Risale-i Nur’u Anlamada Aşkınlık ve Tarihsellik Problemi

Refik Yıldızer

"BU BÜYÜK ÖNDER ŞAHSİYETİ (BEDİÜZZAMAN'I) geçmişin müzesine kaldırmamak, sözlerindeki zahirî ifadelere ve dediklerinin zamanî ve mekanî çerçevesine sıkışmamak, ona karşı emanet ve vefanın gereğidir. Aksine ... şu anda yaşasaydı diyebileceklerini, dediklerinin arasında arayıp bulmak gerekir."

Muhsin Abdulhamid, "Bediüzzaman'ı Anlamak"

I. GİRİŞ

Bediüzzaman'a göre Risale-i Nur, yalnız bu çağı değil, geleceği de aydınlatabilir manevi bir Kur'anî mu'cizedir.(1) İslam Amentüsünün altı esası ve İslamın beş şartını(esas-ı ubudiyet), Bediüzzaman'ın deyimiyle "hakikat-ı İslamiye esasları"nı, temel alır ve tecdid fonksiyonunu bu eksende ifa eder. Risale-i Nur, Hakikat-ı İslamiye noktasında, iman dairesindeki fetva vazifesiyle muvazzaf olduğu için, bu konuda başka referanslara ihtiyaç bırakmaz.

Müslümanların ilişkilendiği üç alanı "iman, hayat ve şeriat" olarak ifadelendiren Bediüzzaman, hayat ve şeriat alanlarını iman dolayımı ile ele alır. Modern bilim ve ideolojilerin ve dünyevi hayat tarzının, bin yıldır birikmiş şüphelerle yaralanan İslama ve müslüman zihinlere yönelttiği saldırılar, esas itibariyle İslamın varlık, bilgi, ahlak ve gündelik hayat pratiği alanlarındaki esaslarına temel oluşturan iman ilkelerine yönelmiş "saldırılardır". Bu yüzden hayat ve şeriat alanları tali, iman alanı aslidir. Ancak, bu üç alan arasındaki ayırım kategorik bir izolasyonu değil, içiçe geçişliliği işaretler. Kur'anın dört ana maksadı olan tevhid, haşir, nübüvvet, adalet ve ibadet esasları göz önüne alındığında, bu önceliğin sebebi net olarak kavranabilir.

Ancak hayat ve şeriat alanlarının, nisbeten afaki bir karakter taşımasının insan nefsi için arzettiği cazibe, Müslümanlara, bu alanların iman alanından teşaub ettiği gerçeğini unutturabilmektedir. Çünkü iman, şu şudur denip geçilecek bir bilgi kategorisi değil, insan ve eşyaya bakış açımızı belirleyen, manevi latifelerimizin hayatiyetini sağlayan, her şeyde ilahi olanla, "melekut"la bağ kurmamızı temin eden sürekli bir huzur halinin kaynağıdır. Bu bakımdan, kainatın Yaratıcısına bir intisap olarak imanın sürekli yenilenmeye ihtiyacı vardır.

Bu önceliği en fazla ayırdetmiş olması beklenecek olanların Nur talebeleri olmasını beklemek, ihkak-ı hak olacaktır. Doğrusu, Nur talebeleri, bu vakıanın fiili nümunelerini çokça ortaya koymuşlardır. Ancak, 1970'lerden itibaren yaşananlar, Nur talebelerinin seyir çizgisini, bu yaklaşım kadar, konjonktürün de biçimlendirdiğini ortaya koymaktadır. Yaşanan iç çatışmalar, liderlik kavgaları, kişilere dayalı otoriter yapılanmanın yol açtığı sapmalar ve Soğuk Savaş ortamının biçimlendirdiği siyasi atmosferde üretilenler, o zaman farkedilmese de Risale-i Nur tefekkürünü sahih bir mecraya oturtmakta çok başarılı olamamış, ortaya çıkan görüntü, silik bir devletçi-milliyetçi görüntü olmuştur.

Bugün, Risale-i Nur tefekkürü adına, yapılan birtakım değerli çalışmalar istisna edilirse, Soğuk Savaş ortamında üretilmiş konjonktürel yorumların bitkisel hayat yaşayan varlığı dışında, çok fazla birşey bulunmamaktadır. Bu durumun, Nur talebeleri açısından, Risale-i Nur'a zihni muhatabiyetin kalıpları ve iltizamın şekliyle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Her Nur grubunun kendi Risale-i Nur anlayışını, Risale-i Nur'un doğru yorumu olarak mutlaklaştırması, sağlıklı bir meşveret ortamının yokluğunun yol açtığı fikrî-ilmî istibdad, cemaat otoritesi adına ferdiyete hayat hakkı tanınmaması ve neticede cemaat bütünlüklerinin zaafa uğraması Risale-i Nur tefekkürünü skolastik bir karaktere büründürmekte ve "zamanı" doğru olarak okumaktan alıkoyabilmektedir. Ben burada, bu durumun Risale-i Nura zihni muhatabiyet boyutuyla ilgili bazı düşünce ve gözlemlerimi paylaşmak ve tartışmaya açmak istiyorum.

II. DOGMATİZM / SKOLASTİSİZM PROBLEMİ

Gerçekleri anlama çabamızda kullandığımız araçlar arasında öncelikle akıl, deney, sezgi/sağduyu ve otorite vardır. Bunlar arasında bir otorite aracılığıyla gerçeğin bilgisine ulaşma belki de en yaygın olanıdır; çünkü, otorite insanları düşünme ve cehdetme yükünden kurtarır. Müntesiplerine, kendi duru atmosferinde demir atılabilecek güvenilir bir liman sunar. Bazen de, yerleşik çıkarların korunması ve sürdürülebilmesi ancak mevcut otorite(lere)ye sığınmakla mümkün olur. Mekkeli müşriklerin, İslam peygamberinin tebliğine ilk itirazları, bunun atalarından gördüklerine aykırı olduğuydu. Atadan/dededen gördükleri, zamanın onayından geçmiş hikmeti temsil ediyordu. Onlar için otorite, "atalarıydı". Benzer şekilde, günümüz siyasi söyleminde meşruiyet zeminini, Mustafa Kemal Atatürk ve onun Söylev ve Demeçleri oluşturuyor. FP'li Keçiören Belediye Başkanı ilçenin girişine "Türkiyeyi ve Atatürk'ü çok seviyoruz" diye yazdırırken, bu meşruiyetin izini sürüyor. Ülkenin her kurumu, kutlanan her gün, mutlaka onun sözlerine atıfla kendisini temellendiriyor.

Karizmatik kişilere inancın yanısıra, uzmanlık ünvanları da, gerçeğe doğrudan nüfuz etme imkanı olmayan insanlar için güvenilir bir otorite teşkil eder. Birisi size, Said Nursi'nin Türkiye'deki "Kürt isyanları"nın önderliğini yaptığını söylediğinde, bunu muhtemelen o kişinin cehaletiyle ya da kötü niyetli oluşuyla açıklarsınız. Ama bu birisi, Metin Heper gibi bir "uluslararası siyaset bilimi uzmanı" olursa o zaman durup düşünürsünüz: bu kişi ünvanının arkasına saklanarak "sallama" temelli açıklamalar yapmaktan çekinmeyen, gerçeğe ve onun taliplerine saygısı olmayan biri olmalıdır. Ya da Heper gibi bir "otorite" söylüyorsa, daha fazla araştırma zahmetine gerek yoktur. "Uzmanların" ya da "bilim adamlarının dediğine göre" türü yollamalar, otoriteye olan inancın günümüz toplumlarındaki yaygın yansımalarından biridir. Comte'çu pozitivizmin rağmına, modern toplumlarda da, bilim adamları ya da uzmanların söyledikleri karşısında sade insandan istenen, kayıtsız şartsız bir teslimiyettir. Kişiyle Gerçek arasında hep bir aracı var olagelmiştir. Modern toplumlarda bu aracı rolünü bilim adamlarının üstlenmiş olması, otorite ilişkisinin mahiyetini değiştirmemektedir. "Gerçek" yine size "söylenmektedir".

İslam'da da "otorite" önemli bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmiştir. Ancak, otorite kaynakları arasında genel bağlayıcılık(zaruriyat-ı diniyye), sadece Kur'an ve sünnet için geçerlidir. Buna "icma" da eklenebilir. Bu "objektif" otoritenin yanısıra, sübjektif otorite kaynakları da vardır. Bu otoritelerin görüşleri, nazariyat-ı diniyyeye taalluk ettiğinden, yalnızca benimseyenleri için bağlayıcılık/geçerlik taşır. Müctehidlerin içtihatları(genel anlamda bir kurum olarak ictihadın kendisi değil), evliyanın kerameti(genel olarak keramet değil), sufi imamların yolları, cemaat önderlerinin fikirleri vs., bu sübjektif otoriteye örnek teşkil eder. Sübjektif otoritelere dayalı bilgilerin objektif otoriteye dönüştürülme eğilimi(nazariyat-ı diniyyenin zaruriyat-ı diniyyeye dönüştürülmesi), İslam dünyasındaki tefekkür alanının en önemli problemlerinden birini teşkil etmiştir. Bediüzzaman bu probleme şöyle işaret eder:

Bence taklidin temelini atıp, ihtilafatı çıkarmakla Mutezile, Cebriye, Mürcie, Mücessime gibi dalalet fırkalarını İslamiyetten intac eden mesail-i diniyyedeki istibdad-ı ilmidir ve nefsü'l emirde mukayyet olan şeyde ıtlaktır. 3

Mukayyet(sübjektif) olanı mutlak(objektif) olana dönüştürme eğilimi kesin inançlılığın yani "söz"e kapalı olmanın, onun yerine "kuvveti" ikame etmenin aracıdır. Sübjektif otoriteyi objektif hale getirme aracı olarak devlet iktidarının kullanıldığı dönemlerde, özellikle Abbasi(ör.:Kur'an'ın mahluk olduğu fikri) ve Osmanlı(ör.:devlet-i ebed müddet fikri) dönemlerinde, İslam "ideolojileştirilmiş" ve mütehakkim iktidarların baskı manivelası haline dönüştürülmüştür.

Bu açıdan Ortaçağ Avrupası özel bir konuma sahiptir. Bu Avrupa, kilise babalarının otoritesine dayalı bir dünya görüşü ve ahiret telakkisi olarak Hristiyanlığın her alana hakim olduğu bir Avrupadır. Engizisyon mahkemeleri, bu dönemin tipik bir yansımasıdır. Hristiyanlığın Ortaçağ yorumuna karşı ayaklananları kilise "zındık" olarak nitelerken, bu kişiler kendilerini "hür düşünürler" olarak adlandırıyorlardı. Onlar için otoritenin zincirlerini kırmak, yeni bir dünyaya uyanmanın, "aydınlanmanın" ilk şartıydı.

Ortaçağ Avrupası, sübjektif otoritenin siyasi iktidar desteğinde objektif hale getirildiği örnekler açısından oldukça "zengindir". Galile'ye "dünya dönmüyor" hükmünü onaylatmaya çalışanların başında Hristiyan orta çağının üniversite çevreleri vardı. Aristo ile Kilise Babalarının eserlerinde yer verilmeyen hiçbir şeyin gerçek olarak kabul edilmesine imkan yoktu. Eğer dünya gerçekten dönüyor olsaydı, bunu "kitab"ın belirtiyor olması gerekirdi. "Kitap"ta böyle birşey olmadığına göre, "dünya dönüyor" demek, bir lafz-ı küfrü iltizam etmek demekti. Bundandır ki, bu çağın alamet-i farikası skolastisizm–okula, ekole, "kitab'a dayalı düşünce– idi. Modern çağ, bu düşünce tarzının yıkılmasıyla vücut buldu. Skolastik düşünce tarzını anlamak bakımından şu hadise öğreticidir:

1593 yılında, dolaşan söylentilere göre, Silezya'da yedi yaşında bir çocuğun bütün dişleri düşmüş, fakat azı dişlerinden birinin yerine altın bir diş gelmişti. 1595 yılında Helmstad Üniversitesinde tıp profesörü olan Horstius adında biri bu diş hakkında bir yazı yazdı ve onun kısmen tabii, kısmen mucizevi birşey olduğunu, Tanrı'nın çocuğa bu dişi Türklerden çok eziyet çeken Hristiyanları teselli etmek üzere verdiğini anlattı... Aynı yıl bu altın diş hakkında tarihçiler de birşey söylemiş olsunlar diye, Rullandus bu işin tarihini yazdı. İki yıl sonra Ingolsteterus adında bir başka allame bir eser kaleme alarak Rullandus'un fikirlerine itiraz etti, bunun üzerine Rullandus da ona gayet alimane bir şekilde cevap verdi. Bu arada bir başka büyük zat , Libavius, altın diş hakkında bütün söylenenleri toplayarak bunlara kendi nazariyesini de ekledi. Bunların hepsi de gayet güzel eserlerdi, ama hepsinde de eksik olan bir nokta vardı: bu dişin altın olduğuna dair açık-seçik bilgi vermiyorlardı. Çocuğun dişi, muayene edilmek üzere kuyumcuya gösterilince anlaşıldı ki, dişin üzerine altın bir varak fevkalade bir maharetle yapıştırılmıştı. Önce kitaplar yazıldı, sonra kuyumcuya danışıldı.

17'ci yüzyıl sonrası Osmanlı düşünce hayatı da bu skolastisizmden payını almıştır. Bu dönemde yapılan ilmi çalışmalar büyük ölçüde eskilerin yazdıklarına yapılan şerhlerden yani taklitten ibarettir. Taklit ise ilmi, dolayısıyla da siyasi istibdadın habercisidir. Medrese müfredatı, giderek alet ilimlerine terkedilmiştir. Ulemanın en önemli tartışma konusunu insanları nelerin dinden çıkaracağının oluşturması, otoriter bilginin su-i istimalinin açık bir örneğidir. Öyle ki, medrese alimleri arasından "bir ipliği sinek pisliğine batırıp toprağa gömerseniz, nane biter" diyenler bile çıkmıştır. Muhakemat isimli eserinde Bediüzzaman, dinin bilimle çatıştığını ileri sürenler kadar, bu skolastik ulema geleneğini de hedef almış ve kendi deyimiyle "saykal" vurmuştur.

"Asr-ı hazır"ın "fen ve felsefesi" ile iştigal ettiğini belirten Bediüzzaman, kendisini skolastik bir medrese hocası zannedenlerin bu zannının yanlış olduğunu ifade eder. Çünkü O'na göre içinde yaşadığımız "modern" çağ, "taklit" değil "tahkik" çağıdır: "Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i iddia zihnimizi işba etmiyor. Bürhan isteriz, delil isteriz." Bu gerçekten hareketle Bediüzzaman, bütün eserlerinde insan fıtratına dercedilen diğer latifelerin yanısıra, "esbab alemini"anlamada ve "sırr-ı teklif"e muhatap olmada İslam'ın esas ittihaz ettiği aklı gözetir ve İslami ve imani hakikatleri, deyim yerindeyse, "tenezzül-ü akli" ile akıl için anlaşılır hale getirir. Bu yaklaşımın, aklı İslami hakikatlerin üzerine çıkarıp onu hakem kılmakla maruf "akliyecilik" ile bir ilişkisi yoktur. Çünkü "Kur'an'ın her meselesi makuldür, fakat akıl tek başiyle ona yetişemez."

Bir istitrat olarak temas etmekte fayda mülahaza ettiğim bir husus da, "Risale-i Nurun hocasının Risale-i Nur olduğu" kabulünün yol açtığı sonuçlara ilişkindir. Bu önerme, Risale-i Nur metinlerinin bir yerinde muğlak olarak ifade edilen bir meselenin, başka bir yerde vuzuha kavuşturulması anlamını ifade eder. Yoksa "sadırı"n inkar edilerek "satır"a bağlılığın mutlaklaştırılması, Risale-i Nuru anlamada ve doğru yorumlama cehdinde akletmenin inkarı anlamına gelir. Burada söz konusu edilen, akletmenin Risale-i Nur'un temel bakış açısıyla çelişmemesi, bir anlamda onun "şerhi ve haşiyesi" makamında kalmasıdır; yoksa Risale-i Nur'a akıllı ve zeki bir muhatap olmanın reddedilmesiyle, cehaletin ödüllendirilmesi olamaz.

İlginçtir, Konferans'ta Zübeyir Gündüzalp, Risale-i Nur'un pozitivizmi–isbatiyeciliği– esas ittihaz ettiğini belirtir. Dogmatik-selefî bir bakış açısıyla Risale-i Nur'a muhatap olanlar, belki de "pozitivist" nitelemesini "pozitif" olarak idrak edeceklerdir. Oysa ki pozitivizm, tam da Bediüzzaman'ın "Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür" sözleriyle ifade ettiği maddeci bir cereyandır. Burada şu noktayı hatırlamakta yarar var: Pozitivizmin mezkur dar anlamının yanısıra, 19'cu yüzyıl sonu ve 20'ci yüzyıl başlarında yaygın bir kullanıma sahip olan geniş bir anlamı da vardır. Geniş anlamıyla pozitivizm, tekevvünatı vakıa(olgu)lara dayalı olarak açıklamak anlamına gelir. Dolayısıyla Zübeyir Gündüzalp'in bu ifadesini, pozitivizmin geniş anlamına gönderme yaptığı şeklinde anlamak yerinde olur. Bu açıdan Risale-i Nur'daki pozitivist yaklaşımın, esas itibariyle mütekaddim ulema ve sufi geleneğinden farklı olarak, tekevvünatın "mülk" cihetini doğru anlama ve idrak etmede aklın fonksiyonelliğinin kabul edilmesine dayandığı söylenebilir.

III. NASSIN MUTLAKLIĞI, İÇTİHADIN İZAFîLİĞİ VE RİSALE-İ NUR'A İLTİZAMIN MAHİYETİ

1. Nassın Mutlaklığı, İçtihadın İzafiliği

İslam'ın değişmezleri(zaruriyat-ı diniyye) esas itibariyle Kuran ve sahih sünnet'ten ibarettir. Fıkıh mezhepleri bu açıdan mezhebî nisbiliğe dayalı içtihatları temsil ederler. Bu yüzden, mezhep imamları hiçbir zaman kendi içtihatlarını "genel doğru" olarak sunmamışlar, hatta insanları kendi içtihatlarına davet etme gayreti içine bile girmemişlerdir. İmam Ahmed b. Hanbel'e nisbet edilen şu söz, içtihadın sübjektif karakterini veciz bir şekilde anlatır: "Benim fikrim doğru ihtimali olan bir yanlıştır. Sizin fikriniz yanlış ihtimali olan bir doğrudur."

Buna rağmen, Bediüzzaman'ın "fikren kurun-u vustadan kalanlar" olarak nitelediği kişiler, her zaman kendi doğrularını objektif, genellenebilir, "mutlak doğrular" haline dönüştürme eğilimi içinde olmuşlardır. Bu durum "empatiyi", dolayısıyla hoşgörü ortamını boğmakta; kesin inançlılarla dolu bir kavga ortamına vücut vermektedir. İslam tarihindeki ilmi istibdadın en önemli sebeplerinden biri de budur. "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözü, sufi tarikatlarını hakikata giden yollardan biri olmaktan çıkararak hakikatin kendisi haline getirme arzusunun bir ifadesidir. Benzer şekilde, tahkiki imana ancak Nur talebelerinin sahip olabileceğini ileri sürmek de bu tür inhisarcı bir yaklaşımın ürünüdür. Sözün uzunluğu kısalığında olduğu için şu hususu iyi anlamak yeterli olacaktır, sanıyorum: "Her müstaid içtihad edebilir, fakat teşri edemez" (abç). Çünkü "Bir fikre davet cumhur-u ulemanın kabülüne vabestedir. Yoksa davet bidattir, reddedilir."

2. Risale-i Nura İltizamın Mahiyeti

Bediüzzaman ve Risale-i Nura iltizamın şekli de bu çerçevede ciddiyet arzeden bir konudur. Sübjektif otoritenin objektifleştirilmesi ve metin/mesaj yerine şahsın öne çıkarılması bu açıdan öne çıkan iki ana problem olarak görünmektedir. İnsanlar tek tek veya kollektif olarak Bediüzzaman'ı "mutlak" bir mürşid olarak benimseyebilir ya da Risale-i Nur'u "mutlak doğrular manzumesi" olarak görebilir. Ancak bu, "kollektif" olarak benimsenen sübjektif bir doğrudur ve içtihadi karakter taşır. Burada önemli olan nokta, bunun Risale-i Nura bağlanmada sebep değil, sonuç olması gereğidir. Aksi takdirde bu durum, kişilere dayalı hiyerarşik bağlanmanın değişik adlandırmalar altında da olsa yeniden doğmasına yol açar. Oysa, "her çağın bir hükmü vardır" ve modern çağ, şahsi otoritenin taklit ve bağlanma mercii olarak görülmemesini gerektirmektedir. Nitekim, Bediüzzaman hilafeti şahıslar değil kurumlar bazında öngörmüştür. O, modernitenin meydan okumalarına teslim olmamış, ancak moderniteyi veri alarak ona uygun bir cevap oluşturmuştur. Böylece hem reddiyecilik, hem de teslimiyetçiliğin sakıncalarından uzak kalarak, sahih bir Kurani tavır alışın vücut bulmasına vesile olmuştur.

Bediüzzaman'ın düşüncelerinin, Zübeyir Gündüzalp'in kullandığı anlamda isbatiyeci tarzdan bağımsız olarak, Kur'an'dan ve olgulardan hareketle temellendirilme ihtiyacı duyulmadan ve tarihî bağlam,-ki tarihsellikten tam da bunu kastediyorum- bütünüyle gözardı edilerek sübjektif yorumların da eklenmesiyle mutlak doğrular olarak sunulması,- bu aşkınlığın negatif bir tezahürüdür- Risale-i Nur düşüncesinin skolastik bir karakter kazanmasına yol açar. Buna en başta Bediüzzaman'ın kendisi karşıdır:

... çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip, tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız; bakır çıktı ise çok gıybeti ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

Ama aynı Bediüzzaman, tarihi bağlamın sınırlayıcı çerçevesini aşarak bütün söylediklerini, "zamanın ilcaatıyla" ortaya çıkan tali tashihler dışında, her zaman ve zeminde savunma kararlılığını vurgulamaktan da çekinmez:

Gazetelerde neşrettiğim umum makalatımdaki umum hakaikte nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden , Asr-ı Saadet mahkemesinden adaletname-i Şeriatla davet olunsam, neşrettiğim hakaiki aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa, o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim. Şayet müstakbel tarafından üç yüz sene sonraki tenkidat-ı ukala mahkemesinden tarih celpnamesiyle celp olunsam, yine bu hakikatleri , tevessü ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim. Demek hakikat tahavvül etmez; hakikat haktır.

Üstadlarını "la-yuhti" zannedenlerin hata ettiklerini belirten Bediüzzaman, şahsını öne çıkarmaktan sürekli olarak kaçınır ve Risale-i Nur metinlerini nazara verir. Kendisinin de bir nur talebesi olduğunu ve en fazla bir "üstadlık"ın sözkonusu edilebileceğini belirtir; hatta bunu bile kabul etmek istemez. Otorite mercii olarak "şahıs" yerine "mesaj"ın ikamesiyle de yetinmeyen Bediüzzaman, mesajın kendisinin de "miheng"e vurulduktan sonra kabul veya reddedilmesini ister. Yani, Bediüzzaman ve Risale-i Nur, nazarları tek üstün otorite kaynağı olan Kur'an'a tevcih etmeyi hedefler. Burada Risale-i Nur'un kendisi de bir "araç"tır, bir "vesile"dir. Çünkü mutlak otorite kaynağı ancak Kur'an ve sahih Sünnettir. Şu ifadeler, bunun net bir anlatımıdır:

Ben size nisbeten kardeşim; mürşidlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım. ... Haddinden fazla fevkalade hüsn ü zan ve müfritane alî makam vermek yerine, fevkalade sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lazımdır. Onda terakki etmeliyiz.

Bu genel tesbite, Risale-i Nur etrafında örülen "doğru" yorum tekeli duvarını da eklemek gerekiyor. Her büyük düşünür/aksiyon adamı gibi Bediüzzaman'ın düşünceleri de farklı yorumların konusu olmuştur. Bu kaçınılmazdır. Bu kaçınılmazlıktır ki, islam tarihinde mezhepleri, mezhepler içinde de çeşitli görüşleri doğurmuştur. Köprü dergisinin milliyetçilik özel sayısında, Bediüzzaman'ın "müsbet milliyet(çilik)" kavramının farklı yorumlara konu olması bunun bir örneğidir. Problem Risale-i Nur metinlerinin farklı yorumlara konu olmasından çok, bu metinlerin ancak tek bir doğru kavranışının olabileceğini, bunun da kendi "kavrayışları" olduğunu ileri sürenlerin temsil ettikleri inhisarcı anlayıştır. "Benim yorumum(mesleğim) daha doğru ve isabetlidir" demek birşey, "sadece benim yorumum(mesleğim) doğrudur" demek, daha başka birşeydir ve ihlas ve uhuvvet ilkelerini nakzeder.

Kaldı ki, insanlar "yanlış" yorumlar da geliştirebilirler. Bu durum, hiç kimseye o yorum sahiplerini, deyim yerindeyse, "afaroz" etme hakkını vermemelidir. "Senin doğrun sana, benim doğrum banadır." Hakem, sadece Kur'an ve sahih sünnet ile bunların ışığında geliştirilen ölçülerdir; elbette cemaati ölçüler de buna dahildir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Sen mesleğini ve efkarını hak bildiğin vakit, 'Mesleğim haktır veya daha güzeldir' demeye hakkın var. Fakat 'Yalnız hak benim mesleğimdir' demeye hakkın yoktur." Doğrularını başkalarına da benimsetmek isteyenler için tek yol vardır: ikna yolu. Çünkü, "Medenilere galebe çalmak ikna iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir." "Husumete vakti" olmayan "muhabbet fedailerine" düşen, "Mümin mümine fenalığı için yalnız acır, lütufla ıslahına çalışır" ölçüsünü rehber ittihaz ederek kavl-i leyyinle ikaz ve ikna yolunu ihtiyar etmektir.

IV. AŞKINLIK-TARİHSELLİK İKİLEMİ

1.Yanlış Bir Aşkınlık Kavrayışı

Risale-i Nur metinlerinin telifinde vukua gelen bast-ı zaman bir ikram-ı ilahidir. Ne ilhama mazhar olan kişiye, ne de ilhamın ürünü olan şeye "kudsiyet" atfedilebilir. Bediüzzaman'ın şahsının ve Risale-i Nur metinlerinin bu anlamda kutsallaştırılması bir sapmadır. Bediüzzaman, bunu şöyle ifade eder:

Hemen herkesin dediği gibi, "Hatırıma geldi" yahut "Fikrime geldi", yahut "Fikrime ihtar edildi" gibi tabirleri herkes istimal ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki: "Benim hünerim, benim zekam değil. Sünuhat kabilinden" demektir. Bu da herkesin dediği gibi bir sözdür. Eğer vukufsuz ehl-i vukufun verdiği mana ilham da olsa, hayvanattan tut, ta insanlara, ta melaikelere, ta herkese bir nevi ilhama ve sünuhata mazhar oldukları, ehl-i fen ve ehl-i ilim ittifak etmişler.

Nitekim Bediüzzaman, ifadelerinin anlaşılmadığının söylenmesi üzerine "Ne yapayım, zuhurat böyle" der; ancak yazılanların zuhuratın fikriyle tetabukunun neticesi olduğuna işaret eder.

Bediüzzaman'daki manevi latifelerin inbisat ve inkişaf derecesi, Ona Risale-i Nur gibi muazzam bir esere tercüman olma liyakatini kesbettirmiştir. Bediüzzaman'ın ve Risale-i Nurun kutsallaştırılarak mutlaklaştırılması şeklinde ortaya çıkan bir aşkınlık anlayışı tevhid ve ihlas ilkelerine aykırıdır. Oysa Bediüzzaman'ın bütün çabası bu iki kavram üzerine müessestir. Bu yüzden, yani Nur'daki ihlası korumak için kendisine atfedilen her türlü makamı-bu atıf doğru bile olsa- reddetmekte, bağlanma mercii olarak sadece Risale-i Nur'u göstermektedir. Çünkü, Risale-i Nur'da "konuşan yalnız hakikattir." Yani, ancak bürhan ve delile istinad eden "hakikat" haktır.

2. Tarihselliğin Ürünü Olan Geçişler

Bediüzzaman'ın yazdıkları, içinde yaşadığı dönemin problemleriyle ve hakim gündemiyle paralellik arzeder. Osmanlının son dönemine ittihat ve terakki vurgusu hakim olmuştur. Bediüzzaman'da da bu iki kavramın İslam eksenindeki izahlarına rastlarız. Bu bakımdan Bediüzzaman'ın ittihat fikrinin ittihatçıların "Islamcı" kanadıyla, terakki konusundaki fikrinin Prens Sabahattin'le paralellik arzettiği söylenebilir.

Cumhuriyet döneminde devlete hakim olan güçlerin toplumu dinden arındırma politikaları karşısında, Bediüzzaman bütün mesaisini iman hakikatlerinin izah ve isbatına teksif eder. Bu bakımdan, İslamın devlet dini olduğu İmparatorluktan, dinî olan herşeyin dünyevileştirildiği Cumhuriyete geçiş, beraberinde, Bediüzzaman açısından önemli geçişlere de kaynaklık etmiştir.

Şerif Mardin'in de önemli çalışmasında işaret ettiği bu geçişler arasında, şahıstan mesaja geçiş; siyaset aracılığıyla dine hizmetten toplumsal kanallar aracılığıyla dine hizmete geçiş; maddi terakki anlayışından manevi terakki anlayışına geçiş gibi istihaleler bulunmaktadır. Manevi terakki anlayışına Bediüzzaman şu sözlerle işaret eder:

Şimdiki bataklığa ve manevi tauna sukutun sebebi ise, terakki fikrinden neşet ettiği cihetle, onların hatalarını gösterip, suud ve terakki Müslüman için ancak İslamiyette ve imanlı olduğuna işaret etmektir.

Dini ilimler-müsbet ilimler ayırımından bütüncül bir ilim kavrayışına geçişi ifade eden"Bütün ilimler esma-i ilahiyyenin bir ünvanıdır"anlayışı ve Eski Said-Yeni Said-Üçüncü Said adlandırmalarının işaret ettiği ayırımlar bu geçişlerin diğer tezahürleridir.

Bediüzzaman'ın yazdıkları, konjonktürle ilişkili, ancak onunla sınırlı olmayan, insanlığın ve Müslümanların temel problemleriyle ilişkili meselelerdir. Bu bakımdan hiç eskimeyen, sürekli bir aktüelliğe sahiptir. Çünkü, bütün zamanların en aktüel konusu, fert olarak insanın ve nev olarak insanlığın ebedî hayatı nasıl elde edeceğidir. Risale-i Nur metinleri bu anlamda çağlar ötesine uzanan bir kapsama sahiptir.

V. SONUÇ

Risale-i Nur'un yazıldığı bağlamla sınırlandırılan tefsiri ne kadar adil ve doğru olmayan bir anlamlandırma ise, onu zaman ve zeminden bağımsız, saf "aşkın-mutlak" hakikatler olarak idrak etmek de o oranda yanıltıcı olabilir. Risale-i Nur metinlerinin tarihsel olan, dolayısıyla zaman ve zeminle mukayyed olan vecheleri ile aşkın bir karakter taşıyan veçhelerini ayırdetme ve tarihsel vecheleri, Risale-i Nur'un sağladığı esma-i hüsnaya dayalı bakış açısının ışığında değişen şartlara uyarlama cehdi, Risale-i Nur talebesi olma mazhariyetinin kaçınılmaz bir gereği olarak görülmelidir.

Hakaik-i aliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş; başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile ihtiyaç kalmış.... Vazifemiz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve talimle, ... ve Risale-i Nur'u tanzim ve tertip ve tefsir ve tashihle devam edecek.

Risale-i Nur'un samimi, halis şakirtlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevi, size baki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.

  10.4.2001

© 2015 karakalem.net, Refik Yıldızer