BİLGİ EN BÜYÜK KERAMETTİR

Mona İslam

“Evet, velayetin kerameti olduğu gibi, niyet-i halisanın dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus, lillah için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde;ciddi samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hatta şöyle bir cemaatin şahs-ı manevisi bir veliyy-i kamil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur” Risale-i Nur, Mektubat, 28. Mektup, Yedinci Mesele, İkinci İşaret.

FÜTUHAT-I MEKKİYE’nin Sekizinci cildinde Yüzonaltıncı kısımda kerametlerden ve mahiyetlerinden söz edilir. Şöyle söyler İbni Arabi:

“Allah sana yardım etsin, bilmelisin ki, Hak’tan keramet, Onun el Birr isminden, iyi kulları (ebrar) için uygun bir karşılık olarak gerçekleşir. Çünkü münasebet onu gerektirir. Gerçi kerametin üzerinde gözüktüğü kimsenin bir talebi olmayabilir.

Kermatler ikiye ayrılır: Duyusal ve manevi kerametler. Sıradan insanlar, kerameti düşünceyi okumak, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanda bilinmeyenleri bildirmek, su üzerinde yürümek, havayı yarmak, yeri dürmek, gözlere görünmemek, duaya hemen karşılık vermek gibi duyusal tarzda anlarlar. Başka bir ifadeyle sıradan insanlar, kerametleri böyle sayar. Manevi kerametleri ise Allahın seçkin kulları tanır ve bilir, sıradan insanlar bilemez. Manevi kerametler, şeriat adabının korunması, güzel ahlakı yerine getirmeye ve kötü ahlaktan uzaklaşmaya muvaffakiyet, genel olarak vakitlerde farzları yerine getirmek, hayırlara koşmak, insanlara karşı kin ve nefreti gönlünden çıkarmak, haset ve kötü zandan kalbi temizlemek,kalbi bütün kötülüklerden arındırarak, her nefes murakabeyle onu süslemek, Allah’ın haklarını kendinde ve eşyada gözetmek, Rabbinin kalbindeki eserlerini gözetmek, çıkarken ve girerken nefesleri gözetmektir. Kendisine gelirken onları edeple karşıladığı gibi, onlara (Hakkın karşısında olduğunun bilinci anlamındaki) ‘huzur’ elbisesi giydirilir. Bütün bunlar, bize göre, aldatma ve tuzağın giremediği velilerin manevi kerametleridir. Aksine bunlar, sözleri tutmanın, niyetin doğruluğunun, dilek gerçekleşmediğinde ve nahoş bulunan bir iş ortaya çıktığında, kaza ve kadere rızanın delilidir. Bu kerametlerde insana sadece Allah’a yakın melekler ve Onun seçilmiş hayırlı ehli ortak olabilir”

Her biri üzerinde uzun uzun düşünülmeye, izah edilmeye, tafsil ile beyan edilmeye değer bu cümlelerin beni çok etkilediğini belirtmeliyim. İbni Arabi kerametle ilgili genel anlayışı inkar etmemekle birlikte, bunun üstünde bir keramet anlayışına nazarımızı çeviriyor. Bu da bize Üstadın niyet-i halisanın, samimiyetin, uhuvvetle tesanüdün kerameti derken neyi kastettiğini bir derece izah ve tafsil ediyor. Muhakkiklerin birbirlerini tafsil ve izah etmeleri, hakikate birinin bıraktığı yerden diğerinin devam edebilmesi, sözün ondan ona geçince hiç sakıt olmaması muhteşem. Bu hepsini bir koro şefi gibi söylettirenin Mütekellim olduğunu apaçık gösteriyor.

İbni Arabi nazarımıza ibadet-ü taatta devam, şeriatın adabında titizlik, ahlak-ı hasene, insan ilişkilerindeki muhabbet ve güzellik gibi meselelerin bir tür keramet oluşunu getiriyor. Yani bu meseleler Allahın ikramı olmadan asla gerçekleşmeyecek, aslına bakılırsa harikulade, ve takat yetirilmeyecek işler. Biz kendi kendimize bunları yapmıyoruz, bunları yapabiliyorsak bilmeliyiz ki bu suda yürümek geçmişi ve geleceği bilmek, düşünceleri okumak kadar olağan üstü(hatta daha fazla çünkü bunun daha üstün bir keramet olduğu vurgulanmış)ve hayret verici şeyler olduğunu gözümüze gösteriyor. Bu ikramın ancak ve ancak mukarreb melekler ve ehlullahta olacağını belirtiyor. Biz de bunlardan nasipdar olduğumuz ölçüde mukarreb meleklerle ve ehlullahla ortaklaşıyoruz.

Şöyle devam ediyor Arabi:

“Sıradan insanların bildiğini söylediğimiz kerametlerin hepsinde gizli bir tuzak olabilir. Onları ‘keramet’ saydığımızda(bakın sayılmayacağını bile ima ediyor, uçana, suda yürüyene itimad etmeyin gibi bir imada bulunuyor), bir istikametin neticesi olmaları veya istikametin onları ortaya çıkartması gerekir. Aksi halde keramet olamazlar.(Bu insanlar sırat-ı müstakim ehli midir? Değillerse zuhur eden şey keramet değildir, şayet öyleyse de tehlikededirler, bu bir imtihandır deniliyor) Keramet istikametin neticesiyse Allah onu amelin payı ve fiilin karşılığı yapmıştır.(Nasıl da ‘Ahiret meyvelerini bu dünyada yemek’ benzetmesiyle Üstadı hatırlatıyor)Keramet fiilden önceyse, seni ondan dolayı Allah hesaba çekebilir.

Sözü geçen manevi kerametlere gelirsek, onlarda belirttiğimiz tuzak yoktur, çünkü bilgi onlara eşlik eder. Bilginin gücü ve değeri, tuzağın keramete girmemesini sağlar. Çünkü şer’i sınırlar ‘ilahi aldatma’ için konulmuş tuzak değildir, onlar, mutluluğa ulaşmadaki açık yollardır. Bilgi seni amelin nedeniyle övünmekten korur. Çünkü bilginin değeri seni kullanmasıdır.Seni kullandığında ise, amelinden seni soyutlayarak o ameli Allah’a izafe eder,senden ortaya çıkan itaat veya Allah’ın sınırlarını korumanın (kendinden dolayı değil) Allah’ın tevfik ve hidayetiyle gerçekleştiğini sana öğretir. Sıradan insanların kerametlerinden biri ortaya çıktığında bilgili insan, bundan Allah’a sığınır ve alışkanlıklar vasıtasıyla böyle kerametlerden gizlenmek ister-bilgiden başka- parmakla gösterilecek şekilde sıradan insanlardan ayrışacağı bir özelliğin kalmamasını diler. Çünkü bilgi istenilen şeydir ve bütün yararlar onun sayesinde gerçekleşir. Bilgisiyle amel etmese bile ‘Bilenler ile bilmeyenler eşit değildir.’ Öyleyse bilenler, (gerçek ile yanlışı) karıştırmazlar. Allah’ın kullarına yönelik kerameti, Hakk’ın onlardaki yüzünü göremedikleri için , yaratıklardan ve kendilerinden soyutlanarak, Allah’a yönelenler için gerçekleşir.

Allah’ın onlara ihsan ettiği en büyük keramet bilhassa bilgidir, çünkü dünya, bilginin yeridir. Bunun dışındaki harikulade olaylara gelirsek, dünya onların yeri değildir. Öyle birşeyin keramet olması, Allah’ın bildirmesiyle mümkündür, yoksa kendisi nedeniyle keramet olamaz. Bir şey Allah’ın bildirmesiyle keramet ise, buradaki keramet de, bilgi demektir. O halde Hakkın kullarına dönük kerameti onlara ihsan ettiği bilgidir.”

Burada bilginin keramet boyutunda algılandığını, insan ediminden çıkarıldığını görüyoruz. Bu da bize ‘bilgi mümkün müdür?’ gibi büyük bir felsefi sorunun cevabını veriyor. Bilgi insan kendi kendine çabalarsa mümkün değildir, çünkü bilgi keramettir, hatta en büyük keramettir, dolayısıyla ancak Hakk’ın ikramı olursa elde edilir. Bu dünya bilgi yeridir. Bütün ibadet-ü taatımız, bütün ahlak-ı hasenemiz o bilgiyi elde etmek içindir. O bilgi, Allah’ın bilgisidir, marifet-i ilahidir. Yaradılışımızın gaye-i yeganesidir. Allah bizi Onu bilelim diye yarattı. Bizi meleklerden üstün kılan şey de bilgidir.

Bir başka meselede İbni Arabi açıkça belirtir: “Melekler Allah’a ibadette bizden üstündür, biz ise bilgide onlardan üstünüz” Bu bize açık bir gaye vermektedir. Hayatımızı yönelteceğimiz bu gaye, bizi Allah’ı bilmeye, ve nihayetinde inşallah Allah’ı görmeye götürecektir.

“Allah ilmimizi arttırsın. Zira hiç birşeyin nihayetsiz artışı istenmez, bilgi müstesna.”

  30.1.2012

© 2015 karakalem.net, Mona İslam