Ateş ve yaz sıcağı

Hasan Güneş

YAZIN KAVURUCU SICAĞI YAKMAYA DEVAM ediyor. Bir taraftan, ilim adamlarının ifade ettiği gibi, küresel ısınma ve yeryüzünün gittikçe hızlanan çölleşmesi; diğer taraftan insanoğlunun ekseriyetinin kendisine verilen bir çok emanette olduğu gibi tabiatı ve çevreyi suiistimal ederek, israf ederek heder edişi; çölleşen yeryüzü ile birlikte bir gidişi ve büyük bir hakikatın ucunu haber veriyor.

Kavurucu sıcağa çağlar boyunca dayanan yeryüzünün yeşil bitki örtüsü, kim bilir belki de Kehf sûresindeki “Şüphesiz biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak yapacağız.” âyeti ile gelmekte olan bir emre boyun eğmeye hazırlanıyor ve yaklaşmakta olan kıyametin haberini veriyor.

Evet yazın yakıcı sıcağı büyük bir hakikatın küçük bir ucu; tahrib olan çevre ve değişen iklim ise “o gün başka bir arza” dönüşecek olan dehşetli günün ilk işaretleri ve büyük bir yolculuğun küçük birer merhalesidir. Birinci Mektub'ta bahsedildiği gibi bir hadîs-i şerifte: “Yazın şiddetli harareti Cehennem sıcağındandır” denilerek bu büyük hakikata dikkat çekilmiştir.

İşaratü'l İ'caz'da şöyle bir ifade geçer: “Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istilâ etmiş pek büyük bir unsurdur.” Gerçekten de şu azim kâinata bakacak olursak varlık aleminin büyük ekseriyetinin ateş oluğu göze çarpar. Ucunu bucağını henüz keşfedemediğimiz gökyüzünde, cehennemî patlamalarla değişen ve dönüşen ve korkunç hızlarla tayin edilen rotada uçan gök cisimlerinden, yer küre gibi ateş küresi olmayan neredeyse iki elin parmakları kadar azdır. Geri kalanı yerküreden milyonlarca kat büyüklükteki dev ateş kütleleridir. Onların ateşleri o kadar şiddetlidir ki; milyonlarca kilometre uzaktan gece-gündüz değişimindeki korumaya rağmen bu kadar yakıcı olan güneşin ateşi bile o yıldızlar ve sistemlerin ateşi yanında sönük kalır. Her birindeki anlık faaliyetler bile milyonlarca nükleer bombadan daha fazla enerji açığa çıkarır. Küçük birer cehennem misali yıldızlar tepemizde; “cehennem gözetleyip durur” âyetinde olduğu gibi; yer ve gök sakinlerini ateşpare gözleriyle izler durur.

Malum, üzerinde yaşadığımız yerkürenin ince bir yerkabuğu hariç o da cehennemî bir ateş kütlesidir. Yani altımız ateş, üstümüz ateş! Maalesef insanoğlunun ekseriyeti hayatlarının, iki ateş arasındaki bir toprağın kavgasını vermekle geçtiğinden gâfil.

Şu kurduğumuz ve kavgasını verdiğimiz medeniyetler, hiç ölmeyecekmiş gibi inşa ettiğimiz dünyalar, gezip tozduğumuz mekanlar; hepsi korkunç bir ateşin üstüne serilmiş; meyveye nispeten kabuğu hükmündeki bir örtünün üzerinde olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Yunus Emre'nin “Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir/ Varıp onun üstüne evler yapasım gelir” misali, biz daha bu dünyada ateş kürenin üzerine dünyalar kurmuşuz, fakat farkında değiliz! Sonunda sırat köprüsü ve en nihayetinde de cennet ve cehennem olan yolculuğumuz neredeyse bu dünyada da sırat köprüsü gibi. Öyleyse hak ve hakikata karşı ne kadar “kıldan ince”, zulüm ve zulümata karşı ne kadar “kılıçtan keskinceyiz” yada her bir hata ve her bir yanlış adımın bir cehennem çukuruna yuvarlanmakla sonuçlandığı bir dünyada adımlarımıza ne kadar dikkat ediyoruz, kendimizi ciddî bir şekilde sorgulamalıyız. Sırat gibi keskin bir yol üzerine yapılacak evler elbette Yunus'un ifade ettiği gibi “eğri odunun girmediği” dergahlar nevinden olmalı. Şüphesiz biz canlılar ateşler içindeki bir kâinatta, Cenab-ı Hakkın değerli birer misafiriyiz ve onun merhametiyle mücizevî bir tarzda korunuyoruz. Tıpkı Hz. İbrahim (a.s.) misali. Ateşe atıldığı zaman Âlemlerin Rabbi "Ey ateş! Serin ve selametli ol!" diye emrettiğinde, o cehennemî ateş boyun eğerek fıtratının aksine, yakmamış, ona küçük fakat güzel bir mekan haline dönüşmüştür. Bir rivayete göre ateş etrafta bütün dehşetiyle yanarken, Hz. İbrahim'in (a.s.) olduğu bölgede güller açmış, orada yedi gün kalmıştır. O dünya günü ile, insanoğlu da belki semavat günüyle misafir olarak kaldıktan sonra buradan göçüp gidecektir. Önemli olan misafirliğin gereğini yapmak ve misafirhane sahibini razı etmektir.

Belki de Hz. Âdem (a.s.) ve Hz. Havva, yeryüzüne gönderildiğinde; ateşler içindeki koca kâinatta yemyeşil bir bitki örtüsü ve içinde rengarenk çiçeklerin olduğu bir mekana ayak basmanın ürperti ve sevincini birlikte yaşıyordu. Hakikaten, hem Hz. Âdem (a.s.), hem de biz; ateşe atılan Hz. İbrahim'den (a.s.) çok farklı durumda değiliz; bize de tıpkı onunki gibi; kâinatın her tarafına dal budak salmış ateş unsuru içinde küçük bir mekan ayrılmış, yani yerin ve göğün rabbinin emriyle serin ve selametli olmuştur. Hz. İbrahim'in (a.s.) atıldığı ateşe nisbeti ile, bizim kâinat içindeki şimdilik bilinen tek yeşil bitki örtüsüne sahip, yaşanır mekan olan yerkürenin ve yerkabuğunun oranı çok da farklı değil, belki de hakikate bakıldığında, âhiret hayatı da dikkate alındığında, biz daha da dehşetli bir durumdayız. Öyleyse Hz. İbrahim (a.s.) gibi rabbimize sığınıp, teslim olmalıyız.

Neredeyse gölgesinin gölgesi olan “yaz sıcağına” karşı tedbir alan ve gölge arayan insanoğlu, elbette aklı varsa bütün ateşlerin aslı, esası ve nihayeti olan cehenneme karşı da hakikî bir tedbir, hakikî bir sığınak ve hakikî bir gölge arayacaktır. Cenab-ı Hakkın, merhametlilerin en merhametlisi olduğunu unutmamak gerekiyor. Hz. Âdem'i (a.s.) ve neslini dev ateş kütleleri içindeki yeryüzü cennetine iskan eden ve Hz. İbrahim'in (a.s.) atıldığı ateşi, bir gül bahçesine çeviren Âlemlerin Rabbi, elbette kendisine sığınanları cehennem ateşinden muhafaza edecek ve onlara dünya genişliğinde ebedî birer cennet verecektir.

  6.8.2008

© 2015 karakalem.net, Hasan Güneş