Firavun’a Gideceksin!– I

Metin Karabaşoğlu

KUR'ÂN KISSALARINDA ZİKRİ GEÇEN TARİHÎ şahsiyetlerin her çağdaki, bu arada yaşadığımız zaman dilimindeki izdüşümlerini arama şeklinde bir zihnî alışkanlığımız, şükür ki, mevcut. İlgili kıssaların doğrudan bize ve kendi hayatlarımıza bir yol ve ışık sunması için de, böylesi bir paralelliğin izini sürmek zaten gerekiyor.

Bir yanda Nuh, İbrahim, Salih, Hûd, Lokman, Şuayb, Musa, Zülkarneyn, Tâlût ilâahir örneklerinden, öte yandan Nemrut, Firavun, Câlût, kavm-i Nûh, kavm-i Lût, Medyen, d, Semûd ve benzeri örneklerden hareketle hem iman-küfür, hidayet-dalâlet, hak-bâtıl mücadelesinin bütün insanlık tarihini kuşatan bir vâkıa olduğunun dersini alıyoruz; hem de, birinci listede alınanlar misali bir hayat yaşayabilmek için ikinci listede yer alanların timsali olanlar karşı bugün nasıl bir duruş sergileyeceğimizin cevabını buluyoruz.

Bu minvalde, Kur'ân-ı Hakîm'de en geniş biçimde anlatılan kıssa olarak Musa aleyhisselam kıssasının günümüze bakan izdüşümlerini de buluyoruz elbette. Onun mazhar olduğu asâ, yed-i beyzâ, denizin yarılması mucizeleri; Firavun karşısındaki tavrı; hem Firavun kavmi, hem de Benî İsrâil ile olan mücahedesi; Hâmân, sihirbazlar, Kârun, Sâmirî.. derken, Musa aleyhisselam kıssası özellikle şu enaniyet asrında muazzam dersler taşıyor hayatlarımıza.

Ve, bu dersleri almaya çalışırken, ehl-i dinin bir kısmı, özellikle 'radikal' diye tanımlanmaya yatkın olanlar, Musa aleyhisselam kıssasını, Firavun figürünü Musa (a.s.) figüründen de öne alarak okuyabiliyorlar. Musa (a.s.) kıssasından bugüne dair alınan dersler, vurgulu bir Firavun okumasıyla çıkıyor karşımıza. Öyle ki, bu okuma dahilinde, bizatihî Musa aleyhisselam dahi, vurgu itibarıyla ikinci sıraya düşebiliyor.

Daha açıkça konuşacak olursak, o günün Firavun'u ile bugünün muktedirleri arasında birebir eşlemeler kuruluyor; ve bu arada kendimiz--herhalde otomatik olara--Musa figürü ile özdeşleştiriliyoruz. Hariçteki Firavun timsallerine dönük bu okuma biçimi içinde, gerek Musa aleyhisselamın kendi iç dünyasındaki imanî arkaplan, gerek Firavun ve timsali kişilere karşı tavrındaki bu zamanın biz insanlarına dönük ders kaybolup gidiyor.

Musa aleyhisselam kıssasının en yoğun biçimde bildirildiği sûrelerden biri olarak, belagat incisi Tâ-Hâ'daki Musa-Firavun karşılaşması, bu okuma biçimi içinde bizim nazarımızda kayıp gidenleri görmek için mükemmel bir örnek olsa gerek. Bu sûreden alınan derse binaen, Musa aleyhisselamın ağabeyi Hârun ile beraber Firavun'a gittiğini hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla, her çağın Musa-misal kişilerinin o çağın Firavun-misal kişileri ile bir yüzleşme yaşama durumunda olduğunu da.

Lâkin, ilgili yüzleşmeden aldığımız dersi burada kapatıyor; ve kendimizi bir kere Musa-misal kişi (veya kişiler) olarak tanımlayıp, Firavun-misal kişi (veya kişiler) ile nasıl yüzleşeceğimizeÑsûrenin bu noktada aşikâr veya telmih sûretinde getirdiği ölçülere dikkat etmeksizinÑkendi aklımızca, daha da doğrusu, kendi hissiyatımızca karar veriyoruz. Ve, aklımızca verdiğimiz kararlardan daha ziyade tavizcilik ve gevşeme, hissiyatımızca verdiğimiz kararlardan ise ölçüsüz, hayırsız ve semeresiz öfke ve hiddet tabloları çıkıyor. Bu arada, özellikle şahsî hayatlarımız açısından vazgeçilmez öneme sahip iman ve marifetullah talimiÑkıssa bu dersi net biçimde içeriyor olmakla birlikteÑkesinlikle gözden kaçıyor!

Biraz daha açarsak:

Tâ-Hâ sûresinde iki kere, 24. ve 43. sûrelerde 'Firavun'a git!' emrini veren Kadîr-i Zülcelâl, her iki âyette de bunu 'onun tuğyana sapması' temeline dayandırıyor. Tuğyan ki, 'azma' şeklinde meal verilen bu hal--Kur'ân'ın genelinden aldığımız kavramsal derse binaen--küfrün en nihai ve mütecaviz aşamasını temsil ediyor.

Bu iki âyetten ilkinde yalnızca Musa aleyhisselama hitaben "Firavun'a git; çünkü o azmıştır" denilir iken, ikincisinde Hârun da ima edilerek "Firavun'a gidin; çünkü o azmıştır" denilmesi herhalde manidar. Çünkü, 24. âyette zikredilen, doğrudan Hz. Musa'ya yönelik bu ilk emir sonrasında, risalet ile henüz tavzif edilmiş bir kul olarak Musa aleyhisselamın ettiği meşhur ve muazzam dua var. Bu duanın çok hikmetlerinden bir hikmetini Kur'ân Okumaları'nin ikinci kitabında "Musa'nın dördüncü duası" başlıklı yazıdaÑanladığımız kadarıylaÑanlatmaya çalışmıştık. Şu kadarını özetle söyleyelim: Celâl vasfı öne çıkan, dilinde de tutukluk olan bir kul olarak, üzerine yüklenen risalet vazifesini hakkıyla ifa için, öncelikle "Sadrımı (göğsümü) genişlet!" diye dua eden Musa aleyhisselam, 'işini kolaylaştırma' ve 'dilindeki düğümü çözme' talebinden sonra, cemal vasfı öne çıkan ve meramını da çok iyi ifade eden ağabeyini kendine yardımcı kılmasını istiyordu Rabbü'l-âlemîn'den. Ki, bu duanın kabul edildiğini, 43. âyette net biçimde anlıyoruz: "Firavun'a gidin; çünkü o azmıştır."

Bu noktadan hareketle, birinci dersi peşinen almış oluyoruz. Firavun'a paldır-küldür gitmek değildir Rabbü'l-âlemîn tarafından istenen. Firavun'a, sırf bir celâl hâlesi içinde gitmek, yahut sırf bir cemal hâlesi içinde gitmek de değildir. Firavun'a gidilecektir; lâkin, maksat onu tuğyanından alıkoymak ise, aslolan celâl ile cemâli beraberce barındıran bir ruh hali ve üslup ile gitmektir. Yani bir yanda öfke ve hiddetten, öte yanda korku ve tavizkârlıktan azade biçimde, celâl-cemal muvazenesinin tezahürü olan bir vakar ve sükûnet içinde gitmektir.

Bugün dünyanın şu veya bu yerindeki ehl-i dinin büyük kısmının "Firavun'a git!" emrini, içerdiği bu boyuttan mahrum biçimde algılayıp uygulamaya koyduğu şeklinde bir gözlemim olduğunu belirtmekle yetiniyor; Musa aleyhisselamın "Firavun'a gidiş" bölümünden şu an için aldığım ders ve hissenin devamını bir sonraki yazıda sürdürüp, üçüncü yazıda tamamlamak istediğimi belirtmek istiyorum.

Rabbimizin bizleri öfke ve hiddetten de, tavizkârlık ve korkaklıktan da azade, Musa ve Hârun misali vakar ve sükûnetle kuşanmış mü'minler kılması duasıyla..

  30.4.2001

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu