Bitirirken...

Metin Karabaşoğlu

RİSALE OKUMALARI’NIN HER ÜÇ KİTABINI okuyanlar, açık yürekli ve açık sözlü biri olduğumu sanırım farketmişlerdir.

Lillahilhamd, hiçbir zaman pembe gözlüklerim olmadı. Ancak, hiçbir zaman, kara gözlükler de takmadım. Bununla birlikte, beyazı beyaz, siyahı siyah görebilme imkânı veren gözler ve saydam gözlüklerle çevreme bakabildim.

Ne var ki, özelde Risale- Nur dairesinde görmeyi istemediğim halde gördüğüm bazı siyah veya gri noktalara açık sözlülükle dikkat çektiğim için, kimilerince ‘simsiyah gözlükleri olan kötümser bir insan’ olarak tanındığımdan da endişe etmekteyim.

Bu bakımdan, bir ‘derleme’ olmanın ötesinde çalışmalara yönelebilmek için en azından ‘şimdilik’ sona ermiş bulunan Risale Okumaları’nın nihayetinde, bir tavzihte bulunmak istedim.

Hemen belirteyim: Allah’ın izniyle, kötümserlik bizim semtimize uğramıyor. Beni yakînen tanıyanların daha açık biçimde gözlemlediği üzere, ortalığa kötümserlik tohumu ekmekten Rabb-ı Rahîm beni heyatım boyunca korumuş bulunuyor.

Ancak, ‘durum tesbiti’ ile kötümserlik birbirine karıştırıldığında, yalnızca bir ‘durum tesbiti’nden ibaret tesbitler, bu karışıklığa duçar insanlar nezdinde bir karamsarlık ve ümitsizlik gerekçesi kılınabiliyor. Nedense, gerçekten var olan bir hastalığın farkına varılması, hatta teşhis edilmesi kimilerini tedirgin ediyor, üzüyor, sarsıyor. “Ne güzel avunup gidiyorduk. Şimdi bu hastalığı görmenin sırası mıydı?” kabilinden itiraz sesleri dahi yükselebiliyor.

Oysa, kendi namıma, bir hastalığı görebilmek, hastalığın varlığından dolayı beni üzse de, ‘görebilmek’ten dolayı sevindiriyor. Çünkü, ancak farkına varılan hastalıklar tedavi edilebiliyor! Görülmediği sürece, hastalık, içten içe yayılmayı ve bünyeyi çökertmeyi sürdürüyor. Görüldüğü anda ise, gerek hastalığa yol açan unsurların bertaraf edilmesi, gerek tedavi için Şâfi-i Kerîm’in kapısının çalınması noktasına geliniyor. Sonuçta, bu çabaların samimiyeti ölçüsünde, şifa da geliyor.

Bu bakımdan, bir meseleyi, bir arızayı, bir hastalığı tesbit eden yazıların ‘karamsarlığa’ değil, tedavi yolunda gayrete ve şifa yönünde bir ümide önsöz olduğunu, öyle mütalaa edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu düşünce sayesindedir ki, Risale-i Nur’un taşıdığı eşsiz potansiyel ile bugün üzerimize ârız olan sönük vaziyet arasındaki zıtlığı görmem, beni üzse bile ümitsizliğe ve karamsarlığa sevketmiyor. Bu tesbitle birlikte, içimi, Risale-i Nur’a hakkını veren bir çalışma ateşinin sardığını hissediyorum. Buna karşılık, “Risale-i Nur her yeri fethetti” gibi vâkıaya uymayan bir iyimserlik taşıyor olsam, biliyorum ki, “Öyleyse fazla çabaya hacet yok. Yan gelip yatabilirsin” rehaveti ruhumu kuşatacak.

Nitekim, görebildiğin kadarıyla, Risale-i Nur dairesi içinde niceleri ‘bilkuvve’yi ‘bilfiil’ olarak gördü. Potansiyelin gücünü şevk ve gayret sebebi değil, tenbellik ve rehavet sebebi kıldı. “Risale herşeye yeter” deyip, hiçbir şeye çalışmadı.

Şimdiki, Risale-i Nur’un hak ettiği mevkide olmadığı umumî hal, işte bu hatamızı gösteriyor—Risale’nin yetersizliğini veya eksikliğini değil.

Bu hal içinde kaderin verdiği hikmetli dersten tam ders alabilsek, sanırım çok şey değişecektir. O zaman ‘bilkuvve’den ‘bilfiil’e çıkılacak; potansiyelin gücü işte o zaman görülecektir.

Risale Okumaları, gerek bu yönde bir ilgiye, gerek Risale-i Nur’a yönelik bir dikkate vesile olabiliyorsa, ne mutlu bize!

  21.11.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu