Üç velâyet

Metin Karabaşoğlu

RİSALE-İ NUR MÜELLİFİNİN MEKTUBAT’TAKİ ÜÇ velâyet ayrımı, özellikle de ikincisi, Risale-i Nur okuyanlar için ‘kapalı’ kalan hususlar arasındadır. Bu ayrımda ‘velâyet-i suğra’yı bildiğimiz velâyet, yani ehl-i tasavvufun yolu; ‘velâyet-i kübra’yı ise sahabe mesleği olarak açıklamak, Risale-i Nur’un bütününe bakarak mümkündür ve doğrudur ama, ortadaki ‘velâyet-i vustâ’nın tarifi bir türlü açılmaz zihnimizde. Küçük velâyet ile büyük velâyet arasında ‘orta velâyet,’ bir sır, bir müphemiyet olarak kalır bizim için.

Bediüzzaman’ın Kur’ân’a talebelik yolunda üstadlarından İmam-ı Rabbanî’nin hayatına ve seyr-i sülûkuna dair tahlilini düşündüğümde zihnimde çözülen bir sırdır bu benim için. Risale-i Nur müellifinin Eski Said’in Yeni Said’e dönüştüğü süreçte İmam-ı Rabbanî’nin “Mirza Bediüzzaman’a” hitapla yazılmış mektubundaki “Tevhid-i kıble et; kıbleni birle. Bir mahalde olanı her yerde bulabilirsin, mahalden mahale dolaşanı ise hiçbir yerde bulamazsın” sözünün hususî bir yeri vardır; bunu, bizatihî Bediüzzaman anlatır. Bu söz üzerine, ‘üstadlarının üstadı’ olarak Kur’ân’da ‘tevhid-i kıble’ eder Bediüzzaman. “Yirmidördüncü Söz”de ‘reşha’ sembolizmiyle tarif ettiği ‘veraset-i nübüvvet’ mührünü taşıyan ‘velâyet-i kübra’ mesleğine böylece avdet eder.

Bediüzzaman’ın bu dönüşümü, bir açıdan, onun bizatihî İmam-ı Rabbanî’de gördüğü bir dönüşümü insana düşündürür. Bediüzzaman’ın belirttiğine göre, İmam-ı Rabbanî’nin seyr-i sülûkunu üç aşamada açıklamak gerekir. İmam-ı Rabbanî’nin çıktığı birinci basamak, ‘vahdet-i vücud’ mesleğidir. Bir süre bu meslek üzere seyr-i sülûk eden büyük imam, sonra bu mesleği bırakarak vahdeti’ş-şuhud mesleğine yönelmiştir. Tasavvuf dairesi içindeki bu iki meslek, ilk anda aralarında çok da büyük fark olmayan iki meslek olarak görünür ama; Bediüzzaman’a göre, “Lâ mevcuda illâ hu” ile “Lâ meşhude illâ hu” arasındaki fark, ciddi ve büyük bir farktır. İlkinde insanın karşısına çıkması muhtemel vartalar, ikincisinde büyük ölçüde izale olmaktadır.

(Bu çerçevede bir adalet ve hikmet insanı olarak Bediüzzaman’ın vahdet-i vücud mesleğini dahi nazarî ve şuhudî olmak üzere ikiye ayırdığını belirtelim. Nazarî vahdet-i vücud daha da riskli bir alanda durmaktadır; ‘herşeyi Allah’ gören ‘panteizm’le iltibas olunma riski, zevkî ve şuhudî vahdet-i vücuda nisbetle çok daha yüksektir. Bu risk, şu maddecilik asrında bir kat daha yükselmiş haldedir. Sözün kısası, vahdet-i vücud mesleği içerisinde dahi “Allah’tan başka mevcud yoktur” diye bilmenin yol açacağı vartalar, “Allah’tan başka meşhud yoktur” diye görmenin yol açacağı vartalardan çok daha fazla ve büyüktür.)

“Allah’tan başka mevcud yoktur” diyen vahdet-i vücud mesleğine karşılık “Allah’tan başka meşhud yoktur” diyen vahdet-i şuhud mesleği, vücud ile şuhud nüansını içeriyor olması itibarıyla, vahdet-i vücud mesleğinin risklerini büyük ölçüde bertaraf eder. Ama bu meslek de, Bediüzzaman’a göre, sonuç itibarıyla tasavvuf dairesi içerisinde bir seyr-i sülûka işaret etmektedir.

Risale-i Nur müellifi, ‘vahdet-i vücud’dan ‘vahdet-i şuhud’a geçen İmam-ı Rabbanî’nin, daha sonra tabir yerindeyse ‘verâset-i evliyâ’dan ‘verâset-i nübüvvet’e geçtiğini belirtir. Aktardığına göre, bu geçişin bir nişanesi olarak İmam-ı Rabbanî, “Bir tek sünnet-i seniyyeye ittiba noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz adab ve nevâfil-i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir sünnet-i seniyye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır” hükmüne ulaşmıştır.

“Muhakkak budur” dememekle birlikte, kendi namıma, “Beşinci Mektub”daki ‘üç velâyet’ kavramının, İmam-ı Rabbanî’nin yaşadığı sürece denk geldiğini düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki; şuhudî vahdet-i vücud ‘velâyet-i suğra’nın nihayetini gösterirken, vahdet-i şuhud ‘velâyet-i vustâ’ya işaret ediyor; ve sünnet-i seniyyeye ittiba ile ‘verâset-i nübüvvet’ diye de tabir olunan sahabe mesleğine ve kerametsiz ‘velâyet-i kübra’ya ulaşılmış oluyor.

Meseleyi böyle gördüğümde, gerek Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’unu, gerek İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ını, gerek İmam-ı Gazalî’nin İhyâ’sını okurken dünyama taşınanlar arasındaki yakınlığın sırrını daha bir kavrar gibi oluyorum.

Öte yandan, Bediüzzaman’a “Ondokuzuncu Söz” ve “Onbirinci Lem’a”yı yazdıran sırrı, özellikle de “Yirmidördüncü Söz”ün ‘meyve’li son ‘dal’ında ‘şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmı içinde cilveleri intişar eden esmâ-i ilâhiye’ ifadesine yüklenen anlamı böylece biraz daha bariz biçimde kavrıyorum.

Gariptir, marifetullahın anahtarını daha ‘bâtınî’ ve hatta ‘mistik’ süreçlerde arayan anlayışlara inat, Bediüzzaman ‘sünnet-i seniyyeye ittiba’ olarak gösteriyor küllî bir marifetullah yolculuğunun adresini.

İki aydır fırsat buldukça Mektubat-ı Rabbanî’yi okurken gördüğüm de bu; Gazalî’nin İhyâ’sını her okuyuşta gördüğüm de...

Bilvesile, bir son nükteyi aktarmak isterim: Bediüzzaman’ın tasavvufa bakışının özünü veren “Telvihat-ı Tis’a”nın “sekizinci telvih”ine, yukarıda İmam-ı Rabbanî’nin ulaştığı hükmü ‘sadırdan değil, satırdan’ nakletmek üzere şu yazıyı yazarken bir kez daha baktığımda, şaşırdım ve sevindim. Zira, İhyâ’yı okuduğum zamandan beri, Risale-i Nur ve tasavvuf arasındaki ilişki ve gerilim üzerine söz açıldığında “Bediüzzaman’ın çizgisi ile Gazalî’nin İhyâ’da ortaya koyduğu türden ‘sünnet-merkezli’ bir tasavvuf arasında bir gerilim değil muvafakat olduğunu düşünüyorum” diyordum her defasında. Sözkonusu “sekizinci telvih”te gördüm ki, Bediüzzaman, “Bir sünnet-i seniyye, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır” sözünü sadece İmam-ı Rabbanî’ye atıfla sözlemiyor. Bilakis, “Çok Sözler’de isbat edildiği gibi; ve İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkıkîn-i ehl–i tarikat derler ki” diyerek zikrediyor.

Her neyse; biraz dağınık bir yazı oldu, farkındayım. Ama yine de, semeredar bir mütalaa ve müzakerenin muharriki olur diye ümit ediyorum.




Not-1: Buraya kadar yazdıklarımı, İmam-ı Rabbanî’nin bir sözüne giriş için düşünmüştüm aslında. Ama ‘giriş’ uzadı, bu söze dair düşüncelerimiz, Allah nasip ederse, bir sonraki yazıya kalmış oldu.

Not-2: ‘En güzel ayakkabı’ yazısına düştüğümüz notlardan ikincisine dair bir tavzih gelmişti bu notta zikredilen ayakkabının sahibi tarafından. İlgili ayakkabının ‘Louboutin’ imali olmadığı kaydını düşüp bu notumuzu tashih etmemiz gerekiyor. Ama ayakkabının ‘orijinal’ değil ‘taklit’ olmasının, fiyatının ise gazetelerde belirtilenin yarısı kadar olmasının değiştirmediği bir gerçek var. Mü’minler başlarında da, üstlerinde de, ayaklarında da ‘tevazu’ mesajı veren nişaneler taşımalı; tekebbür ve tamah çağrıştıran nesneler değil...

  14.12.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu