Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.676 yazı içinden]

 *Bu sayfa, değişik arkadaşlarımızın Risale-i Nur'dan aldıkları derslerden hareketle yazdıkları yazıları paylaşmak amacıyla tasarlanmıştır.

Evet ‘sanat’, ama nasıl?

Yazara Mesaj Gönder

İÇ DÜNYALARININ zenginliğine, his âlemlerinin ise yoğunluğuna kesinlikle kâni olduğum bir grup mü’mini, uzunca bir zamandır, Risale-i Nur’dan beslenen bir sanat üslubu ortaya koyma çabası içinde görüyorum. Risale-i Nur’a muhatap olan ve sanat kabiliyeti bulunan bazı kişilerin münferiden, bazılarının ise bir ihvan grubu dahilinde üzerinde çalıştığı bir husus bu...

Varoluşa dair kendi sorularına Risale-i Nur’la cevap bulmuş insanların böylesi bir çabası, en basit anlamıyla, bir şefkat halinin tercümanı olarak mütalaa edilmeli. Zira, bu çaba, varoluşa dair aynı temel soruları el’an yaşıyor olan yahut ileride yaşayacak olan insanların doğru bir adres bulması, fıtratlarına dercedilen iman ve ubudiyet tohumunun çorak topraklarda mahvolmaması gibi özlemler barındırıyor.

Lâkin, şefkat ve hamiyet yüklü bu çabaya mukabil, henüz ortaya emsal teşkil edebilecek türden örneklerin konulabildiği kanaatinde değilim. Bu, ortadaki eserlere karşı bir kadirnâşinaslık gibi görülebilecek ise de, sözkonusu kanaatimi ifade etmeyi elzem görüyorum. Her ne kadar "mebde’ ile müntehâ"yı buluşturmanın; ilk yapıp en mükemmel yapmanın Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) has bir mucize olduğunu bilen biri olarak ilk örneklerde en mükemmeli arayan biri değil isem de; mükemmele giden yolda çok fazla yol da alınamadığını, zira ciddi bir ‘yönelim’ zaafı ile mâlul olunduğunu düşünüyorum. "İnsanlar bizi anlamıyor," "Ellerinin yetişmediği şeye düşman oluyorlar," "Cemaatler fikri, sanatı ve özgünlüğü mahvediyor!" kabilinden yakınmaları ise, haklı veçheleri barındırıyor olması ihtimaliyle birlikte, esasen, bu aslî zaafın tesbitini iyice engelleyen bir unsur olarak görüyorum.

Açıkçası, meselenin kaynağını dışarıda gören bir yaklaşım, bana göre, sözkonusu zaafı yok etmiyor; bilakis besliyor.

Bana göre, meselenin belki şahdamarı hükmündeki husus, "Risale-i Nur adına bilim" yapma çabasına giren bazı dostlarımızın iyiniyetle ama dikkatsizlik eseri olarak düştüğü bir zaafın benzerini teşkil ediyor. Hiçbir imanî endişesi olmayan, bilakis maddeci felsefeden beslenen insanların oluşturduğu bir bilim paradigması dahilinde kaldıktan sonra nasıl ortaya marifetullahı her zerresinde teneffüs ettiğimiz kevnî çalışmalar ortaya konmuyor, bilakis "Şundan şu çıktı, bundan bu oluştu, bu kuvvet bunu çekti, bu kanun böyle yaptı" gibi açıklamalardan sonra, âdeta bir yapıştırma sûretinde en sonunda "Görüyor musunuz? İşte bunları Allah yapıyor" gibi bir sonuçla meseleyi bağlamak durumunda kalınıyor ve dolayısıyla Risale-i Nur’un sunduğu Kur’ânî paradigma ile bilim yapılmış olmuyor ise, birilerinin sanat tarifine râm olarak işe başlandığı anda da, ortaya çıkan sonuç ister istemez özgünlükten de, kemâle erme potansiyelinden de mahrum kalıyor.

Halbuki, "Esmâ-i Hüsnâ" kelimesinde de özetlendiği üzere, kâinatı çalışan bilim ile "esmâ"yı tanıma (marifetullah), o esmânın "hüsnâ"lığını bize en iyi gösterecek olan sanat ile de kâinattan "esmâ-i hüsnâ"yı okuma sürecini tamamlayarak muhabbetullaha ulaşma gibi bir imkân var önümüzde.

Hem, "hüsn-ü mücerred" gibi, hakikatın muvazenesini ifade eden; akıl ve kalbe, bilim ve sanata beraberce bakan kavramlar Risale-i Nur’un en merkezî kavramları arasında yer aldığı halde, ne derece çalışıldı, ne şekilde anlaşıldı, dünyalarımızda ne gibi sanat cevherleri uyandırdı? Öte taraftan, bizim "belâgat" tarifimiz ile Risale-i Nur’un "belâgat" tarifi örtüşüyor mu? Yoksa biz de Muhâkemât’ın tufeylîlere izafe ettiği bir belâgat tarifinde mi kaldık?

Gerçekten Risale-i Nur’dan beslenen, marifetullahtan muhabbetullaha yol açan, "hüsn-ü mücerred"in tercümanı bir sanat için, bana göre, aşılması gereken nice berzah, ulaşılması gereken nice menzil mevcut.

Rotanın bu yöne doğru olması; bu minvalde "Unsûru’l-Belâgat"ın da dikkatle okunması gerekiyor.

Daha en başta sâfiyeyi kâfiyeye feda eden; "nazm-ı mâânî"ye bedel "nazm-ı lâfz" ile yetinen; lâfızperestlik, üslubperestlik gibi zaaflar taşıyan; çok anlamlar ifade eden mısra-i berceste’ler ile her tarafa çekilebilir muğlak ifadeleri birbirinden ayırt edemeyen bir çizgiye düşülürse, "Risale-i Nur adına" olduğu söylense de, gerçekten Risale-i Nur’un adına yakışır birşeyler ortaya çıkması zor.

Fakat, Risale-i Nur adına bize "esmâ"nın "hüsnâ"lığını öğreten sanat eserlerinin ortaya çıkması da bir zaruret.

İnşaallah, sanata istidadı olan dostlarımız ve sanata meyyal genç kardeşlerimiz, ‘nur-u kalb’ ile ‘nur-u fikr’i mezceden bir kıvamın izini sürer de bu işi başarırlar...

  17.01.2004

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

2 ‘İnsan’ ve ‘Sanat’ Mahmut Celal Özmen, 09.03.2008, Bursa / Türkiye

En muhteşem sanat eserini bir hayvanın önüne bırakalım, hayvanın önündeki bir şaheser olsa bile, en küçük bir etki uyandırması mümkün olabilir mi? Şahane bir tablonun yer aldığı bir tuval ile mürekkebe düşmüş bir karıncanın üzerinde dolaşarak anlamsız zikzaklar çizdiği bir kâğıt; güve için aynı değeri taşırlar; ikisi için de aynıdır... İştahla yer ve bitirir...

Demek ki, sanatın evveliyatında insan varlığı esas olduğu kadar; sonuçlanmış bir ürün olarak sanatla muhatap oluş sürecinde de yine düşünme, kavrama ve güzel duyuya sahip bir başlatıcı ve sonlandırıcı olarak insan durmaktadır.

Ancak sanat eserinin oluşturucusu ve muhatabı kimliğini taşıyan insanın sanat eserine karşı tutumu nasıl olmalıdır? Sanat için hem bir başlatıcı hem de oluşma süreci sonucunda mütekâmil bir izleyici olarak insan için başlı başına bir sorundur bu...

Genelde insanlar bir sanat eserine, ya bir meşguliyet vesilesi, ya izleyicinin dikkatini çekerek şaşırtan bir olgu, ya zaman anlamında bir süre uğraşılacak-uğraştıracak bir üst eylem ya da insani duyguların olgunlaşması için yol açacak bir girişim ve bu anlamda da sanatçının ve izleyicinin toplum ve çevre hakkındaki görüşlerini yansıtan koskoca bir olgular bütünü olarak bakmaktadırlar.

İster Doğu’da isterse Batı’da olsun sanat eseri izleyiciler için olsa olsa salt bir görüntü ya da görüngü olarak sadece içsel bir duygulanım ve dalgalanma anlamı taşıdıklarından öncelikle birer görüntüsel oluşum olarak önemlidirler... İçinde çeşitli çöpvari kırıntılar bulunan suyla dolu bir havuzu düşünün; bu havuz bir şeyle karıştırıldığın da elbette ki, kısa bir sure sonra içindeki bu çöp yığınını ve diğer kırıntıları harekete geçirecek ve yüzeye çıkaracaktır. Oysa kısa bir süre sonra bu karışım durulduğunda tekrar yatışacak ve sanki de içindeki o çöpvari yığın hiç yokmuşçasına o durgun ve sade görünümüne yeniden kavuşacaktır.

İşte herhangi bir sanat eseri karşısındaki böylesi bir iç tepki insanda da gerçekleşerek ilkel bir reaksiyonu ortaya çıkarabilmektedir. Öyleki; bir sanat eseri karşısındaki beğeni sahibi insan-izleyicilerin yanı sıra o sanat eserini ortaya çıkaran sanatçılarda da bu ilkel reaksiyonu hem bir ilk ve doğal tepki hem de bir anlamda; bile isteye seçilmiş ve üzerinde yoğunlaşılarak oraya vurgu yapılmış-hedef edinilmiş bir başka boyutta gözleyebilmemiz mümkün olmaktadır.

Bir yandan üretilen bir değerler bütünü olarak sanatsal ürünü ve üreticisini diğer yandan da yine bu üretilmiş değerler bütününden bir etik ve estetik devşirecek olan izleyiciler toplamını gayesi izleyici-muhatabı hayret ve şaşkınlığa itmekten öteye geçmeyen, izleyicinin ilgisini toplamak ve beğenilerine yön biçmekten ve hatta bu beğenileri belirleyerek onlardan pragmatik kazanımlar devşirmekten başka bir anlam içermeyen bu türden sanatsal girişim ve çabalar da bu anlamda sadece beğeninin ilkel biçimlerine yönelik olmaktan ve bu şekilde bir anlam kazanmaktan başka bir şeyi ortaya koyamazlar...

Oysaki sanatı evrensel ilahiyatın insanda aksülamel bulması gereken seküler bir varyantı olarak tanımlayıp bu varyantın derinliklerinden sonsuzluğa-ebediyete yönelik daha müteal-transandantal bir manevi hayat uğruna yararlanmak ve sanat eserlerini vücuda getiren üstün yetenek sahiplerine olan hayranlıktan hareketle mütealiyet düzeyinin dünya üzerindeki bütünlüğünü de içerecek tek –Bir- yaratıcıya yönelmek ve o –Bir- olanı tanımaya çalışmak sanata daha bir yücelik kazandırır ve onu ‘İd’ den ‘Ego’ya dek salınıp duran ve temel olsa da geçici olmaktan kurtulamayan ilkel insan duygularını doyurmak için kullanılan önemsiz bir araç olmanın da ötesine taşır..

Bu şekildeki bir Sanat algısının insana dair üstün ve aşkın yetenekleri ortaya çıkararak daha derin bir alan açması bir yana, bir diğer insan özelliği olan fıtratın alanındaki güzelliği ve yüce gerçekleri gözlemlemeye yönelik aşk ve iştiyakı ifade etmesi yönünden de tamamen insani bir işlevle yüklendiği görülecektir.

Bütün bu açıklamalar nezdinde insanlık tarihinin pek çok devresinde sanata bakış açılarının ortaya çıkardığı çeşitli meşrep ve üslup farklılıklarının izleğinde sanatın değişen birçok türünün benimsendiği, mesela sanatın sanat için ya da toplum için olması gerektiği biçiminde farklılaşan fikirlerin revaç bulduğu akım ve dönemlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Ama bütün bu gelişmelere şu gerçek ışığında bakılınca; sanatın en yüce insani yeteneklerin ifadesi olması ile bile böylesi bir yaklaşımla şu yada bu şekilde insanlığa dair bu geniş alan içerisinde ve insanın komplike yapısının da bir mecburiyeti olarak bazen de insanlık dışı çirkin heves ve arzuları açığa vuran bir araç olarak kullanıldığı da görülmüştür. Bu nokta da denilebilir ki; İnsanın yücelmeye olan özleminin ve yüce insani yeteneklerin ifadesi olan sanatın böylesine hayvani hevesler uğruna kullanılması her şeyden önce sanata karşı yapılan bir haksızlık olacaktır.

Bu bağlamda Sanatın Batı’daki bu günkü halini bir sanatsal dönüşüm şeklinde değerlendirerek, çağa özgü bir gerçeklik tasarımıyla ele alarak yaklaşacak olsak bile, insana dair bu gerçeklik tasarımının erkekle kadının cinsel ilişkilerinin bir bardak su içmek haddinde bayağılaşmasıyla başlamıştır. Milyarlarca para, milyonlarca kişinin en değerli sermayeleri olan zamanları ve fikri çabalar sanat adına insandaki cinsel duygu ve istekleri alevlendirmek yolunda harcanmaktadır; sanat adına nice film, fotoğraf, roman vb. çalışmalar bu sahada hizmete alınmış durumdadır. Biri çıkıp da bunlara: “Cinsel istek ve güç zaten insanda yaratılış itibariyle olması gerektiği kadar güçlü bir halde bulunmaktadır.” Ve bu ilahi oranlamanın sanat ta dâhil başka hiçbir dış ivmeyle güçlendirilmesine gerek yoktur; bunu takviye etmeye çalışmak biraz da Nietzsche’vari bir ayrımla Herodiyan ve Diyonisan taraflara yönelen ayrımda Diyonisan bir eğilim takınarak hem sanatı hem de insanı normal çığırından çıkarıp insanın cinsel çılgınlığa sürüklenmesine neden olacaktır…

Bu da herhangi bir ağrı için karılmış bir ilacın ancak hem o karışımı hem de tedavi etmek üzere hazırlandığı rahatsızlığın odağındaki insanı bilenlerin denetiminde çeşitli tahlil ve kontrollerden geçtikten sonra üretilip satılmasına müsaade edilmesine benzer biçimde bir sanatsal algı alanı açar ki, işte sanatın da insanında tartışılması ancak bu alandan devşirilen ölçütlerle mümkün olacaktır…

Aksi halde kutsala dair ve kutsalın aleyhine bir kısıtlamaya girişilerek bir yeni kutsal dizayn etmek ve elde edilen bu seküler/kutsal dizaynın ölçütleriyle insan özgürleşmesinin bir gereği olarak ‘ham’ bir özgürlük elde etmeye çalışmak ve bu eylemin haklılığını savunan bütün girişimlerin insanı ilgilendiren konular olarak kabul edilmesine rağmen kutsalın hakkını savunma yolunda daha ne kadar arsızlaşacak ve arsızlaştıracaksınız demek isteyenlere de kendi üretimleri olan bir insan-sanat ve ruh ketleşmesiyle karşı durmak ne kadar sanatkar olması bir yana ne kadar insani olacaktır.

Sanatsal bağlamda İnanç ve ifade özgürlüğünün önemini kabul etmekle beraber, sadece insanın ölçüleriyle konumlandırılan ve gündeliğin getirileriyle bulandırılan her şeyi sanat olarak kabul etmenin bir başka açıdan da hem uğruna sanat üretildiği iddiasında bulunulan ‘insan’ın derin anlamına hem de insan ve kutsal bağlamındaki rasyonel ve manevi hayat hakkının dehanın yanardağından fışkırtılan lavlarla yakılıp küle çevrilmesine izin vermek demek olacağını unutmamak gerekmektedir.

1Risale-i Nurda Görsel SanatlarEsat AKBAL, 02.12.2005, Ankara

Şu anda Kur anda Görsel Sanatlar ve Yaratıcılık ve Risale-i Nurda Görsel Sanatlar ile ilgili tarama çalışması yapıyorum. Konuyla ilgilenenleri haberdar ederseniz sevinirim eleştiri ve önerilerine ihtiyacım var Allah razı olsun




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut