-Van cephesinde Ruslara karşı gönüllü alay kumandanlığı; iki yıl kadar sonra Ruslara esir düşmesi; Sibirya’da esir kampında ve sonra oradaki Tatar ahalinin kefaletiyle Volga kıyısındaki bir mescidde gözetim altında yaşadığı dönem; Rus devriminin patlak verdiği hengâmda esaretten kaçış; muhtemelen Moskova-Varşova-Berlin-Viyana-Belgrad-Sofya güzergâhını izlediği üç aylık zorlu ve zorunlu bir Avrupa seyahati; İstanbul’a geliş ve İstanbul’da o günün İslâm akademisi hükmündeki ‘Dârü’l-Hikme’de görevli olduğu aylar; ve sonrasında, İslâm dünyasının ve bütün dünyanın yaşadığı değişim ve dönüşümün de etkili olduğu bir iç muhasebe ve dönüşüm.

On yıla sığan bu çok hareketli hayat, onun için, bir bakıma geçiş dönemi hükmündeydi. O güne kadar ‘Eski Said’ iken, bu her yönüyle çalkantılı dönemin sonunda, ‘Yeni Said’e dönüşecekti. Bu süreç içinde, Eski Said’i Yeni Said’e hazırlayan; her birinin, onun hayatının özü ve özeti hükmündeki Risale-i Nur’a giden yolda bir köşetaşı hükmünde olduğu bir dizi eser de yazmıştı. Divan-ı Harb’deki savunması "İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi yahut Divan-ı Harb-i Örfî" adıyla; Doğudaki aşiretler içinde yaşadığı münazaralar esnasında sunduğu cevaplar Münazarat adıyla; Şam’da verdiği ünlü hutbe Hutbe-i Şâmiye adıyla yayınlandı.

Öte yanda, Muhakemât’ı vardı ki, bu eser sonraki onyıllarda daha bir açılan, netleşen ve genişleyen çok kritik muhakemeler yüklüydü. Bu eserin üçlü kurgusu da başlı başına önemliydi: Sonraki hayatının tamamının, ve daha sonra yazdığı bütün eserlerin üzerine bina edildiği bir ‘hamdele ve salvele’nin akabinde, onun genel duruşunu belirleyen; bu arada bir bütün olarak İslâm düşünce tarihinin Kur’ânî bir açıdan değerlendirme ve eleştiriye tâbi tutulduğu ‘mukaddime’ler geliyordu. "Birinci Makale"yi bu ‘mukaddime’ler oluşturmaktaydı. Ardından, belagat üzerine yazılan; ve gerek Arapça’ya, gerek belagata nüfuzunun derecesini belgeleyen; bu noktada Maarrî gibi dev isimlerin yanlışlarını tashih edecek kadar güçlü olduğunu gösteren "Unsuru’l-Belağat" gelmekteydi. Üçüncü bölümü ise, imanî konuların gerek ele alınış, gerek sunuluş tarzına ilişkin çok önemli muhakemeler yüklü "Unsuru’l-Akide" oluşturuyordu.

Bu eserle bir bakıma tefekkürünün ana çizgilerini belirleyen Said Nursî’nin bir sonraki eseri, Ruslarla yapılan savaş esnasında, kimi bahisleri sıcak çatışmaların içinde yazılan İşârâtü’l-İ’caz adlı Kur’ân tefsiriydi. Aslen Arapça olan bu eser, Kur’ân’ın ilk sûresiyle başlayan; Kur’ân’daki sıranın aynen takip edildiği klasik tefsir formu içindeydi. Farklı ciheti, müellifin yalnız bazı âyetleri veya âyetin bazı kısımlarını tefsir etmekle yetinmeyip, istisnasız her âyeti, cümle cümle, kelime kelime, hatta harflerine kadar tefsir edişiydi. Bu tefsir, adı üstünde, ‘i’caz,’ yani Kur’ân’ın mucize oluşu üzerinde yoğunlaşıyordu. Kırk ayrı açıdan Kur’ân’ın i’cazını çalışan bu tefsir, ikinci sûre olan Bakara sûresinin 32. âyetinde kaldı. Çünkü, o esnada, emrindeki askerlerle birlikte Rus ordusunca kuşatılmış; günler süren çatışmalardan sonra esir düşmüştü.

(Onun bu tefsirde kullandığı usülün öneminin o günün âlimlerince, daha sonra Cumhuriyet döneminin resmî ulemasınca, ve halen dahi ilahiyatçılarca keşfedilemediği görülmektedir. T.C. içindeki bu anlaşılmaz soğukluğa mukabil, Risale-i Nur’un Arapça’ya tercümesi faaliyetinin hız kazanmasıyla birlikte, Arap ülkelerinde ona dönük çok ciddi keşiflerin başladığı görülüyor.)



Yeni Said’e Doğru

1917’de Rusya’nın Sibirya’ya yakın bir kısmında geçirdiği esaret hayatından kaçıp, Ekim Devrimi hengâmında zorlu bir seyahatle Rus sınırlarını aşarak Varşova üzerinden İstanbul’a gelen Said Nursî, burada alışılmadık bir şöhret halesiyle karşılaşacaktır. Daha on yıl öncesinin İstanbul’unda adından ‘Bediüzzaman’ olarak söz ettiren bu isim, aynı andkarakalema hem tefsir yazıp hem de Rus işgaline karşı fiilî cihada girişmiş olmasının verdiği takdir duygusu; ve de, Sibirya yakınındaki şerefli esaretinden, büyük bir cesaret sergileyerek kaçıp İstanbul’a gelebilmesinin verdiği hayret duygusu ile beslenen bu şöhret ortamında, varoluşunu ‘Rububiyet-ubudiyet’ denklemi içerisinde anlamlandırmış bir insan olarak yoğun sorgulamalar yaşayacaktır. Özellikle "Çocukları bile ihtiyarlatır" dediği Dünya Savaşı yılları, o esnada ve akabinde gördüğü yıkımlarla, onu dünyanın fâniliğine dair yoğun bir muhasebeye sevkedecektir. Sekiz yıl önce geride bıraktığı İstanbul yoktur artık; çokları bu diyarı terkedip toprağın altına girmişlerdir. Topu topu üç yıl önce bıraktığı Van’ı da bulamamış; yarıdan çoğu yanmış şehirde, birçok talebesi dahil olmak üzere, ahalinin çoğu ölümle tanışmıştır. Bu denli yoğun bir ölüm ve yıkım tablosu yaşamış bir insanı; üstelik zaten hayatını ‘Rububiyet-ubudiyet’ denklemi üzerine kurmuş bir insanı, fâniliği bu kadar aşikâr bir dünyada fâni insanlardan gördüğü alâka ve kazandığı şöhret kandırmayacaktır. Ona göre, "Şöhret ayn-ı riyadır, zehirli bir baldır." İnsanı aldatır, denklemlerini sarsar ve ancak son dakikada o kaçınılmaz ölüm gerçeğiyle tanıştırır. Oysa, bir bütün olarak hayatın, ölüm gerçeğiyle tutarlı bir açıklamasının yapılması; varoluşun ölüm gerçeğiyle birlikte anlamlandırılması; ve o şekilde yaşanması gerekmektedir.

Bu sorgulamalar, kimi Arapça, kimi Farsça, kimi Türkçe bir dizi eserin önsözü olur. Bu eserlerden anlaşıldığı üzere, dünyanın her yönüyle ona güldüğü; para, makam, şan ve şöhret noktasında önünün açıldığı böylesi bir vasatta, o, dünyanın gülümseyen bu aldatıcı yüzünün gerisindeki fânilik gerçeğini görecektir. Sonuçta kendisini terkedecek olanları, onlar kendisini terketmeden terkedecektir.

Kırk yaşlarında iken yaşadığı bu iç muhasebenin getirdiği, hayatın ve insanın anlamına dair derin sorgulama, sonraki birçok eserinde hakikatli birer hatıra olarak anlattığı yoğun bir tefekkürle örülüdür.

Bu sorgulamanın bir de ‘dış’ boyutu vardır. Bu dönem, onun Osmanlının çöküşünü de artık kaçınılmaz gördüğü; dahası, "Rüyada Bir Hitabe"sinde gösterdiği gibi, bu çöküşü nasıl bir sürecin izleyeceğini de öngördüğü bir dönemdir.

İç dünyasının ve dış dünyanın böylesine köklü bir değişim geçirdiği ortamda, hayatını eskiden beri ‘Rububiyet-ubudiyet’ denklemi üzerinde kurmuş olan bir insan, bu ana yapı sabit kalmakla birlikte, çok ciddi tadilatlara girişecektir. Abdülkâdir-i Geylânî, İmam-ı Rabbanî, Gazalî gibi üstadlarından hangisinin yolunu seçmesi gerektiğini düşünürken, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ında bulunan ve manidar bir biçimde ‘Mirza Bediüzzaman’a’ hitap eden bir mektupla karşılaşacaktır. (Babasının adı Mirza’dır). "Tevhid-i kıble et; yani yalnız bir üstad seç" uyarısı yüklü bu mektubun getirdiği sorgulamayla, üstadlarının da üstadı olan Kur’ân’da ‘tevhid-i kıble’ edecek; çifte gerçekliğe yer tanımayan, Kur’ânî bir tefekkür inşasına girişecektir. Dolayısıyla, gerçeğe bir vahye gerek olmaksızın yalnızca akılla ulaşılabileceği iddiasını taşıyan her düşünce tarzını içeren felsefeyi sert bir eleştiriye tâbi tutacaktır. Akıl âlettir, usta değil; binektir, yol gösterici değil. Akıl son sınırına dek kullanılmalı; ama bu ayrımın farkında olarak kullanılmalıdır.

Buna karşılık, Kur’ân’ın, sırf iddialar üzerine kurulmuş delilsiz ve isbatsız bir imana çağırmadığını da ısrarla vurgulayacaktır. Bilakis, ‘akleden kavimler’e seslenen Kur’ân, getirdiği mesaja iki önemli delil gösterir: kâinat ve insan fıtratı. Bu iki âlem, ‘afakî’ ve ‘enfüsî’ diye ayrıma tâbi tutulan iki ayrı tefekkürün alanıdır. Kur’ân, söylediklerine kâinatı şahit tutmakta; keza insanî özelliklerimizi de şahit göstermektedir. Bir yanda kâinat bir düzen, hikmet, sanat, ölçü.. içinde; hem de herşeyin herşeyle bağlı olduğu eşsiz bir düzen, hikmet, sanat, ölçü.. içinde varoluşuyla Yaratıcının varlığına şahit olmaktadır. Öte yanda ise, insanın iç dünyasındaki sevgi, korku, ayrılık, kavuşma, sonsuzluk arzusu, bir sığınak arayışı, dayanacağı bir merci arayışı.. gibi binlerce özellik de insanı bir Yaratıcının varlığına götürmektedir.

Said Nursî, bu noktada, özellikle kelamcıları yalnız akla yönelik vurguları; tasavvuf ehlini ise, yalnız kalbe yönelik vurguları itibarıyla eleştirir. Kur’ân’ın ‘akleden kalb’ tanımı eşliğinde, ‘akıl-kalb ittifakı’nı yeniden kurmaya çalışır. Ona göre, geçmişte İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi büyük simaların yaptığı da budur. Bu bütünlüğün yitirilmesi medrese geleneğini insanın iç dünyasına yönelik derunî bir tefekkürden mahrum kılarak soğuk bir ilmîliğe mahkum etmiş; tasavvuf ehlinin ise kâinatı tefekkür noktasında çoğu kez ‘akıl gözünü kapaması’na yol açmıştır. Oysa, ‘akleden kalb’ bütünlüğüne ulaşanlar, ‘başkalarının akıl gözünü kapadığı yerde, gözü açık biçimde seyahat etmekte’dir. Bu geçiş sürecinde yazdığı "Katre" adlı eserin önsözünde, bu bütünlüğü üzerlerine bina ettiği anahtar kavramlar verilmektedir. Bunlar, ‘mânâ-yı ismî,’ ‘mânâ-yı harfî,’ ‘ene’ gibi kavramlardır. Kur’ân’dan ders alınan bu kavramsal araçlar, kelamcıların ancak çok dolambaçlı çıkarımlar yoluyla Allah’ın varlığını isbat vesilesi kıldıkları, tasavvuf ehlinin ise ‘marifet’e ulaşmada engel gördükleri için ‘vahdet-i vücud’ gibi doktrinler geliştirmeye mecbur kaldıkları kâinatı, herkesçe kullanılabilir bir tefekkür zemini haline getirmektedir.

Bu bakımdan, Yeni Said’in, ‘Bediüzzaman’ olan Eski Said’i aşan bir tefekkür sistemi inşa ettiği görülür. Eski Said daha ziyade çağıyla ve çağının getirdiği meselelerle yüzleşen biri iken; Yeni Said, çağların getirdiği meseleleri karşılamaktadır. Bir bütün olarak İslâm tarihini değerlendirmeye tâbi tutmakta; sonuçta ‘bin senedir biriken’ ve Müslümanların ‘kalb-i umumî’sini yaralayan meseleleri tesbit ederek çözüm aramaktadır. Saadet Asrı her noktada tevhidin korunduğu bir ideal durumu temsil ederken; öncelikle siyasî alanda bir aşınma yaşanmış; üçüncü asırla birlikte tevhidin her yönüyle parçalanmaya uğradığı bir seyir başlamıştır. Beşinci asırdan sonra bu seyrin daha bir yoğunluk kazandığını tesbit ederek, "Beşten şimdiye kadar karanlıktır" diyen Eski Said, Yeni Said olarak bu karanlığı aşma yönünde çok ciddi bir model sunmaktadır. Bu model, Kur’ân’dan alınmıştır. Kur’ân’a nasıl muhatap olunacağının ve nasıl ona göre yaşanacağının talimini ise, Muhammed-i Arabî (a.s.m.) vermektedir. Muhammed-i Arabî’ye muhatabiyetin aslını ve usulünü ise, sahabiler göstermektedir. Sahabilerin örnek alındığı bir anlayış ve yaşayış üslubunun temsilcisi ise, tâbiîn başta olmak üzere, selef-i salihîn’dir. Ne ki, Emevîlerin elinde hilâfetin saltanata dönüşmesi ile bir aşınma sürecine girilmiş; saltanat siyasetinin istibdada dayalı çizgisi bir yanda Cebriye gibi sapmaları beslerken, öte yanda Mu’tezile gibi karşı-akımlara yol açmış; Mu’tezile’nin ‘Kur’ân’ın mahluk olduğu’ gibi tezlerle temellendirmeye çalıştığı akılcı eğilim ise, bir yanda felsefenin İslâm dünyasına girişine, öte yanda bu akılcı eğilime bir tepki olarak sufî oluşumlara zemin hazırlamıştır. Öncelikle, içlerinde Hasan-ı Basrî, Ebu Hanife, İbrahim Nehaî, Süfyan b. Uyeyne, Süfyan-ı Sevrî gibi büyük müçtehidlerin yer aldığı tâbiîn döneminde; ardından İmam Malik, İmam-ı Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İmam Eş’arî gibi büyük isimlerin bulunduğu ikinci ve üçüncü asırlarda bu eğilim genel bir kabul görememiş ise de, alttan alta gelişmeyi sürdürmüştür. Dördüncü asır, çözülmenin başladığı asırdır. O güne dek, tevhid temeline dayalı tek bir ‘ilim’ sözkonusu iken; artık bir ayrım yaşanmaya başlamıştır. Dinî ilimler-kevnî ilimler gibi riskli ayrımlar belirirken; kelam, hadis, tefsir, fıkıh gibi dinî ilimlerin de bir bütünün parçası oldukları halde, ayrışmaya başladıkları gözlenmiştir. ‘Akleden kalb’* parçalanmıştır. Bu parçalanma, gerek bilgi, gerek hayat, gerek tefekkür düzeyinde kendini olanca berraklığıyla göstermektedir. Gerçi, İmam-ı Gazalî, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, Abdülkâdir-i Geylânî gibi büyük simalar bu parçalanmayı aşma yönünde ciddi gayretler harcamış, en azından kendi dünyalarında bunu aşmışlardır; ama genel eğilim değişmemiştir.

Yeni Said, giderek güçlenen ve en sonunda modern çağda doğrudan Kur’ân’a dahi hücum edilmesiyle zirvesine ulaşan bu eğilime meydan okuma gayreti içindedir. Bu noktada, ‘sahabe mesleği’ olarak özetlediği bir çıkış yolu görmekte; bin üçyüz yıllık tefekkür mirasını da bu çerçevede bir telife tâbi tutmaktadır. ‘Sahabe mesleği’ demek, sonraki tüm çabaların hiçe sayılması demek değildir. Bilakis, meseleyi çözmedeki başarı düzeyleri her ne olursa olsun, bu dönemlerin İslâmî birikiminin, bu eksende yoğrulması demektir. Bu mesleğin içinde Gazalî de vardır, Taftazanî de, Câmî de... Bu mesleğin içinde, eksik ve tek-yanlı kalsalar dahi, fıkıh disiplini de vardır; tasavvuf ve kelâm disiplinleri de... Tüm bu entellektüel, fikrî, kalbî çabaların bir bütün içinde özümsenmesine çalışılmaktadır.

Dipnot

* ‘Akleden kalb,’ Kur’ânî bir ifadedir. Bkz. Hacc, 22:46, "kulûbun ya’kilûne bihâ..."



Yeni Said ve Risale-i Nur

Esaret sonrasında yaşanan sorgulama ve arayış, bu arayışın ardından gelen Risale-i Nur’un değişik yerlerinde anlatılır. Bir bakıma Said’in kırk yıllık hayatının ve otuz yıllık öğreniminin harmanlandığı bu kısa dönem, kısalığıyla ters orantılı biçimde, çok verimli olmuştur. Sonraki risalelerinden birinde, bu arayış dönemini aktarırken, Said Nursî şunları söyleyecektir:

"... Ne kadar düşündüm: ‘Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim?’ Tahayyürde kaldım. Her birinde ayrı ayrı cazibedar hasiyetler var. Biriyle iktifa edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenab-ı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: ‘Bu muhtelif turukların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi, Kur’ân-ı Hakîm’dir. Hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise, en âlâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur.’ Ona yapıştım, nâkıs ve perişan istidadım elbette lâyıkıyla o mürşid-i hakikînin âb-ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor; fakat ehl-i kalb ve sahib-i halin derecatına göre o feyzi, o âb-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek Kur’ân’dan gelen o Sözler ve o nurlar, yalnız aklî mesâil-i ilmiye değil; belki kalbî, ruhî, halî mesâil-i imaniyedir. Ve pek yüksek ve kıymetdar maarif-i ilâhiyedir."

Bu çizgide, öncelikle, ‘Risale-i Nur’un fidanlığı’ adını verdiği; sonraki birçok risalenin âdeta anahatlarını yazdığı Mesnevî-i Nûriye yazılacaktır. Orijinali Arapça olan, daha sonra Türkçe çevirisi yapılan bu eser, Eski Said’in eserlerine göre, ciddi bir üslûp değişimini yansıtır. İfadeler daha derunîleşmiş, anlatım bir şiiriyet boyutu da kazanmış; ama bu yapılırken, fikrî örgünün silikleşmesine asla müsaade edilmemiştir. Bilakis, Mesnevî-i Nûriye, "Unsuru’l-Belâgat"ı yazan insanın, orada yazdığı hususları bilfiil gösterdiği bir eser mahiyetindedir. Meselâ lâfz ve mânânın bir bütünlük arzettiği görülür. Ayrıca, Mesnevî-i Nûriye, yukarıda iktibas edilen pasajda belirttiği üzere, Said Nursî’nin "aklî mesâil-i ilmiye" boyutunda kalmayıp -mâkul ve de ilmî bir bütünlük içinde olmakla birlikte- kalbe, ruha, duygulara da hitap eden bir üsluba yönelişinin açık örneklerini yansıtır. Yakın bir zamanda, Arapça orijinaline dayanarak poetik yönü araştırma konusu yapılan bu eseri izleyen Sünuhat ise, ismiyle dahi, Yeni Said’in yönelimini ele vermektedir. Ardından Nur’un İlk Kapısı gelecek; bu üslub yönelimi, temsillere dayalı bir anlatıma doğru gelişecektir. Bilindiği kadarıyla Haşir Risalesi ile başlayan Risale-i Nur ise, üslub ve biçim olarak, şu üç noktada özetlenebilir: (1) Eserin fikir örgüsünü daha anlaşılır kılmak için kullanılan temsiller, (2) Belli temel hususların ısrarlı bir şekilde tekrarı, (3) Yalnız akla değil, kalb ve ruha da hitap eden bir anlatım biçimi. Müellifimize göre, Risale-i Nur’un üslub ve biçimini buna göre kurması rastgele bir tercih değildir. Temsil ve tekrar, Kur’ân’ın i’cazının iki önemli yönüdür. Yine Kur’ân, yalnız aklı değil, kalb ve ruhu da muhatap almakta; tüm insanî duyguları okşamaktadır. Kur’ân âyetlerinin tefsiri mahiyetinde olan, Kur’ânî bir temel üzerine inşa edilen bir eserin de, yalnız fikrî örgüsü itibarıyla değil; üslub ve biçim olarak da Kur’ân’ı rehber edinmesi gerekir. (Bu konunun onu daha Eski Said zamanında iken meşgul ettiği görülür. Öyle ki, Muhakemat’ının bir yerinde temsil hususunu sözkonusu ederek, Mevlânâ’yı ve Sâdi-i Şirazî’yi dile getirmektedir.)

Bu üslub ve biçim üzerine kurulan Risale-i Nur, dil bakımından da, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin harmanlandığı; yazıldığı günün eserlerine göre oldukça sade, ama olabildiğine zengin bir mahiyet arzeder. Her risale, istisnalar bir yana, o risalenin üzerinde temellendiği Kur’ân âyetlerinin zikredilmesiyle başlar. İlgili metnin içinde de yer yer Arabî asıllarıyla âyet ve hadislere; kimi zaman Arapça, Farsça ve hatta Kürtçe deyim ve beyitlere yer verilir. Hemen her risalenin sonunda, Eski Said’in tefsir ettiği son âyet olan, Bakara sûresinin 32. âyetindeki bir ifade tekrarlanır ve Resul-i Ekrem’e (a.s.m.) salât ve selâm edilir.

Dil noktasındaki bu tercihin özel bir kasda dayalı olduğu söylenebilir. Böylece, millî-devletler çağında yalnızca bir dile hapsedilen Müslüman fertlere, zımnen, bir dil üçlüsünü kavramanın lüzumu hatırlatılmaktadır: Kur’ân’ın indirildiği lisan olan ve İslâm tefekkürünün en seçkin örneklerini barındıran Arapça, İslâmî edebiyatın en seçkin örneklerinin sunulduğu Farsça, ve de Türkçe. Eski Said’in en ziyade gönül verdiği projelerin başında gelen Medresetü’z-Zehra’da da bu üç dile dayalı bir eğitimi tasarladığı dikkate alınırsa, bu tercihin sebebi daha bir rahatlıkla anlaşılır. Ayrıca, Arabî ve Farisî ibarelerin, Kur’ân harfleriyle verildiklerini de hatırlatmak gerekir. Burada da, Harf Devrimini yapan kadronun İslâm mirasıyla olan bağları koparma çabasına karşı, sükûnetli ama kararlı bir duruşu gözlemek mümkündür.

Üslûb ve dil yönünden kısaca bu şekilde tanıtabileceğimiz Risale-i Nur’un tefekkürünü gereğince tanıtmak ise, bu boyuttaki bir yazıda pek mümkün gözükmemektedir. Bunun için en iyi tanıtıcı eser, Risale-i Nur’un kendisidir. Bazı risalelerin ise, Risale-i Nur’un birçok özelliğini üzerindetaşıyan bir fihriste hükmünde olduğu görülür. Meselâ "Yirmidördüncü Söz," böylesi bir risaledir.

"Yirmidördüncü Söz" Örneği

Bu risalenin, Risale-i Nur’un genel sistemini çok güzel bir biçimde yansıtan muhteva ve kurgusuna geçmeden, bu tahlilde bize yardımcı olacak bazı önemli notları kaydedelim:

İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde, Kur’ân’ın dört ana maksad üzerinde yürüdüğünü söyleyen Said Nursî, Risale-i Nur’u bu dört unsur üzerine kurmuş bulunmaktadır: Tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadet. Bu sıralamada beş unsur bulunduğu şeklinde aceleci bir itiraz gelebilir. Burada ‘adalet ve ibadet’ tek bir kategoriyi teşkil eder. Bunun Kur’ânî ‘zulüm’ ve ‘adl’ kavramlarına dayanan, ayrıca İslâm düşünürlerinin çok güçlü bir muhakemesini yansıtan bir boyutu vardır -ki, yazımızın hacmini aşmakla birlikte, çalışılması gereken bir husustur bu.

Risale-i Nur’da bu dörtlünün birbirini tazammun ettiği, birbirini gerektirdiği hususu ısrarla vurgulanır. Bu minvalde, her bir iman esasının diğerini de içerdiğini ve gerektirdiğini örnekleyen "Dokuzuncu Mesele"de şöyle denilmektedir:

"İman, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdanî hakikattır ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzi kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki, kabil-i inkısam olmazlar. Çünki, her bir rükn-ü imanî, kendini isbat eden hüccetleriyle sair erkân-ı imaniyeyi isbat eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet-i azam olur."

Sözkonusu edilen dört ana maksadın üçünün zaten doğrudan doğruya iman esaslarından üçüne baktığı görülür. Dördüncüsü olan ‘adalet ve ibadet’in ise, bir bakıma ‘İslâmiyet’e baktığı söylenebilir. Ki, Risale-i Nur, ‘iman’ ve ‘İslâm’ arasında bir ayrımdan ziyade bir bütünlük olduğunu vurgular. Sözgelimi, Kastamonu Lâhikası’nda imanın yedi hakikatından söz edilirken, altısının altı iman esası; yedincisinin ise ‘esas ubudiyet’ diye tanımlanan ‘İslâmiyet’ olduğu belirtilir. Mektubat’ta ise, ‘imansız İslâmiyet’in de, ‘İslâmiyetsiz iman’ın da kurtuluş vesilesi olamayacağı belirtilerek, ikisi arasındaki her türlü seküler ayrımın geçersizliği ve tutarsızlığı anlatılır.

İman için ise, Risale-i Nur’da, ikili bir tasnifte bulunulur: taklidî iman ve tahkikî iman. Taklidî imanda bir iman ikrarında bulunulmakta; ama bu imanı delillendirme gibi bir çabaya girilmemektedir. Bu tavrı "Bütün bunları yaratan Allah’tır" gibi bir genellemeyle özetleyen Risale-i Nur, böylesi bir genellemenin "şirk" tehlikesini bertaraf edemediğine ısrarla dikkat çeker. Şirkin bulaşmadığı sahih bir iman, her bir şeyde Yaratıcının mührünü görebilmekle mümkündür. Bu ise, ciddi ve daimî bir ‘tahkik’i gerektirir. Bu ‘tahkik’ sürecinde, insan, Rabbini ona tanıtan dört ‘küllî muarrif’le tanışacaktır: Kur’ân, Muhammed-i Arabî (a.s.m.), kâinat, ve de ‘fıtrat-ı zîşuur’ olan vicdan.

‘İman-ı tahkikî’ çalışmasında ise, ‘marifetullah,’ ‘muhabbetullah’ ve ‘lezzet-i ruhaniye’ diye sıralanan bir süreç yaşanır. İnsanoğlu, kulluğunun gereğini, ancak marifetullah, muhabbetullah ve lezzet-i ruhaniyedeki gelişimi nisbetinde yerine getirebilir. Rabbinin emirlerini hakkıyla yerine getirmesi, bu emirleri yerine getirmekten lezzet almasıyla mümkündür. Bu emirleri lezzet alarak yerine getirmesi ise, emri veren Rabbini sevmesiyle mümkün olur. O’nu sevmesi ise, ancak O’nu tanımasıyla mümkündür. Bu bakımdan, ‘İslâmî’ bir hayatın inşası için, daimî bir ‘imanî’ talimin yaşanması gerekmektedir. (Bu noktada, marifetullahın Allah’ın güzel isimlerini tanımada yatay ve dikey bir ilerleme olarak ele alındığını belirtelim. ‘Yatay ilerleme’ derken, Allah’ı yalnız bir ismiyle değil, tüm isimleriyle tanımayı; ‘dikey ilerleme’ derken, her bir ismin yalnız bir noktada tanınmasını değil, her düzeyde tanınmasını kastediyoruz. Sözgelimi, Allah’ı yalnız Yaratıcı olarak tanımakla kalmayıp, Kadîr, Alîm, Rahîm, Hakîm, Hâkim, Munazzım, Musavvir, Muhyi.. gibi sair isimleriyle de tanımak birinci ilerlemenin örneğidir. Hâlık ismini örnek alırsak; Allah’ı yalnız beni yaratan olarak görmekle kalmayıp, bütün insanları yaratan, bütün canlıları yaratan, bütün dünyayı yaratan, bütün kâinatı yaratan, bütün kâinatı bir kez yaratıp bırakmış olmayıp her an yeniden yaratan olarak tanımak ise ikinci ilerlemenin örneğidir.)

Bu notlardan sonra, yeniden "Yirmidördüncü Söz"e gelelim. Bu risale beş ‘dal’dan oluşur ve ancak beşinci dala çıkıldığında ‘meyve’ler devşirilir. Birinci dalda, Kur’ân’ın en ziyade üzerinde durduğu, Risale-i Nur’un da en ziyade çalıştığı husus sözkonusu edilir: Esma-i Hüsna. Allah’ın güzel isimlerine, yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştığımız şekilde, bir bütün olarak ve en üst derecede muhatap olmanın gereği vurgulanır. Kâinat içindeki her bir türde, hatta insanlar arasındaki farklı mizaçlarda başka başka isimler öne çıkar. Bununla birlikte, herkes, onda daha baskın konumda gözüken bu isimden başlayarak, Rabbinin bütün isimlerine ulaşmak zorundadır. Çünkü, bu isimlerin her biri diğerlerini de gerektirir. İmanın tamam olması, Allah’ı bütün güzel isimleriyle tanımakla mümkündür. Bu gerçekleşmezse, yani insan "her bir ismin cilvesinden sair esmaya intikal etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir."

Marifetullaha dair bu birinci dalın ardından, ikinci dal gelir. Bu dalda, insanı hakikate ulaştıran yollar, ‘zühre,’ ‘katre’ ve ‘reşha’ sembolleri içinde anlatılır. Bu yollar içinde hakikate en kısa, en geniş, en umumî ve en üst derecede ulaştıran yolun Kur’ân’ın çizdiği ve Peygamberin (a.s.m.) gösterdiği yol olduğu açıklanır. Çünkü, Kur’ân ‘Arş-ı Azamdan, İsm-i Azamdan, bütün isimlerin mertebe-i azamından’ nüzul etmektedir. Resul-i Ekrem de, ‘bütün esmânın mertebe-i azamlarının mazharı ve bütün enbiyanın serveri’dir.

Üçüncü dalda ise, konunun, deyim yerindeyse "teknik" bir alana kaydığı görülür: hadisler. Hadislerin sahihliğini tartışma konusu yapanlar söz konusu edilir ve cevaben oniki husus sıralanır. İlk anda, bu bahis ilk iki bahisle alâkasız gibi görülür. Oysa, eğer hadisler devreden kaldırılırsa herkes kendi aklını rehber edinerek Kur’ân’ı yorumlamaya kalkışacak; Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) rehberliği ve sünneti ortadan kalkacaktır. Kur’ân’a nasıl muhatap olunacağının, ve hayatımızın ona göre nasıl yaşanacağının fiilî örneği olan Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) dersine muhatap olmaksızın sahih ve kâmil bir imana ulaşmak ise, mümkün değildir. Bu bakımdan, hadislerin sıhhatine ilişkin sözkonusu dal, Risale-i Nur’un genelinde ısrarla vurgulanan ‘sahabe mesleği’nin yerleşmesi; Sünnetine tâbi olunarak, Resul-i Ekrem’in rehber alınması; o rehberin gösterdiği şekilde Kur’ân’a muhatap olarak marifetullah ve muhabbetullaha ulaşılması açısından kritik bir önem taşımaktadır.

Dördüncü dalda, Cenab-ı Hakkın dört nevi kulu olduğu anlatılır: melekler, cansız varlıklar ve bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Bu dal, kâinata ve içindeki her bir şeye ubudiyet şuuru içinde, birer kul olarak bakmayı öğretmektedir. Öte yandan, cismi itibarıyla cansızları, organizma itibarıyla hayvanları, kalb ve ruh gibi latifeler itibarıyla melekleri andırdığı belirtilen insanın, ‘küçük bir kâinat’ niteliği taşıdığına; her bir nev’in ibadetlerini bünyesinde barındırdığına dikkat çekilir. Bu çerçevede, her birinin her bir işi ‘ibadet’ hükmünde olan sair mahlukata kıyasla, insanın da bütün hayatını ubudiyet şuuruyla düzenlemesi; bütün özelliklerini birer ubudiyet vesilesi kılması zarureti vurgulanır.

Beşinci dal, bu dört dala dayanan bir final hükmündedir. "Birinci meyve"sinde sevgi üzerinde durularak, insanın tüm kâinatın sebeb-i vücudu hükmündeki sevgiyi hangi adrese yönelteceği sorgulanır: hiçbir özelliği kendinden olmayan ölümlü şahsına mı, hepsi de yaratılmış ve ölümlü olan diğer varlıklara mı, kendisini ve kâinatı yaratan Zâta mı? Adres, ‘muhabbetullah’ olarak belirecek; buna götüren yol ise, şu Kur’ân âyetiyle ifade edilecektir: "Eğer Allah’ı seviyorsanız, Habibine tâbi olunuz!"

İkinci dalda insana verilmiş özellikler üzerinde durularak, ‘insaniyet’in kemalini bulmasının ‘insaniyet-i kübra olan İslâmiyet’le mümkün olduğu anlatılmaktadır. ‘İnsaniyet-İslâmiyet’ paralelliği, Risale-i Nur’un en önemli vurguları arasındadır. Birçok risalede, gerçek bir müslüman olmanın insanî özelliklerin kullanımına ve gelişimine baktığı; insanın insanlığını gerçekleştirmesinin ise İslâmiyet ve iman dairesinde mümkün olduğu örneklendirilir. İnsan olmak, iman etmek, İslâm olmak, birbirini gerektiren konumlardır.

Üçüncü meyvede ise, kelimenin tam anlamıyla insan olan, kelimenin tam anlamıyla iman eden, ve kelimenin tam anlamıyla Müslüman olan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünneti ele alınmaktadır. Buna göre, ancak "sünnet-i seniyyeye tatbik-i amel etmekle bu fâni ömürde, baki meyveler verecek bir hayat-ı ebediyyeye medar olacak olan faideler elde edilir." Zira, insanı şu kâinat içinde Kendisini tanıyıp ibadet etsin diye yaratan Rabbin isimlerinin cilveleri, ‘şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmları içinde’ görünmektedir.

Dördüncü ve beşinci dallar ise, burada özetlemekten âciz kaldığımız çok anlamlı çözümlemeler içerir. Dördüncü dal, tâ birinci ve ikinci dalda vurgulanan hususlara da atıfta bulunarak üç semavî dine mensup olanların tahlilini yaparken, beşinci dal bu risaleyi özetler ve sonuç olarak bizi Hz. İbrahim’in tavrıyla başbaşa bırakır. Musa’nın da (a.s.), İsa’nın da (a.s.), Muhammed’in de (a.s.m.) atası olan İbrahim (a.s.), Kur’ân’da bütün insanlığa ders verilen bir kıssa içinde vurgulanan "Lâ uhibbul âfilîn/Ben kaybolup gidenleri sevmem" sözüyle, bize verilmiş özellikleri nasıl Yaratıcıyı tanımada kullanacağımızı göstermektedir. Kaybolup gidenleri sevmeyen insan, elbette Sonsuz olanı arayacaktır. Yeter ki insanî özelliklerini gizleyip örtmesin ve kullansın. ("Yirmidördüncü Söz"ün final paragrafına damgasını vuran bu İbrahimî âfâkî tefekkür ile enfüsî tefekkürü buluşturduğuna da dikkat çekelim: bir tarafta ‘ufûle gidenler’ ve ‘ufûle gidiş;’ diğer tarafta ‘sevmem.’)

Bu örgü içinde gelişen "Yirmidördüncü Söz," Risale-i Nur’un temel karakteristiğini ve genel portresini en iyi özetleyen risalelerden biridir. Burada âdeta bir ‘aksiyom’ biçiminde ele alınan hususların ise, başka risalelerde izah ve isbat edildiği görülmektedir. Meselâ, "Onuncu Söz" öldükten sonra dirilişin, "Yirmidokuzuncu Söz" melekler ve ruhun, "Yirmialtıncı Mektub"un birinci mebhası Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunun, "Yirmibeşinci Söz" Kur’ân’ın mucizeliğinin, "Ondokuzuncu Söz" Muhammed-i Arabî’nin (a.s.m.) peygamberliğinin isbatına adanmış eserlerdir. Keza "Onbirinci Lem’a" özelde Peygamberin sünnetini, "Yirmiüçüncü Söz" özelde insanı, "Yirmiikinci Söz" özelde kâinatı çalışmaktadır. "Yirmidördüncü Söz"de test edilmemiş bir hipotez gibi görünen birçok konunun, başka birçok risalede çalışılıp delillendirildiği unutulmamalıdır.

Alemi ve insanı bu şekilde yorumlayan Risale-i Nur’un, hayata, tarihe ve bugüne bakışının da bu yorum çerçevesinde geliştiği görülecektir. O, toplumları ve devletleri değil, ‘insan’ı merkez almasıyla, bütün insanlığı kuşatan bir çözümleme gerçekleştirmekte ve bütün insanlığı muhatap alan bir çağrıda bulunmaktadır. Bütün insanlar aynı temel özelliklerlkarakaleme yaratıldığına göre, bir insan için geçerli olan, tüm insanlar için de geçerlidir. Yine, ‘insan’ merkez alındığı için, dayatmacı, tepeden-inmeci, radikal bir devrimi veya siyaset-eksenli bir dönüşümü esas edinen bir modele açıkça muhalefet edilmektedir. Onun özellikle Müslüman kesim tarafından hâlâ daha anlaşılamayan siyaset yorumunun, bu duruşuyla kesin bir ilgisi vardır.

Keza, ‘tahkikî iman’ üzerindeki vurgusu, dogmatik ve taassup yüklü bir tavrı kesinkes dışlamaktadır. Yine tahkikî iman üzerindeki vurgusudur ki, âfâkî tefekkür alanı olarak kâinata, enfüsî tefekkür alanı olarak insanın iç dünyasına uzanan yoğun bir dikkati beslemektedir.

Onun ibadet ve ubudiyet üzerindeki vurgusu ise, hayatın her alanını kuşatan; laik ayrımların, seküler bölümlemelerin sığınak bulamadığı küllî, bütüncül bir hayat vizyonu sağlamaktadır. ‘Adalet ve ibadet’i bir bütün içinde ele alması, ‘adalet-i mahza’ üzerindeki hassasiyetini netice vermektedir. Bu hassasiyet ise, Asr-ı Saadetin ardından gelen tüm dönemleri Hz. Ali’nin haklı ‘adalet-i mahza’ içtihadını eksen alan bir tahlile tâbi tutmasını sağlamaktadır. Hilâfet-saltanat ayrımını yapabilmesi; saltanat sınıfına giren bütün yönetimleri meşrulaştırma adına zoraki tevillere girişmemesi, bununla ilgilidir. Üstelik, bu noktada, Ehl-i Sünnet ile Şîa arasındaki onüç asırlık gerilimin ilacı olacak bir tahlile ulaşmıştır. Şîa’da, Ehl-i Sünnetin ‘asayişe ilişmeme’ adına saltanat rejimlerinin zulümlerine seyirci kaldığı şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Ehl-i Sünnette ise, Şîa’nın ‘adalet-i mahza’ ölçüsünü yanlış tatbik ederek İslâm dairesinde sürekli bir muhalefet ve iç-çatışma ürettiği şeklinde bir kanaat mevcuttur. Risale-i Nur’un ise, Ehl-i Sünnetin ‘asayişe ilişmeme’ tavrını Hz. Ali’nin (dolayısıyla Şîa’nın) ‘adalet-i mahza’ ölçüsüyle açıkladığı görülmektedir.

Yine ‘adalet-i mahza’ üzerindeki bu hassasiyet, Risale-i Nur’un "Birinin hatasıyla başkası; ailesi, akrabası, köyü, milleti mes’ul olmaz" gibi, "Bir insan, bir hatasından dolayı, bütün halleriyle mahkum edilemez" gibi, "Kâfirin her sıfatı kâfir olmak lâzım gelmez" gibi çok incelikli ölçüler sunmasını sağlamıştır. Onun siyaset karşısındaki tavrını belirleyen bir unsur da, bu adalet vurgusudur.

Onun Kur’ân ve sünnet üzerindeki vurgusu da, benzer tazammunları beraberinde getirmektedir. Vahyin mutlak yol göstericiliği hususunda İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş’arî gibi selefin çizgisini izleyen Risale-i Nur, yaşadığımız asrı bu çerçevede yorumlayacaktır: Akıl tek başına hakikate yol bulamaz, vahyin yol göstericiliğine ihtiyaç duyar ise, vahyin gelmediği veya gizlendiği toplumların durumu ne olacaktır? Bu noktada, şu asırda yaşanan çağdaş tufanla hak dinin gizlendiği toplumları ‘ehl-i fetret’ olarak tanımlayan Risale-i Nur, onlara dair şefkatli tahliller sunmaktadır. Yine vahye yönelik bu vurgunun paralelinde, toptancılıktan uzak bir biçimde "Avrupa ikidir" ayrımı yapılacak; maddeci bir hayat tarzını insanlığa zerkeden Avrupa ile, ‘İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nafi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden’ Avrupa ayrı tutulacaktır. Bu vizyon, toptancı bir Batı aleyhtarlığını da önleyen; öte yandan Batının Kur’ân ve sünnetin sunduğu ölçülere denk düşmeyen özelliklerinden de kesinlikle uzak duran bir denge halini sağlayıcı bir boyut da taşımaktadır. Risale-i Nur’un demokrasi gibi ‘Batı kökenli’ oluşumlara bakışı, bu eksende gelişecektir. Onun sosyal ve siyasî düzlemdeki başka hususlara bakışı da, yine Kur’ân ve sünnete yönelik vurgusunun tazammunlarını taşımaktadır.

Bu çerçevede, Risale-i Nur’un şu anlamlı tavrını da belirtmek gerekir. Batı dünyası ile İslâm dünyası arasında hep gerilimli bir münasebet mevcut olagelmiştir. Müslüman toplumlarda Batı hep Haçlı imajıyla akıllara gelmektedir. Hâlâ daha bu tavır sürmektedir. Batının kapitalizmi, emperyalizmi ve tüm seküler icraatı da, bu imaj eşliğinde Hıristiyanlık hanesine yazılmaktadır. Batıda yaşanan bu gelişme en başta Hıristiyanlığı hedef alıyor olduğu halde, bu böyledir. Oysa, Risale-i Nur bu alışılmış Hıristiyan-Müslüman gerilimini önemsiz kılan çok daha büyük ve evrensel bir olguya dikkat çeker. Üç semavî dini de hedef alan bir inançsızlık kasırgasının varlığına dikkat çekerek, bu semavî dinlere mensup olanların birbiri ile didişmesini bu ortak düşman lehine yazılmış bir hareket olarak görür. Buna karşı, Müslümanlarla Hıristiyanların aralarındaki ihtilaflı konuları en azından ortak düşmanın hepsini hedef aldığı böylesi bir ortamda tartışmamalarını ister. Onun Müslüman-Hıristiyan diyalogunu öngören bu tavrı; bunu bir öngörü olmakla bırakmayıp fiiliyata geçirmesi; meselâ Vatikan’a, "Onların da buna ihtiyacı var" diyerek risaleleri göndermesi, öte yandan Fener patriğini ziyaret etmesi çok anlamlıdır.

Ne var ki, onun bu kabil tavırlarının, kurduğu genel çerçeveyle bağlantısı yeterince işlenip vurgulanmamış; sonuçta bu dengeli, ölçülü ve tutarlı tavırlar umuma mal olmamıştır. Eğer bu tavırların her biri bir problemin temel bir boyutunu yakalıyorsa, ki zannımızca öyledir, üzerlerinde çok yoğun ve çok ciddi çalışmalar yapılması gerekiyor demektir

Gerçekten Risale-i Nur gerek temel çerçevesi, gerek bu çerçeve içinde ele aldığı meseleler, gerek paralel bir unsur olarak sunduğu tazammunlar itibarıyla, önümüze anlamlı bir bütün sunmaktadır. İman üzerinde temellenen ve insanı esas alan bir yaklaşımla, çağa, hayata ve kâinata dair anlamlı çözümler önermektedir. İnsana Rabbini tanıtıp, onu, Rabbinin şu dünyayı ve insanı yaratış amacına uygun biçimde yaşamaya çağırmakta; dünyayı her bakımdan felâkete atan ve en önemlisi ebedî bir helâkete sürükleyen nefsanîliklerle mücadeleye davet etmektedir.

Sözgelimi, ‘ekoloji’nin adının bile konulmadığı bir zamanda, 1936 yılında yazdığı bir eserde, Allah’ın bir isminin Kuddüs olduğu belirtilerek, ‘insanın pis eli bulaşmamak şartıyla’ bütün kâinatta görülen temizliğin ve dengenin bu ismin delili olduğu anlatılır. Ve insana da, bu ismin gereğine göre yaşayıp, Kuddüs, yani mutlak anlamda temiz ve pâk olan Yaratıcının bu ismine lâyık bir kulluk sergilemesi istenir. Başka bir eseri ise, insanların DDT’lerle durmaksızın sinek öldürdüğü bir dönemde, ‘sinek’lere ayrılmıştır. Her bir sineğin Allah’ın bir temizlik memuru olduğunu ve Rabbini tanıttığını vurgulayan bu eser; sineklerin kendilerini rahatsız etmelerinden şikayetçi insanlara, tam bir görev aşkıyla hiç boş durmaksızın çalışan sineklere bu kadar iş bırakmayacak bir temizlik içinde olmalarını önermektedir.

Bu iki eserin de hapishanede yazılmış olması ise, imanın insana nasıl bir açılım, aydınlık, zenginlik ve genişlik kazandırdığının; dar ve karanlık koğuşların bile bu aydınlığa ve genişliğe engel olamadığının belgesidir.

İmandan gelen bu aydınlık ve genişliktir ki, bir insanın kalbine doğan Risale-i Nur’a tüm dünyayı kuşatan, tüm insanlara ulaşan bir boyut kazandırır. Nitekim, bu değerli eser bugün dünyanın yalnızca bu bölgesiyle sınırlı kalmaksızın, milyonlarca insana iman reçetesi sunuyor; varoluşuna dair, Kur’ânî bir açıklama getiriyor.

Hayatının son otuz beş yılını, onca ihtiyarlığına rağmen akıl almaz baskı ve eziyetler içinde geçiren; ama böylesi bir vasatta, Rabbinin güzel isimlerine muhatap oluşun verdiği cennet-misal bir iklim sunan müellifi, faniliğini ve ahiretin bir tarlası oluşunu ısrarla vurguladığı şu dünyaya çok güzel tohumlar ekerek göçeli 36 yıl oldu. Ama ardında bıraktığı, zaten yaşarken dahi şahsına değil ona dikkatleri yönelttiği Risale-i Nur, millî-devletlerin dar sınırlarını aşıyor; hangi devlete ve ulusa mensup olurlarsa olsun, şu dünyada bulunuşunun cevabını araştıran nice insan tarafından okunuyor.

Gerçi onu fani bir dünyada kurulmuş fani bir devletin ‘beka’sına deva bulmak için istimale yeltenenler; Türkiye sınırlarına mal edenler, Osmanlı tarihine tevdi edenler.. de mevcut. Buna rağmen, o, Avustralya’dan Kanada’ya, Malezya’dan Fas’a uzanan bir coğrafyaya; kısacası insana, dolayısıyla her bir insana hitap eden bir istidat taşıdığını belgeliyor.

Buna rağmen, onun kurduğu bütünün gereğince çalışıldığını söylemek mümkün değil. Kurduğu tefekkürün nerelere uzandığı, hangi meselelere karşılık geldiği, hangi karanlıkları aydınlatmaya yöneldiği tam anlamıyla keşfedilmiş değil.

Altıbin sayfalık Risale-i Nur’un söylediği çok şey var. Ama, bu söylediklerinin keşfi için çok ciddi iki engelin aşılması gerekiyor. Bir yanda onu ülfet perdelerine ve hâkim paradigmalar çukuruna hapseden tenbelce muhatabiyetlerin; öte yanda, ona muhatap olmamakta ısrar gibi anlaşılmaz bir inat içinde sergilenen ilmî enaniyetlerin aşılması. Bu iki unsur, bu pırlantanın lâyık olduğu yerde olmasını şimdilik engelliyor.

Ama herşeye rağmen, o bir mücevherdir. Kapalı kutular içinde kalması değerini düşürmeyecektir. Onu lâyıkınca değerlendirip akıl ve gönül vitrinlerinin mutena bir yerine yerleştirecek liyakatli muhataplarını bir gün elbette bulacaktır. Gözünü kapayan, güneşi yok etmiş olmaz; gündüzü kendine gece yapar.

  10.04.2001

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

1KURTLUŞA DOĞRUAbdulgaffar OKUYAN, 24.11.2005, bitlis TÜRKİYE

Aydınlık mutluluk ve saadet dolu bir dünya için Risalei Nura buyrun




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut