Füsus ve nüsus

Metin Karabaşoğlu

BİR ELEŞTİRİ GELENEĞİNİN YERLEŞMİŞ OLMAMASINI, bu topraklarda yaşayan insanların başına gelmiş en büyük talihsizliklerden biri olarak görürüm. Bu durum, farklı renklere ve farklı tonlara aman vermeyen bir siyah-beyaz iklimine götürüyor bizi. Bu iklimde bir anda kahraman olmak da kolay, bir anda hain olmak da. Bir söz ile dost olmak da mümkün, düşman olmak da. Eleştiri, alıştırıldığımız tekçi düşünce kalıbı içinde, kanımıza dokunuyor nedense. Farklı düşünce, içimizi titretiyor. En ufak bir farklı tını ulusalcı iseniz ‘millî birlik ve bütünlüğe,’ dindar iseniz ‘cemaatî birlik ve bütünlüğe,’ bir ‘sınıf bilinci’ içerisinde tanımlanan bir kişi iseniz ait olduğunuz sınıfın ‘amacına ve konumuna’ tehdit olarak olarak algılanabiliyor.

Hemen belirtelim, bu tekçi anlayış bir ikiyüzlülüğü öğretiyor, hatta neredeyse emrediyor insanlara. Arkadan konuşmak ayıp değil; mertlik problem üretiyor. ‘Söylenmek’te beis yok, ‘söylemek’ kötü.

Bu hengâmede en ziyade yürek yaralayan husus ise, tekçi anlayışın kaçınılmaz tezahürleri olan ‘siyah-beyaz,’ ‘hep-hiç’ mantığı içerisinde, nice hakkâniyetli, âdil ve şefkat yüklü eleştiri ve özeleştirinin hak etmediği bir kutuplaşma içinde değerlendirilmesi. Bir noktada filan eğilimi eleştirdiniz; o eğilimin düşmanısınız. Bir noktada filan kişinin yaklaşımını doğru buldunuz; siz o kişinin sempatizanısınız. Ya öylesiniz, ya böyle. Ya çok iyi, ya çok kötü. Ya kahraman, ya hain. Ya bizden, ya onlardan.

Bu tablodur ki, matbuat âleminde yazdıklarımın yanında hususî bir günlük de tuttuğum yirmi yıl öncesinde bir gün, “Hem zeki, hem de şefkatli olmak zor iş” diye yazdırmıştır günlüğüme. Zekavetsiz şefkat de kolay, şefkatsiz zekavet de. Ama bir tarafta zekâvet bir farkındalığı, bir tefrik ve temyizi, beraberinde bir ‘tezkiye’ çabasını gerektiriyor; öte tarafta şefkat ‘yanlış fikir’ ile ‘yanlış fikrin sahibi’ arasında bir ayrıma sizi davet ediyor, üstelik yanlış fikir veya uygulamayı dahi birkaç yazı önce Bediüzzaman’dan atıfla belirttiğim üzere ‘nur-u kalb ve nur-u fikrin’ buluşmasıyla ‘tahrip etmeden tamir’i mümkün kılan bir üslub tutturmayı.

Gelin görün ki, bu konuda ne derece gayret sarfederseniz edin, peşin hükümlüler için yeriniz belli. Hep övmüyorsanız, onlardan değilsiniz. Bir yerde onu, bir yerde bunu takdir ediyorsanız, makbul değilsiniz.

Üstelik bu, sadece ‘yaşayanlar’ veya el’an ‘yaşananlar’ için geçerli değil. Geçmişe dönük olarak da bu böyle. Bir insanı eksiği ve fazlasıyla, hatasını ve sevabını bilerek sevmeniz günah gibi görülüyor âdeta! Seviyorsanız, hatasız görmeniz gerek; hata görüyorsanız, sevmiyorsunuz!

Kur’ân’ın âyetleri üzerine tefekkürde mazinin mirasından da istifade niyetiyle tefsirleri okurken; ilm-i hadisten fıkha, tarihten tasavvufa dün Allah için ortaya konulan emeklerden vaktimin müsaade ettiği kadarıyla istifade etmeye çalışırken gördüğüm genişlik, bu sebepten de sarsıyor beni. Zamanın aşındırıcılığına meydan okuyup bugün de istifade edilen eserler ortaya koyabilmiş insanların, hem farklı düşünceyle yüzleşebilen hem de kendi düşüncesini farklı da olsa ifade etmekten çekinmeyen bir edebe sahip olduklarını görmek, bugün yaşanan düşünce ve anlayış fukaralığının sebebini kavrama noktasında da bana yardım ediyor. Görüyorum ki, meselâ bir Râzî için meselâ Mu’tezilî müfessir Zemahşerî bir ‘düşman’ değil. Çoğu yerde farklı düşünüyorlar, ama bir ‘emeğe ve düşünceye saygı’ da görüyor insan, bir adaletli bakışı da. Razi için Zemahşerî ‘ya gökte, ya yerin dibinde’ biri değil.

Bu meyanda, ‘mistisizmin’ dünyanın her yerinde yükseliş trendine girmesinin rüzgârından da beslenerek bu topraklarda tasavvufun yeniden yükselişi hengâmında ismi neredeyse ‘dokunulmazlar’ arasına yazılmış Muhyiddin İbn Arabî’ye ‘dokunduran’ satırları İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ında bulduğumda, nedense rahatladım. Birileri ‘Şeyh-i Ekber’ derken, birilerinin akıl almaz bir husumetle ‘Şeyh-i Ekfer’ diye karalamaya yeltenebildiği bir büyük sima, İbn Arabî. Ama açtığı yol hususî, hele bu zamanda daha da öyle. Nitekim, Bediüzzaman Said Nursî gibi isimlerin “Her hâdi zât muhdî olamaz” gibi adaletli bir tahlilin refakatinde, ‘vahdet-i vücud’ yolunun her zaman için ama bilhassa bu zaman için ‘problemleri’ne dikkat çektiğini görüyoruz. Gelin görün ki, bu yüzden, Bediüzzaman’a tepeden bakanlara da rastlıyoruz. Muhyiddin-i Arabî’yi ‘Şeyh-i Ekber’ edinmeniz bekleniyor zira. Kimileri de, ‘Şeyh-i Ekfer’ gibi bir çirkinliğe asla müsaade etmediğiniz için size soğuk...

Bizim gibi insanların bu noktada sergilediği duruşun ‘pro’lar ve ‘anti’ler için hiçbir anlamı yok zaten. Bediüzzaman gibi bir isme dahi bu noktada tepeden bakabilenler nezdinde, bizim ne hükmümüz olabilir? Ama İmam-ı Rabbanî gibi ‘müceddid-i elf-i sâni’ olabilmiş bir büyük ismin eserinde bu noktada bir eleştiri görünce, bu yüzden, evet, sevindim.

Sevindim; çünkü, tasavvufun saf materyalist bir yaşama modelinin imkânsızlığının ortaya çıktığı şu postmodern dünyada mistisizmin küresel yükselişi hengâmında bir ‘şeriatsız maneviyat’ arayışına âlet edilebilmesi ihtimali uykularımı kaçırıyor. Yerel ve küresel muktedirler karşısında edilgen, ama iç dünyası ‘maneviyata’ açık kişiliklerin; kalbi ‘Allah sevgisiyle’ dolu ama muktedirlerin hoşuna gitmeyen emir ve nehiyler konusunda ‘extra large’ kişilerin varlığına bizatihî şahit olmak, endişemi bir kat daha arttırıyor.

Yanlış anlaşılmasın; tasavvuf düşmanı değilim, olamam da. Hele İmam Gazalî gibi sünnet-merkezli tasavvufunu, hele Horasan dervişlerinin ‘kurumsallaşmamış’ sufiliğini çok ama çok değerli buluyorum. Muhyiddin-i Arabî gibi, Mevlânâ Celâleddin gibi bugün kimilerince ‘şeriatsız maneviyat’ arayışına âlet edilmek istenen insanların da hayatlarını asla böyle yaşamadıklarını adım gibi biliyorum.

Ama gelin görün ki, böyle bir tehlike de mevcut. Gazalî gibi, Şâh-ı Nakşibend gibi, Abdülkâdir-i Geylânî gibi isimlerin ortaya koyduğu eserler şeriat ve sünnet-i seniyye üzerindeki daha aşikâr vurgularıyla bu yolda ‘kullanım’a müsait değil; ama ‘vahdet-i vücud’ çizgisi içinde ortaya konulmuş eserler için bu ‘kullanım’ tehlikesi ortada gözüküyor.

Ki bu, bugün için geçerli olduğu gibi, dün de geçerli olmuş; olabilmiş. İşte o yüzden, vahdet-i vücud mesleği üzerinden dile getirilmiş şatahatlı bir söze cevaben yazdığı mektubunda, bu söz doğrudan İbn Arabî’ye ait olmadığı halde, İbn Arabî’ye ‘dokundurarak’ cevap veriyor İmam-ı Rabbanî. İşte Mektubat-ı Rabbanî’nin 100. mektubundaki satırlar: “Bizim Füsus’a değil, nüsusa tutunmamız gerekir. Fütuhat-ı Medeniye, bizim için, Fütuhat-ı Mekkiye’den daha yeterlidir.”

İmam-ı Rabbanî’nin Füsus’tan kasdı, Muhyiddin-i Arabî’nin eseri Füsusu’l-Hikem. Nüsus ise, doğrudan ‘nass’lara atıfta bulunuyor. Kur’ân-ı Hakîm’in âyetlerine ve Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselamın bir resûl olarak ferman buyurduğu sözlere yani. Fütuhat-ı Mekkiye de, İbn Arabî’nin diğer büyük eseri. Fütuhat-ı Medeniye’den kasdolunan ise, Yesrib’i el-Medînetü’n-nebî’ye dönüştüren Peygamber aleyhissalâtu vesselamın sünnet-i seniyyesi.

Özetle, tasavvuf yolunda veya değil, mü’minler için asıl mihveri, ekseni, mihengi ortaya koyuyor İmam-ı Rabbânî. Füsus’taki hususî tecrübe değil; nass’lar; Fütuhat-ı Mekkiye’deki bâtınî sırlar değil, Peygamberin herkesin gözü önünde yaşanıp kaydedilmiş sünneti...

Kur’ân ve sünnet...

Dikkatimizin yoğunlaştığı yer burası olmalı. Kişileri değerlendirme ölçümüz de.

Küresel ‘dinsiz tin’ dalgasının İslâm topraklarındaki izdüşümü olarak gelişme istidadı gösteren ‘şeriatsız maneviyat’a karşı dalgakıran olabilmemiz için, bu ölçüye ihtiyacımız var...

Füsus değil, nüsus.

‘Fütuhat-ı Mekkiye’nın bâtınî sırları değil; ‘Fütuhat-ı Medeniye’ sahibi kudsî nebînin herkesin gözü önünde yaşanmış en güzel örnekliği...

  17.12.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu