“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.617 yazı içinden]

 *Bu sayfa, değişik arkadaşlarımızın Risale-i Nur'dan aldıkları derslerden hareketle yazdıkları yazıları paylaşmak amacıyla tasarlanmıştır.

Savaşa Hayır!

Yazara Mesaj Gönder

ÖZELLİKLE 60’LI yıllarda, bütün dünyayı kuşatan bir ‘savaş-aleyhtarlığı’ dalgası vardı. O yıllarda çiçek açan gençlik hareketlerinin bayraktarı olduğu bu tavrın, elbette, masum olmayan bir boyutu da vardı. ABD Vietnam’a karşı amansız bir savaş yürütüyordu; ve komünistler, gençleri buna karşı ‘savaş-aleyhtarlığı’ duygularını tahrik ederek yönlendirmeyi hedefliyordu. Nitekim, meselâ şu ülkede de, ‘savaş-aleyhtarı’ gözüken birçok solcunun, öte yandan bilhassa Sovyetler ve Çin’in yürüttüğü savaşlara göz yumması manidardı. Bir ‘barış ve özgürlük’ timsali olarak gösterilen Nazım Hikmet gibilerin, öte yandan, on milyonlarca insanı öldürten Stalin’e övgüler yağdırmış olması da.

Velhasıl, 60’lı ve 70’li yılların komünist yayılmacılığına karşı oluşan ‘milliyetçi-mukaddesatçı’ akım, belki böylesi sebeplerin de tazyikiyle, ‘savaş-aleyhtarlığı’nı ve ‘barış’ı solculara bıraktı. Kendisi, bilakis, çoğu kez hamasî savaş nutuklarının ya sahibi yahut tekrar edicisi oldu.

Bugün de, dün daha ziyade ‘mukaddesatçı’ diye tanımlanan ehl-i dinin zihin ve duygu kodlarında ‘savaş’ın önemli bir yeri bulunuyor. Ve iş savaşa gelince, devreler karışıyor, işler çatallaşıyor. Meselâ, bugün ehl-i dinin en ziyade muztarip olduğu isimlerden ‘Bir’i, dün Somali’deki BM gücüne komutan tayin edildiğinde ehl-i dinin de muhabbetine mazhar olmuş bulunuyor. Keza, ülke içinde silahlı kuvvetlerin 28 Şubat ve emsali icraatından muzdarip kalan ehl-i din, ama bir ‘sınır-ötesi harekât’ olduğunda, hemencecik ‘birinci çoğul şahıs’ kipiyle konuşuyor: "Ordumuz Irak topraklarında."

Şahsen, bugün mü’minlerin, hiçbir devlet ayrımı yapmaksızın, bugünün savaş anlayışı külliyen sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Zira, mü’min için aslolan Hz. Peygamber’in sünneti ise, bugünün savaş anlayışının da, silahların da, bu anlayış ve silahlarla yapılan savaşların da sünnetin içerdiği imanî ölçüler muvacehesinde savunulması imkânsızdır.

Resul-i Ekrem de, savaşlara önderlik etmiş, ordular sevketmiştir. Ama, onun sefer öncesinde tekraren beyan buyurduğu ilahî ölçüler vardır: Kadınlara, çocuklara, eli silah tutmayan yaşlı ve hasta erkeklere, mabedlerinde ibadetle meşgul olanlara, savaşa dahil olmayıp tarlasında çalışanlara, ekinlere, ağaçlara, evlere, hayvanlara dokunulmayacaktır! Zaten, Resul-i Ekrem’in savaşları ‘meydan savaşları’dır. İki ordu bir meydanda karşı karşıya gelir, kazanan kazanır; sonrasında ya bir anlaşma sağlanır veya meselenin çözümü ileri bir zamana ertelenir.

Bu sırdandır ki, bugünün sözde medenî vahşîlerinin iğrenç bir bühtan ve iftirayla ‘eli kanlı’ gibi gösterme adiliğine yeltenmelerine rağmen, Resul-i Ekrem’in ya bizzat yönettiği veya ordular sevkettiği savaşlarda ölen toplam ‘düşman’ sayısı 270’i ancak geçmektedir. Bu rakam, ona yakın gazve, elliye yakın seriyye ve de yaklaşık on yılın rakamıdır. Oysa, bugün ‘savaş’ adı verilmeyen ‘harekât’larında bile, bu rakam kat kat aşılmaktadır. İki dünya savaşı, Vietnam, Bosna, Çeçenistan, Afganistan ve benzeri savaşlar ise, şu zamanın sözde medenîlerinin suratına çarpılması gereken tam bir yüzkarasıdır.

Resul-i Ekrem’in savaşları bu kadar kansız; bu zamanın savaşları böylesine vahşidir. Zira, o ‘rahmet peygamberi’ olarak savaşlarını da rahmet ve adalet ölçüleri dahilinde yapmış; ve esasen, İslâm’ın tebliğine izin veren hiçbir beldeye karşı savaş açmamıştır. Savaş açıldığında dahi, muhatap, o beldenin hâkim kişileri ve onların eli silahlı yandaşlarıdıróo beldenin bütün insanları; ve hayvanlar, bitki örtüsü ve binalar dahil, bütün toprakları değil. Bugünün hâkim anlayışı ise, ‘topyekün savaş’tır; ve bir ülkenin yöneticileri bir diğer ülkenin yöneticilerine savaş açmış ise, bombaların ve kurşunların kime isabet edeceği belli değildir. Japon hükûmetinin savaş ilanının bedelini Hiroşima ve Nagazaki’nin çocuk, kadın ve yaşlıları ödemiş; Hitler’in hesabı Leipzig ve Berlin halkına kesilmiş; Sırp caniler bütün Bosnalıların hayatına kastetmiş; başka her yerde benzer tavırlar sergilenmiştir.

Bir mü’minin tüm bunları kabullenmesi imkânsızdır. Zira, Hz. Peygamberin savaşlarının verdiği rahmet ve adalet yüklü ders ortadadır. ‘Barış’ anlamı taşıdığını da sıklıkla vurguladığımız İslâm’ın ilahî ölçüleri apaçık ortadadır. Meselâ, Kur’ân’ın birçok sûresinde, hususan Mi’rac’a dair iki sûrede ferman olunan "Birinin hatasıyla başkasıóçoluk-çocuğu, ailesi, köyü, milletiómes’ul olmaz" emri apaçık ortadadır.

Bu ölçüler açısından bakılırsa, bugün ‘topyekün savaş’ anlayışı ve ‘toplu imha’ silahları ile yapılan savaşların tamamı karşısında mü’min bîgane kalma ve taraf olmama durumundadır. Aksi halde, "Zulme rıza zulümdür" sırrına dahil olma tehlikesi mevcuttur.

İşte tam bu noktada, Said Nursî’nin böyle bir zamanda ‘siyasete girmeme’ tavrındaki hak, adalet ve şefkat boyutu apaçık parlamaktadır.

  17.01.2004

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut