Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.590 yazı içinden]

 *Bu sayfa, değişik arkadaşlarımızın Risale-i Nur'dan aldıkları derslerden hareketle yazdıkları yazıları paylaşmak amacıyla tasarlanmıştır.

Kör nokta

Yazara Mesaj Gönder

İMAM-I AZAM’IN bir gün kendisine tevcih edilen kırk sorudan otuzsekizine “Bilmiyorum” cevabını verdiği; İmam Malik’in ise, yine bir gün kendisine gelen sekiz soruya da “Bilmiyorum” diye mukabele ettiği rivayet edilir. Demek ki, iş, ‘herşeyi bildiğini zannetmek’te değil, ‘bilgisinin sınırlarının farkında olmak’ta...

Risale-i Nur gibi bir marifet denizine kabımız ve kapasitemiz ölçüsünde muhatap olmaya çalışan insanlar olarak, bizlerin de bu sırrın ve sınırların farkında olmamız herhalde gerekiyor. Bu bakımdan, bana ulaşmış bazı soruları, “Kesin cevabı budur” diye karşılamaya haddim olmadığını bilerek, ‘anladığım kadarıyla’ cevaplandırmaya çalışıyorum. Bu cevapları mehenge koyup tartmak da okuyucuya kalıyor.

Risale’yle ilgili olarak çokça karşılaştığım bir soru, Mesnevî-i Nuriye’de Zühre Risalesinde—ki, bu risale, Lem’alar’da “Onyedinci Lem’a” olarak karşımıza çıkıyor—yer alan “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma!” uyarısıyla ilgili.

Bu risalenin “Ondördüncü Nota”sının tamamının tevhide, dünyaya ve hayata dair çok önemli dersler taşıdığını; ‘üçüncü remiz’in de işte onlardan biri olduğunu peşinen belirtelim. Bu ‘bir lokma, bir dane, bir kelime, bir işaret, bir öpmek…’ meselesini ise, şahsen, insanların hayatlarına bakıp çıkarabildiğimiz ‘ukde’ler, yani ‘düğüm’ler veyahut ‘kör nokta’lar muvacehesinde anlayabiliriz gibime geliyor.

Risale-i Nur’un çok yerinde izah edildiği gibi, insanın mahiyeti ‘câmi’dir. Yani, insan, her bir âlemi görecek, her bir şeyi düşünecek, her bir lezzeti tadacak, her bir elemi hissedecek.. câmi’ bir fıtratta yaratılmıştır; tâ ki, Cenab-ı Hakkı bütün isimleriyle ve her bir ismin en a’zam mertebesinde tanıyıp, bir önceki yazıda temas ettiğimiz kâinatın yaratılış sırrını gerçekleştirebilsin. Aklımızın herşeyi ihatası, hafızamızın âdeta ‘dünyayı da yutsa doymayan’ genişliği, kulağımızın sayısız sesi ayırt edip her birinden hususi bir zevk alabilmesi, dilimizin tattığı sayısız tatlar, kalbimizin sevdiği sayısız şeyler.. hepsi de, bu ‘câmiiyet’ vâkıasına, bu ‘câmiiyet’ vâkıası ise insanın Cenab-ı Hakkı bütün isimleriyle tanıyıp tanıtmak üzere yaratılmış olması hakikatına bakmaktadır.

Vâkıa bu iken, insanda öyle duygular ve latifeler vardır ki, tek bir noktada takılıp sönebilir. Şöyle bir bakalım; belki kendimiz dahil, bir noktada takılıp kalan kaç insan var yeryüzünde?

Çoğu yerde meseleyi çözmüş olan, ama tek bir yerde düğümü çözemediği için bir türlü ‘olması gereken’ yerde olamayan kaç insan var? Bin yerde isabet ettiği halde, onun için ‘kör nokta’ haline gelmiş bir yerde takılıp kalan, ve o bir yeri temize çıkarma adına bin hakikatı mahveden kaç insan var? Bugün çevremizde rastladığımız ve iman yoluna râm olamamış insanlar, bin türlü batmışlıktan dolayı mı bu halde; yoksa hemen her biri bir veya birkaç noktaya mı takılıp kalmış durumda? Kimi tek bir korku, kimi tek bir zaaf, kimi tek bir öfke yüzünden giremiyor bu iklime? Bin açıdan hakkı hak kabul eden, ama meselâ makam tutkusu yüzünden bu yola giremeyen; bin açıdan hakkı hak kabul eden, ama tutulduğu bir kadın yüzünden bu yolun yolcusu olamayan; bin açıdan hakkı hak kabul eden, ama vaktiyle ona menfi tavır sergilemiş birkaç dindar yüzünden dindarlığa yanaşmayan.. kaç insan var?

Bu şekilde baktığımızda, insanların iman yoluna girmeyişinin veya gaflet yahut dalâlet yolunda kalışının ardında, bu yolda hakikatsizlik görmeleri yahut o yolda bir hak görmeleri olmadığını anlıyoruz. Hakikat bin açıdan gözlerine âyân gözüktüğü halde, bir kör nokta, âdeta bir karadelik gibi, bütün bu hakikat nurlarını yutuyor ve o insanı karanlıkta bırakıyor.

Bırakalım böylesi insanları, kendimize de bakalım: Hakikati teslim ediyor, ama hakikatı hakkıyla yaşayamama hüznünü taşıyoruz hepimiz. Peki, niye hakkıyla yaşayamıyoruz?

Baktığımızda, çok değil, bir yahut birkaç zaaf çıkıyor karşımıza. Kimimiz ‘gelecek endişesi’ne kapılmışız, ‘çocuklarımıza iyi bir istikbal’ uğruna dünyaya dalmışlığımız yüzünden âhirete ve hizmet-i imaniyeye gereğince zaman ayıramıyoruz. Kimimiz iyi bir makam sahibi olunca iyi hizmet edeceği kanaatine saplanıp kalmış, iyi bir makam sahibi olacağı güne kadar hep öte tarafa yakın duruyor. Kimimiz ise, geçmişteki bir noktaya takılmış kalmış.

‘Geçmiş’i biraz daha açalım: Çocukluğuna dair tek bir hatıra kaç insanın dünyasını karartmıştır, kimbilir. Arkadaşlarıyla toprak zeminde oynarken fiyakalı bir biçimde yanlarından geçip gidiveren Mercedes’in içindeki çocuğa özenen, o yüzden de büyüdüğünde bir numaralı derdi Mercedes alabildiği bir iş olan kaç taşralı var aramızda, değil mi? Tek bir nokta; ama bütün kabiliyetler ve duygular o noktaya akıtılıyor. Şöyle oniki-onüç yaşında, bulunduğu okulda şehrin nisbeten daha zengin ve sosyetik kesiminden bir kıza meyleden, ama bu meyline karşılık bulamayan, o yüzden de ellisine gelmiş olsa dahi en birinci derdi kendisini ‘sosyete’ye kabul ettirmek ve o kesimde makbul olmak haline gelmiş, sırf bu yüzden batmış veya kaymış kaç insan var? Birinin söylediği bir sözün, bir inadın, bir öfkenin sonraki tüm hayatını söndürdüğü veya kararttığı kaç insan var?

“Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork!” uyarısını, şahsen, bu çerçevede; o câmi’ fıtratımızı ve ancak Cenab-ı Hakkı mutlak ve bâki esmâ ve sıfatıyla tanımakla tatmin olabilen binbin latife ve duygumuzu karadelik gibi yutan ‘ukde’lere, yani ‘düğüm’lere veyahut ‘kör nokta’lara karşı bizi uyaran bir söz olarak alıyorum.

Buradaki, ‘bir lokma’dan özellikle rızka ve gelecek endişesine dair kör noktaların; ‘bir kelime’den işittiğimiz veya söylediğimiz bir sözün ardısıra ürettiğimiz kör noktaların; ‘bir dane’den tekâsür, yani çokluk tutkusu ile, yani ‘niceliğin egemenliği’ ile gelen kör noktaların; ‘bir öpmek’ ile sevgi, aşk ve şehvet noktasında kendimizi kaptırdığımız kör noktaların kastedildiğini düşünüyorum. (Bu son noktada, Honoré de Balzac’ın Vadideki Zambak’ı son derece öğreticidir. Bırakın aşk ve şehvetin daha ileri noktalarını; bu roman, tek bir tokalaşmanın ve de tek bir öpmenin kaç hayata mal olabildiğini, kaç evi ve kaç insanın dünyasını kararttığını göstermiştir bana.)

‘Bir lem’a, bir işaret’ ile nelerin kastedildiğini tam anlayabilmiş değilim maamafih. Ama bu iki unsur da, hakikat yolundaki şahsî yolculuğa bakıyor gibime geliyor. Sanki biri ‘kendi aklına güvenme’nin, hakikati ‘kendi aklıyla bulma’ iddiasıyla gelen çözülme ve çöküşlerin, diğeri ise ‘tek başına kendi kalbiyle hakikati bulma’ iddiasıyla gelen ve/veya hususî keşfiyatını ‘işin özü’ zannetme hatasıyla gelen çözülme ve çöküşlerin ifadesi gibi.

Velhasıl, benim anlayabildiğim bu. Dilerim, anladığım, Said Nursî’nin anlatmak istediğine denk düşüyordur.

  21.11.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut