Seküler hazımsızlık

Ahmet Abdullah

Hem dine ve dindara muhalefet edip hem de bu toplumun yüzde 50+1 oyunu alabilmek imkân dâhilinde değildir.


TÜRKİYE, TARİHİNİN en önemli seçimlerinden birini yaşadı. Bir dönüm noktasıydı. Cumhuriyet kurulduğu günden bu yana statükonun bekçiliği vazifesi ile özdeşleştirilen cumhurbaşkanlığı makamına bundan böyle halkın seçtiği kimseler oturacak. Tayyip Erdoğan bu yeni dönemin ilk reis-i cumhuru. İlerleyen süreçte bir adım daha atıp sadece reis/başkan olmak istiyor. Muvaffak olup olamayacağını zaman gösterecek.

Üç kişinin girdiği seçimden Erdoğan karşısındaki geniş koalisyona karşı büyük bir zaferle çıktı. Dolayısıyla bu netice Ekmeleddin İhsanoğlu’nu destekleyen özellikle CHP ve MHP’nin apaçık mağlubiyeti manasına geliyor. Ancak bu mağlubiyetin hazmı anlaşılan o kadar kolay değil. Özellikle bu partileri destekleyen yazar-çizer taifesinin yorum ve tevilleri akıllara ziyan. Hatta insan diyor, depresyonda olan bir adam bunları dinlese bir hoş olur, kendisiyle barışır.

Sadece ‘2 milyon’!

Mesela seçim akşamı Prof. Dr. Seyfettin Gürsel sonuçların açıklanmasının ardından yaptığı yorumda ‘AK Parti 30 Mart seçimlerinde aldığı oyun üstüne sadece 2 milyon oy ekleyebilecek’ diyordu. Kendisi bir ekonomist. ECON 101 derslerinden öğretilen ‘diminishing returns’ (azalan verimler) kanununu bilmediğini sanmıyorum. Ama herhalde bilinçli bir unutma ile karşı karşıyayız. Bu kanuna göre üretim süreçlerinde diğer üretim faktörleri sabitken, üretim faktörlerinden birinin miktarının artırılması, her bir ilave birimin ortaya çıkardığı ürün miktarı azalır. Örnek verecek olursak, merkez bankasında 1 milyar dolar olan bir ülke, ertesi sene varlıklarına 1 milyar dolar eklese o seneki büyüme %100 olarak kaydedilir. Fakat 100 milyar dolara sahip bir ülkenin aynı miktardaki büyümesi %1’dir. Bu küçük ülkenin insanları ‘diğer ülke sadece yüzde 1 büyürken, biz aynı sene yüzde 100 büyüdük’ deseler, ancak kendilerini biraz daha iyi hissederler, başkalarını ise gülümsetirler. İktisadın bu kanunu siyasete de tatbik edilebilir. 20 milyonları bulan oyu almış bir partinin, 10 milyon oy almış bir parti kadar oyunu artırması beklenmez. Çünkü yukarı doğru çıkıldıkça bu iş, oranı artırmak zorlaşacak, bir noktadan sonra ise artış imkânsız hale gelecektir. Tabii ülkenin tamamının aynı siyasi düşüncede hizalanması gibi fantastik durumlar müstesna.

Gürsel bütün bunların âlâsını bilmez olur mu, tabii ki biliyor. Ancak akıl ve bilgi bizatihi hakikati bulmaya ve göstermeye kâfi gelmiyor. Zira arıza kalbde.

Parçalı bakışın kaçınılmaz sonu: tutarsızlık

Yahut Milliyet’te bugün Güneri Cıvaoğlu’nun tesbiti de tebessüm ettiren cinsten. Şöyle diyor: ‘Erdoğan, 2011 Genel Seçimlerinde partisinin aldığı yüzde 50’ye dayanan oyu 2 puan dolaylarında bile olsa artırabilmiştir. (Kendine özgü yerel seçimlerin yüzde 45 buçuğu referans olamaz)’. Halbuki 30 Mart seçimlerinin hemen akabinde %45.5’u dahi kabul etmiyorlar, ‘kişiye değil partiye oy verilen il genel meclisi esas alınmalı’ deyip AK Parti’nin oyunun % 43,39olduğunu söylüyorlardı. Şimdi ise %52’lik oy oranını küçük göstermek için 4 ay evvelki seçim sonuçlarının 45,5’u ile bile değil, 3 sene evvelki oranlarla mukayese ediyorlar. Nerden baksan tutarsızlık.

Bir case olarak Koray Çalışkan ve benzerlerinden de bir örnek vereyim. Seçim akşamı CNN Turk’teki tartışma programında mealen şöyle diyor: ‘Katılım yüzde 74 dolaylarında kaldığı için, seçimde oy vermeyenleri de hesaba kattığımızda, Tayyip Erdoğan toplam oyların yüzde 37’sini almıştır. Dolayısıyla meşru değildir’. İsterseniz inanmayabilirsiniz ama kendisi Boğaziçi Üniversitesi’nin Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde hala ders veriyor. Kendisine sormak isterim. Bu ölçüyü elimize aldığımızda, başbakanı ya da hükümeti ‘meşru’ tek bir tane ülke gösterebilir mi? Baas rejimlerini saymıyorum. Oralarda yüzde 105’le de iktidar olmak mümkün. Yani ya bir Avrupa ülkesinin başbakanı olacak yahut bir ABD başkanı, toplam seçmenin yarısından bir fazla oy almış olsun. Evet, bu mantıkla akademisyen olunuyorsa, bu ‘elit’lerin mevcut 1 oy haklarını tartışmanın zamanı gelmiştir.

Dine saygısızlıkla toplumsal kabul elde edilemez

Ayrıca işin komik bir başka tarafı da şu. Bu zevat, ‘arzularına fikir sureti giydirerek’ kullanılmayan yüzde 16’lık oyun en az 13-14’ünü, hatta bazen hepsini kendilerine yazıyorlar Halbuki Yıldıray Oğur’un da isabetle belirttiği gibi İhsanoğlu’nun yüksek oy aldığı yerlerdeki katılım oranı klasik AK Parti kalelerinden daha yüksek.

Bir diğer nokta da şu ki, bir seçmen bir adayı tercih ediyorsa oyunu verir. Yok, beğenmiyor, hele hele muhalefet ediyorsa rakibine verir. Eğer kimseye vermiyorsa, bu aslında oy vermediği kimseleri tercih etmemekle birlikte onlardan çok da rahatsız olmadığı manasına gelir. Buradan şu çıkar ki, oy kullanmayan, yüzde 16’ya tekabül eden yaklaşık 14.5 milyon seçmen rakibine oy verecek kadar Tayyip Erdoğan’dan rahatsız değiller. Yani, 37’si doğrudan 26’sı zımnî olmak üzere toplam seçmenin yüzde 63’ü Erdoğan’dan razıdır. Nefret, söz konusu bile değildir. Zira nefret eden, kutuplaştırma söylemlerini de dikkate alırsak, muhakkak öbür kutba oy verecektir.

Neticede Türkiye inşallah çok hayırlı bir sürece girmiştir. Bundan sonra bu sistemde sekülerler iktidarı ancak seyredebilir ve hakkında yorum yapabilirler. Zira hem dine ve dindara muhalefet edip hem de bu toplumun yüzde 50+1 oyunu alabilmek imkân dâhilinde değildir. Hazımsız laikler için hatırlatalım, sanıldığının aksine soda sindirime yardımcı olmaz. Daha etkin metodlar denemelisiniz.

  12.08.2014

© 2021 karakalem.net, Ahmet Abdullah



© 2000-2021 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut