Mezhep Karşıtlığı Problemi

Abdülhakim Murad

ÜMMETİN GEÇEN BİN YILLIK SÜREDE sergilediği en büyük başarı, hiç şüphesiz, kendi içindeki entellektüel uyumluluğu olmuştur. Hicretin beşinci yüzyılından neredeyse günümüze kadar, ve hanedanların giriştiği mücadelelerin dışa akseden dramatik keyfiyetine rağmen, Sünnî Müslümanlar kendi dinî hoşgörü ve kardeşlik tavırlarını hemen hemen hiç şaşmadan muhafaza etmişlerdir. Bu uzun zaman dilimi boyunca hiçbir büyük din savaşı, ayaklanma ya da zulmün onları parçalayamamış olması, çarpıcı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Dinî hareketler tarihine bakıldığında, bunun alışılmadık bir sonuç olduğu görülür. Normal sosyolojik yaklaşım, Max Weber ve takipçileri tarafından yorumlandığı şekliyle, şöyledir: Dinler başlangıçta müntesipleri arasında bir birlik dönemi yaşarlar, sonra rakip hiyerarşilerin öncülüğünde dozu giderek artan acı bir hizipleşmenin içine sürüklenirler. Hıristiyanlık bunun en bariz örneğini sergilemiştir; ki, Marksizm gibi seküler itikadlar da dahil, başka birçok din de buna ilave edilebilir. Dış görünüşe bakılırsa İslâm’ın bu akıbetten kaçınma kabiliyeti hayret uyandırmakta ve dikkatli bir tahlil gerektirmektedir.

Elbette bunun doğrudan dinî bir açıklaması vardır. İslâm son dindir, ‘son eve dönüş otobüsü’dür, ve bundan dolayı, bu son zaman diliminde ortaya çıkan ölümcül bozulma biçimlerinden ilâhî bir surette korunmaktadır. Abdulvedûd Çelebi’nin ‘manevî entropi’ diye adlandırdığı, bazı hadislerin de olabildiğince desteklediği bir vâkıanın İslâm’ın zuhurundan beri yürürlükte olduğu bir gerçektir. Yine de, Cenab-ı Hak ümmeti gözardı etmemiştir. Daha önceki dinler yumuşak veya sert geçişlerle hizipleşerek başladıkları yerle alâkasız noktalara kaydılar; fakat İslâmî takva, dinin parlak günlerinde vurgulanan birlik anlayışını kalite düşerken de büyük ölçüde muhafaza etmesine imkân verecek mekanizmalarla donatılmıştı. Emîrlerin ve siyasîlerin garip tutumları ne boyutta olursa olsun, Hıristiyanlığın ve başka bazı inanç sistemlerinin de başlangıç safhasında üzerinde taşıdığı bir realite olan iman kardeşliği, ondört asırdan beri, İslâmî vahyin son ve tamamlanmış topluluğu için vazgeçilmez bir düstur olmayı sürdürüyor. Bunun, basit ve üzerinde tartışmaya mahal bırakmayan bir sebebi vardır: Allah bu dini bize Kendisinin son kelâmı olarak vermiştir, ve dolayısıyla, bu din, taşıdığı iman, ibadet ve ahlâk temelleriyle dünyanın sonuna kadar devam edecektir.

Böylesi bir açıklamanın aşikâr bir meziyeti vardır. Fakat, bu umumî kuralın istisnaları olarak tarihimizin ilk safhasında yaşanmış bazı acı hadiseleri açıklamaya hâlâ daha ihtiyacımız var. İmam Tirmizî tarafından rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.) ashabına “Benden sonra yaşayanlarınız, vüs’atli bir ihtilaf görecekler” buyurur. İlk hizipleşmeler şunlardı: Hz. Osman’a (r.a.) karşı girişilen feci isyan hareketi, Hz. Ali (r.a.) ile Talha ve daha sonra Muaviye arasında yaşanan çatışma, Hâricîlerin kanlı katliamları—bütün bunlar neredeyse başlangıç safhasında Müslümanların siyasî bünyesine uyuşmazlık bıçakları sapladılar. Ancak ümmetin alimleri arasındaki kendine özgü aklı başındalık ve birlik aşkı iledir ki—elbette Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle—ilk hizipleşme sancılarının üstesinden gelindi; yine onlar, tarihinin yüzde doksanlık kesitinde ümmetin yüzde doksanını en azından salt dinî bir düzlemde birleştirmiş bulunan güçlü ve uyumlu bir Sünnîlik husule getirdiler.

Uzak geçmişte bizi bölen bu güçleri daha yakından incelemek, modern, gitgide bölünen durumumuzu anlamamıza büyük ölçüde yardımcı olacaktır. Sözkonusu güçler çok sayıda idi, üstelik bazıları çok garipti; fakat içlerinden yalnızca ikisi, dinî ideolojiden beslenen, ve çoğunluğun temsil ettiği akide ve ilme karşı aktif bir isyanı temsil eden kitlesel halk hareketlerine dönüştü. Bunlar, geçerli sebeplere binaen, Hâricîlik ve Şiîlik diye isimlendirildiler. Sünnî İslâm’ın aksine, ikisi de, parçalanmış gruplar ve alt-hareketler açısından hayli üretkendiler; ama yine de, İslâm’da dinî otoritenin kaynağına dair anahtar soru noktasında ümmetin çoğunluğunun temsil ettiği anaakımdan iki büyük sapmayı ifade ediyor olma yeteneklerinden dolayı, hepsi de kabul edilmeleri gayrıkabil muhalefet gelenekleri olarak kaldılar.

İlk halifeler arasında ahlâkî kayma olarak gördükleri şeyle yüzleşen, ve Hz. Ali’nin (r.a.) ölümünden sonra zuhur eden Ali-taraftarları (Şîa), hilafetin veraset yoluyla İmamların birinden diğerine geçmesine hak tanıyan karizmatik bir hilafet anlayışıyla daha evvelki eşitlikçi faraziyelerden ayrılan yeni bir dinî otorite teorisi geliştirdiler. Bu fikrin havarilerin Hz. İsa’ya verasetine dair mistik fikirle—ki, bu mistik veraset anlayışı Kiliseye sonraki nesiller boyu güya Hz. İsa’nın zihninden geçeni okuma gibi eşsiz bir kabiliyet bahşetmiştir—beslenmiş bulunan bazı ilk muhtedilerin Doğu Hıristiyan geçmişlerinden etkilenmiş olup olmadığı sorusunun cevabını araştırmak için burada durmamıza hacet yok. Anlaşılması gereken şey, şudur: Şiîlik, çok sayıdaki biçimiyle, ilk İslâm toplumunda yaygın biçimde hissedilen kesin dinî otorite eksikliğine bir tepki olarak gelişti. Raşid Halifeler devri sona erdiğinde, Emevî sultanları, ‘emîru’l-mü’minîn’ler olarak kendilerinden beklenen hayat tarzından çok fazla dikkat çekici bir şekilde saptılar; ve bu esnada yeni yeni oluşmakta olan ve açık biçimde birbirinden farklı düşünen fıkıh mezhepleri dinî konularda müphemlikten uzak ve güçlü otorite kaynakları olarak henüz yetersiz gözükmekteydiler. Bundan dolayı, Hıristiyanlık-tarzı lâyuhtî (hata yapmayan) bir İmam fikri, dayanılmaz çekiciliğini çoğunlukla korudu.

İmâmiyyenin yükselişine dair bu yorum, Şiîliğin yayılmasındaki ikinci büyük merhaleyi açıklamaya da yardımcı olur. Beşinci asırdaki Sünnî İhyanın başarısından sonra, yani Sünnîliğin en sonunda tamamen tutarlı bir sistem haline gelmiş olduğu görüldüğünde, Şiîlik yavaş yavaş gücünü ve etkisini yitirmeye başladı. Onun İsmailîlik suretinde tezahür eden en güçlü kanadı, Bâtınîlerin Rezaletleri adlı kitabıyla onların gizli öğretilerini mahvedici bir güçle teşhir edip çürüten İmam-ı Gazalî’nin eliyle ağır bir savrulmaya maruz kaldı. Şiîlerin mukadderatındaki bu çözülme, ancak Cengiz Han komutasındaki Moğol istilacıların İslâm’ın merkezî topraklarını istilâ ve talan ettikleri yedinci yüzyıl ortalarından sonra durdurulabildi. Moğolların yürüttüğü şiddetli saldırılar hayal edilemez derecede gaddarca idi; meselâ, rivayete göre, Herat şehrinin yüz bin sakininden yalnızca kırkı dumanı tüten şehrin enkazları arasından sürünerek çıkıp kurtulmuş; yalnızca onlar, Herat’ta yapılan tahribatın boyutlarını müşahede etme imkânı bulmuşlardı. Bu kargaşanın ürettiği şok dalgasının peşisıra, henüz yeni ihtida etmiş Türkmen göçebeler buralara gelip yerleştiler; ki bunlar, şehirlerdeki Sünnî alimlerin öldürülmüş olması dolayısıyla; keza o günkü umumî atmosferin korku, kargaşa ve bir Mehdi’nin geleceği beklentisiyle şekillenmiş olması dolayısıyla, kolaylıkla Şiî akidesinin ifratkâr biçimlerine yöneldiler. Bir zamanlar Sünnîliğe sadakatle bağlı bir ülke olan İran’da Şiîliğin muzafferiyet kazanması, işte bu acılı döneme dayanır.

İslâm’ın ilk dönemindeki öteki büyük muhalefet hareketi, Hâricîlerinkidir. Onlara ‘Hâricîler,’ yani ‘harice çıkanlar,’ ‘ayrılanlar’ denmesi, Muaviye ile olan anlaşmazlığının hakem kararı ile çözümünü kabul ettiğinde Halife Hz. Ali’nin (r.a.) ordusundan ayrılmalarından dolayıdır. Hicretin 38. yılında Nehrevan savaşında İmam Ali’nin aralarından onbinlercesini öldürerek onları mağlup etmesine kadar, Kur’ân’ın “Hüküm yalnızca Allah’ındır” âyetini slogan edinerek, Hz. Ali’ye ve onun birçok önde gelen sahabenin de içinde bulunduğu ordusuna karşı şiddetle mücadele etmişlerdir.

İlk Hâricîler ortadan kaldırıldığı halde, Hâricîliğin kendisi hayatiyetini sürdürdü. Hâricîlik, kendisini formüle ettiği üzere, gerek babadan oğula tevarüs yoluyla liderliği, gerek karizmatik liderlik fikrini toptan reddederek ve mü’minler topluluğunun liderinin kim olacağına dair yegâne kriterin takva olması gerektiğini vurgulayarak, Şiîliğin tam tersi bir mahiyete büründü. Takva ise çok iptidaî bir ölçüyle değerlendiriliyordu: İlk Hâricîler kendilerini dine vakfetmede aşırı sıkılıkları ve herhangi bir Müslümanın bir büyük günah işlemesi durumunda kâfir olacağı şeklindeki sert doktrinleriyle tanındılar. Bu tekfir nosyonu Hûzistan’ın ücra dağlık bölgelerinde kamplaşan Hâricî gruplara Emevî otoritesini kabul etmiş bulunan Müslüman köylerine akınlar düzenleme fırsatını verdi. Bu harekatlarla, Hâricî olmayanlar, mutad biçimde katledildiler, bu da karşılık olarak Haccac b. Yusuf gibi sert Emevî komutanlarının merhametsiz misillemelerini getirdi. Fakat, davalarının muzafferiyet yönünde pek de ümit vaad etmediği apaçık ortada olduğu halde, Hâricî saldırıları devam etti. Halife Hz. Ali, Nehrevan savaşından sağ kurtulan bir Hâricî olan İbn Mülcem’in düzenlediği bir suikastla katledildi. Keza, en muteber Sünen külliyatlarından birisinin yazarı olan hadis alimi İmam en-Nesâî, benzer şekilde, 303/915 yılında Şam’da Hâricî fanatikler tarafından katledildi.

İslâm’ın dördüncü ve beşinci yüzyıllarına kadar, Hâricîlik, tıpkı Şiîlik gibi, Irak ile Orta Asya’da ve nadiren başka bazı yerlerde birçok belirsizliğe sebep oldu. Bu noktada, tarihî bir dönüm noktası ortaya çıktı. Sünnîlik kendisini alimlerin büyük çoğunluğunun üzerinde ittifak ettiği oldukça başarılı detaylı bir sisteme dönüştürmeyi başardı ve bu da düşman hareketlerin cazibesini keskin bir şekilde azalttı.

Olan şey, şuydu: İki aşırı uç olarak mutlak eşitlikçi Hâricîlik ile hiyerarşik Şiîlik arasında vasatı temsil eden Sünnî İslâm, uzunca zamandan beri, kendi otorite anlayışı üzerindeki ihtilaflarla meşguldü. Sünnîler açısından, otorite, tanım gereği, Kur’ân ve Sünnette tarif edilmişti. Fakat Ashâbın ve Tâbiînin göçlerini takiben İslâm dünyasının bir ucundan öbürüne enine boyuna yayılmış muhtelif şekiller ve anlatımlar taşıyan muazzam bir hadis literatürüyle yüzyüze olan Sünnet zaman zaman ciddi yorum problemleriyle karşı karşıya kaldı. Öyle ki, yüzbinlerce hadis rivayetinden oluşan bu büyük veri topluluğunun içinden sahih hadisler incelenerek çıkarıldığı ve de gruplara ayrıldığı halde, birbiriyle, hatta Kur’ân âyetleriyle çeliştiği görülen hadisler vardı. Meselâ, Hâricîlerinki gibi küçük bir hadis külliyatı teşkil ederek bunlardan doğrudan doğruya öğretiler ve kanunlar çıkarmak şeklindeki basit yaklaşımların işlemesinin mümkün olmadığı ortadaydı. Kadıların yalnızca Kur’ân’ın yahut hadis külliyatının ilgili bir sayfasını açarak bir konuda hüküm verebilmesinden dolayı, gözle görünür iç çelişkiler çok fazlaydı ve onlarla ilgili yorumlar çok karmaşıktı.

Değişik vahyedilmiş metinler arasındaki açıkça görünen ihtilafın temelinde yatan sebepler, en mükemmel fotoğrafik hafızalarla donanmış harika dimağlar arasındaki ekseriya aynı kalitede sürdürülegelmiş tartışmalarda, ilk ulema tarafından yakından ve dikkatle tetkik edilmişti. İslâmî hukuk ilminin (usul-i fıkh) büyük kısmı İslâm’ın temel ethos’una sadakati temin edecek bir tarzda böylesi ihtilafları halledebilecek tutarlı mekanizmalar temin etmek üzere geliştirilmişti. Bütün İslâm hukuku kavramlarının en hassas ve karmaşık olanlarından biri olarak teâruz-u edille (delil teşkil eden metinlerin birbiriyle çelişmesi) terimine bütün İslâm hukuku talebeleri aşinadırlar. Ibn Kuteybe gibi ilk alimler bütün kitaplarını bu konuya hasretmeyi kendilerine vazife bildiler.

Usul alimleri başlangıç noktaları olarak vahyedilmiş metinler arasındaki ihtilafların bunların yorumuna dair ihtilaflardan öte birşey olmadığı, ve bunların Şâri’ Teâlâ’nın Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından bize aktarılan mesajının zâtında var olan tutarsızlıkları yansıtıyor olamayacağı faraziyesini, kendileri için bir başlama noktası olarak kabul ettiler. İslâm’ın mesajı Hz. Peygamberin vefatından önce kâmilen nakledilmişti; arkadan gelen alimlerin vazifesi münhasıran tefsir ve yorumlama idi—tadil ve tashih etme değil!

İslâm alimi, bu şuurla donanmış olarak, problem teşkil eden metinleri incelediğinde, ön hazırlık mahiyetinde bir dizi akademik çözümleme testleri ve metodları uygulayarak işe başlar. İlk alimler tarafından geliştirilen sisteme göre, eğer iki Kur’ân veya hadis metninin çeliştiği görülürse, alim, çelişkinin Arapça’yı yorumlama noktasındaki bir hatadan kaynaklanıp kaynaklanmadığını görmek için, ilk olarak metinleri dil açısından tahlil etmelidir. Bundan sonra, alim, metinsel, fıkhî ve historiyografik bir dizi teknik temelinde, sözkonusu metinlerden birisinin tahlil mevzuu olup olmadığını; yani, ilgili metinlerden birinin yalnızca hususî şartlarla ilgili olup olmadığını, dolayısıyla bu metindeki hükmün diğer metinde telaffuz edilen daha genel bir düsturun belli bir olaya mahsus bir istisnasını teşkil edip etmediğini belirleme teşebbüsüne girişmelidir. Fakih, bir Kur’ân âyetinin yalnızca bir isnada dayanan hadisin (âhad olarak bilinen tipteki hadisin) veya birçok isnada dayanan hadisin (mütevatir yahut meşhur hadisin) hükmünü iptal edeceği prensibini hatırında tutarak, rivayetlerin metinsel konumunu da mutlaka gözönünde bulundurmalıdır. Şayet bütün bu işlemleri uyguladıktan sonra çelişkinin hâlâ devam ettiğini görürse, metinlerden birinin diğeri tarafından neshedilmiş olması ihtimalini araştırmalıdır.

Bu nesh prensibi Sünnî alimlerin teâruz-u edille gibi hassas bir konu ile uğraşırken Peygamberin (s.a.v.) hayatı esnasında zaten kabul görmüş bulunan metinsel hareket tarzlarına yönelik yaklaşımlarını nasıl teessüs ettirdiklerine dair bir örnektir. Sahabiler icmâ ile biliyorlardı ki, Hz. Peygamber tebliğ yılları boyunca hakikati öğreterek onları terbiye eder, putperestliğin vahşetinden alıp tevhidin vakur ve merhametli yoluna getirirken, onun öğretisi, ilâhî bir sevkle, sahabilerin gelişim hızlarına ayak uydurmasını sağlayacak şekilde biçimlendirilmişti. Bunun en bilinen misali, içkinin kademeli olarak yasaklanışı idi; ki ilk âyetlerden birisi ile içenlerin hevesleri kırılıyor, daha sonraki bir âyetle içki kınanıyor ve nihayet içki yasaklanıyordu. Bundan daha temel bir prensibe dokunan bir başka örnek, ilk ümmetin günde yalnız iki kere uygulamakla yükümlü olduğu, Miracın akabinde ise günde beş kereye çıkarılan farz namaz idi. Mut’aya (geçici evlilik) İslâm’ın ilk zamanlarında cevaz verilmişti, ama sosyal şartlar ilerleyip kadına saygı artınca ve ahlâkî yapı daha da sağlamlaşınca, bilâhare yasaklandı. Bunun, yeni ümmetin şartlarının köklü biçimde değiştiği döneme ve çoğu Hicreti takip eden yıllara dayanan başka birkaç misali daha vardır.

İki tür nesh vardır: açık (sarih) veya dolaylı (zımnî). Birincisi, daha önceki bir emrin değiştirildiğini beyan eden ifadeler içerdiği için kolayca teşhis edilebilir. Meselâ Kur’ân’daki (2:144) âyeti Müslümanların ibadetlerinde kıble olarak Kudüs yerine mukaddes Kabe’ye yönelmelerini emreder. Hadis literatüründe ise, bu açık nesh ile daha sık karşılaşılır. Meselâ, İmam Müslim tarafından rivayet edilen bir hadiste şunu görüyoruz: “Ben sizi mezarlara gitmekten men ederdim; artık şimdi, onları ziyaret edebilirsiniz.” İslâm’ın ilk zamanlarında bu husus üzerinde yorum yapan hadis alimleri, bunu, putlara tapmanın insanların hafızalarında hâlâ taze olduğu dönemde yeni Müslüman olan bazı insanların oralarda şirk işleyebilecekleri endişesinden dolayı mezarlık ziyaretlerinin yasaklandığı şeklinde izah ediyorlar. Maamafih, Müslümanların kalbinde tevhid akidesi pekiştikçe, bu yasaklama, artık ihtiyaç kalmadığı için kaldırıldı; ve bugün, ölüler için dua etmek ve ahireti hatırlamak üzere mezarlık ziyaretinde bulunmak Müslümanlara tavsiye edilen bir ameldir.

Neshin diğer çeşidi daha incedir ve sıklıkla eski alimlerin zekâlarını son sınırına kadar zorlamıştır. Bu, öyle olduğunu açıkça beyan etmeden daha öncekilerin hükmünü iptal eden veya sağlam bir şekilde takviye eden ifadeler içerir. Alimler, bunun, aralarında Bakara sûresindeki eşinin vefatı ile dul kalan hanımların evlerinden çıkarılmadan geçimlerinin sağlanmasını emreden âyetlerin (2:240 ve 234) de bulunduğu birbirinden değişik birçok misalini vermişlerdir. Ve hadis literatüründe, Hz. Peygamberin (s.a.v.) bir defasında hastalığının verdiği rahatsızlıkla oturarak namaz kıldırırken sahabilere de arkasında oturarak namaz kılmalarını emretmesi örnek olayı vardır. Bu hadis İmam Müslim tarafından rivayet edilmiştir. Yine Müslim tarafından aktarılan, Hz. Peygamberin (s.a.v.) oturarak namaz kıldırırken sahabelerin arkasında ayakta namaz kıldıklarını bildiren bir hadis mevcuttur. Buradaki gözle görülür çelişki, ikinci hadisenin birinciden sonra vuku bulduğu için birinciye nazaran öncelik sağladığını gösteren dikkatli bir kronolojik analiz ile çözümlenmiştir.

Neshi tayin teknikleri, alimlerin bilinen teâruz-u edille durumlarının birçoğunu çözebilmesini mümkün kıldı. Bu teknikler yalnızca hadis ilimleri ile ilgili özenli, dikkatli ve detaylı bir bilgi istemekle kalmaz; aynı zamanda tarih ve siyer bilgisi gerektirdiği gibi, sorgulanan hadisin kaynağını ve yorumunu çevreleyen şartlar hakkında sahabilerin ve diğer alimlerin neler düşündüklerini bilmeyi de gerektirir. Bazı durumlarda, İslâm alimleri, tek bir hadis ile ilgili gerekli bilgileri ortaya çıkarmak için İslâm dünyasının bir ucundan diğerine seyahati göze alırlardı.

Selef alimleri, bütün çabalara rağmen, neshin isbat edilemeyeceği durumlarda, daha ileri tahliller uygulamak gerektiğini farkettiler. Bunlar arasında bilhassa önemli olanı, metin analizi yapmaktır—hadisin isnadından ziyade, rivayet edilen metnin kendisini analize tâbi tutmak. Açık (sarih) ifadeler dolaylı olanlara (kinâye) nazaran öncelikli addedilir, ve ‘kesin’ (muhkem) olan sözler, ‘yorumlanmış’ (müfesser), ‘belirsiz’ (hafî), ‘problemli’ (müşkil) gibi daha müphem kategorilerde yer alanlara göre öncelik taşırlar. Ayrıca, çelişen hadislerin ravilerinin konumuna da bakmak, daha doğrudan biçimde olayın içinde bulunan kişiye dayanan rivayete öncelik vermek açısından gerekli olabilir. Bunun meşhur bir misali, Hz. Peygamberin (s.a.v.) kendisiyle evlenirken hac kıyafeti (ihram) içinde olmadığını bize bildiren Hz. Meymune (r.a.) rivayetidir. Onun gözleriyle şahitliğinden dolayı, bu hadis, aynı konuyla ilgili olarak İbn Abbas tarafından benzer sağlamlıkta isnad ile nakledilen ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in o esnada gerçekte ihramlı olduğunu bildiren farklı rivayete nazaran öncelik kazanır.

Ayrıca, mesel⠓Tahrimin cevaza nisbetle önceliği vardır” kabilinden daha başka birçok kural bulunmaktadır. Buna benzer şekilde, çelişen hadisler, konu ile ilgili bütün fetvaların kıyaslanarak değerlendirildiği dikkate alınarak, bir sahabinin fetvasından yararlanarak çözülebilir. Nihaî olarak, yardım için kıyasa başvurulabilir. Bunun bir misali, güneş tutulması esnasında kılınan küsuf namazına dair, birbirinden farklı sayılarda rüku ve secde bildiren farklı rivayetlerdir. Buna dair rivayetleri çok dikkatli bir nazarla tetkik eden ve ortadaki çelişkiyi yukarıda anahatlarıyla zikredilen metodların hiçbirisiyle çözemeyen alimler, sözkonusu ibadet yine de ‘salât’ (namaz) diye adlandırıldığı için, bir rüku ve iki secdeden ibaret normal namaz şeklinin takip edilmesi gerektiğinde kıyasa dayalı bir muhakeme yürüterek karar kıldılar. Bu mevzudaki diğer hadislerin ise, terkedilmesi gerekecektir.

Vahyedilmiş kaynaklardan sahih bir şeriat vücuda getirilmesi noktasında son derece hayatî önem taşıyan bu iş, yani birbiriyle ihtilaflı kaynak-metinleri çözümleme metodlarının özenle geliştirilmesi işi, öncelikle İmam Şâfiî’nin eseriydi. İmam Şâfiî, kendi devrinin fakihlerinin kafa karışıklığı ve ihtilafları ile yüzyüze gelmiş biri olarak, beşerî açıdan olası en az hata düzeyinde kalan bir fıkhın teessüsüne imkân verecek tutarlı bir metodoloji ortaya koyma azmiyle, harikulade eseri er-Risâle’yi yazdı. Onun fikirleri diğer ana fıkıh geleneklerine tâbi fakihler tarafından kısa zamanda kabul ve farklı şekillerde tatbik edildi; ve bunlar bugün de şeriatın formel uygulamalarına temel teşkil etmektedirler.

İmam Şâfiî’nin deliller yığınından İslâmî hükümler çıkarmada hataları asgariye indirme sistemi, usûli’l-fıkh (fıkıh usulu, yahut ‘fıkhın kökleri’) olarak bilinegeldi. İslâm’ın diğer formel akademik disiplinleri gibi, bu da, menfi mânâda bir yenilik, yani bid’at değil; ilk Müslümanların yaşadığı dönemde zaten farkedilebilir mahiyette olan ilkelerin işlenmesiyle hâsıl olan bir keyfiyet idi. Zaman içinde, Sünnî İslâm’ın yoruma dayalı mezheplerinden her biri bu ‘kökler’e (usûl) dayanarak kendi tarzını bir sisteme dönüştürdü ve böylelikle bazı durumlarda farklı ‘dallar’ (füru’, yani uygulamaya dair belirli özel hükümler) sonucunu verdi. Bu farklılıkların ürettiği münazaralar zaman zaman bir hayli kuvvetli olmuştur. Yine de, bunlar, fıkıh usulü ilminin ortaya çıkarak böyle karmaşık uyuşmazlıkları sona erdirmesinden önce, yani İslâm’ın ilk iki yüzyılında meydana gelen hizip farklılıklarından oluşan büyük ayrılıklara ve hukukî anlaşmazlıklara nisbeten, hafif kalıyorlardı.

Dört imam—Ebu Hanife, Malik b. Enes, eş-Şâfiî ve İbn Hanbel—tabir caizse ‘bid’atlardan sakınmak için geliştirilmiş sofistike teknikler’ şeklinde özetleyebileceğimiz dört büyük mezhebin kurucuları olarak kabul edildikleri halde, onların ortaya koydukları geleneğin tam anlamıyla sistematize olmasının ancak daha sonraki nesiller arasından çıkan alimler eliyle vâki olduğuna dikkat çekmemiz kesinlikle gerekiyor. Sünnî ulema Dört İmamın harikulâdeliğini çabucak benimsediler; nitekim, İslâm’ın üçüncü yüzyılının son zamanlarını müteakiben, bunların dışında bir geleneğe tâbi herhangi bir alimi pek göremiyoruz. Büyük muhaddisler, bu mezheplerden birisine, özellikle de İmam Şâfiî’ninkine sadakatle tâbi olan kimselerdi. Fakat her mezhebin kendi içinde önde gelen alimler kendi mesleklerinin ‘köklerini’ ve ‘dallarını’ geliştirmeye ve arıtmaya devam ettiler. Bazı hallerde tarihsel şartlar bunu yalnız mümkün kılmakla kalmayıp aynı zamanda gerekli de kıldı. Meselâ, İmam Ebu Hanife’nin Kûfe ve Basra’nın ilk fıkıh okulları temeli üzerinde kurulmuş olan mezhebinde giden alimler, hizip farklılıklarının meydana getirdiği ayrılıkların etkisiyle oluşan hadis uydurma tavrının Irak’ta yaygınlığı sebebiyle, ortalıkta dolanan bazı hadislere karşı ihtiyatlı davranıyorlardı. Bununla birlikte, daha sonraları Buhârî, Müslim ve diğerlerinin hadis külliyatları erişilebilir hale geldiğinde, daha sonraki Hanefî alimler kendi mezheplerini formüle eder ve gözden geçirir iken, bütün hadis külliyatlarını inceleyip ona göre hareket ettiler. Bu süreç, Hicretin dördüncü ve beşinci yüzyıllarında öğretiler bir olgunluk ve kemâl haline ulaşıncaya kadar, iki asır boyu devam etti.

Mezhepler arasındaki hüsn-ü niyet ve hoşgörü yaklaşımının herkesçe kabul görmesi de bu tarihe rastlar. Bu, fıkıh usulüne dair çalışmalar içindeki en gelişmiş ve dikkatli çalışma olarak büyük takdir toplayan, aynı zamanda Şâfiî fıkhı üzerine dört kitabın ve de el-Mustasfâ’nın yazarı olan İmam Gazâlî tarafından açık ve kesin bir tarzda ortaya konulmuştu. Gazalî, ihlas üzerindeki o çok iyi bilinen hassasiyeti ve gösterişe yönelik ilmî rekabetten hoşlanmayan tavrıyla, ‘bir mezhebe taassupla bağlılık’ dediği şeye kuvvetli ithamlar yöneltti. Bir Müslüman açısından vahye dayanan kaynakları yanlış yorumlama gibi bir hayatî tehlikeyi önlemek için kabul görmüş bir mezhebe tabi olmak zarurî olmakla birlikte, kişi kendi mezhebinin kategorik olarak diğerlerinden üstün olduğu düşüncesinin tuzağına düşmemeliydi. Osmanlıların son dönemlerindeki birkaç önemsiz istisna dışında, Sünnî İslâm’ın büyük alimleri İmam Gazâlî tarafından anahatları çizilen ethos’a bağlı kalarak birbirlerinin mezhebine açık biçimde saygı gösterdiler. Geleneksel İslâm’ın açık fikirli ve nazik alimlerinin rahle-i tedrisinden geçen herkes bu hakikati berrak biçimde görür.

Dört mezhebin bu şekilde tekâmülü, oryantalistlerin zannettiği şekilde, pozitif hukuku geliştirme ve arıtma kapasitesini azaltmış değildir. Tam aksine, sofistike mekanizmalar ehliyetli kimselerin Kur’ân ve Sünnetten şer’î hükümler istihracına imkân vermekle kalmayıp, onları bunu fiilen yapmakla yükümlü kıldı. Alimlerin birçoğuna göre, kaynakları iyice öğrenen ve gerekli bir dizi ilmî şartı yerine getiren bir uzmanın kendi mezhebinin süregelen hükümlerine tâbi olmakla yetinmesi caiz değildir; bu durumdaki bir kişi vahyedilmiş kaynaklardan hükümleri kendisi çıkarmalıdır. Böyle bir kişi, Muaz ibn Cebel’in meşhur hadisinden türetilmiş bir tabirle, müçtehid olarak bilinir.

Bir Müslümanın doğrudan Kur’ân ve Sünnete başvurarak yerleşik uzman görüşünün ötesine geçmeye teşebbüs edebilmesi için çok iyi bilinen ve hürmet edilen bir alim olması gerektiğini ancak çok az kişi inkâr edebilir. Sağlam bir yapıya sahip fıkıh mezheplerinin teessüs etmesinden önceki dönemde ilk Müslümanları muzdarip eden uyuşmazlık ve çatışmaların gösterdiği gibi, insanların kaynakları yanlış anlamaları ve bu yüzden şeriatın tahribata uğraması tehlikesi son derece aşikâr bir tehlikeydi. İslâm’dan evvel, dinlerin hepsi, dinin aslını teşkil eden temel metinler yönelik yeterli bir ilmî ehliyetin gelişmemiş olmasından dolayı çöküşe maruz kalmışlardı, ve İslâm’ın buna benzer bir akıbete uğramamasının temini hayatî önem taşıyordu.

Büyük usul alimleri, şeriatı bid’at ve tahrif tehlikesinden korumak için kendinde içtihat hakkı gören herkeste bulunması gereken açık ve kesin şartları belirlediler. Bu şartlar şunlardı: (a) salt dilbilgisi temelinde vahyi yanlış yorumlama ihtimalini asgariye indirme açısından, Arapça’ya uzmanlık düzeyinde vukufiyet; (b) derin bir Kur’ân ve Sünnet’e ve her bir âyetin nâzil olduğu şartlar ile her bir hadisin söylendiği ortama dair derin bir bilginin yanısıra, Kur’ân ve hadis tefsirine dair tam bir bilgiye sahip ve yukarıda ele aldığımız bütün yorum tekniklerine vâkıf olmak; (c) ravilerin ve metnin kendisinin değerlendirilmesi gibi hadis disiplinleri üzerinde uzmanlık düzeyinde bilgi sahibi olmak; (d) Ashâbın, Tâbiînin ve büyük İmamların görüşlerine dair bilgi; ilaveten, üzerinde genel bir mutabakat (icma) sağlanmış olan durumların bilgisi ile mezcolmuş şekilde, fıkıh kitaplarında açıklanan kurallara ve akıl yürütmelere dair bilgi; (e) fıkhî mukayese (kıyas) ilmine, kıyasın türlerine ve şartlarına dair bilgi; (f) içinde yaşadığı topluma ve kamu yararına (maslahat) dair bilgi; (g) şeriatın genel amaçlarını (makâsıd) bilmek; (h) merhamet, nezaket ve tevazu gibi İslâmî faziletlerle mezcolmuş şekilde, yüksek seviyede bir zekâ ve kişisel takva sahibi olmak.

Bütün bu şartları yerine getiren bir alim müctehid fi’ş-şer’ sayılır, ve otoritesi kabul olunmuş mevcut mezheplerden birine tâbi olmakla yükümlü görülmez, hatta böyle bir yükümlülüğe cevaz verilmez. Bazı İmamlar, önde gelen talebelerinin kendilerini sorgusuz sualsiz taklit etmelerini yasaklarken, böyle söylüyorlardı. Fakat uzmanlık seviyeleri bu baş döndürücü yüksekliklere çıkamayan çok daha fazla sayıda alim için bir müctehid fi’l-mezheb olabilmek mümkündür; ki bu durumdaki bir alim genel çerçevede kendi mezhebinin öğretileri ile ikna olmuştur ama o mezhep içerisindeki kabul görmüş reyden farklı bir görüş ifade etme ehliyetini haizdir. Böyle kişilere örnek olarak, Malikîler arasında Kadı İbn Abdilberr, Şâfiîler arasında İmam Nevevî, Hanefîler arasında İbn Âbidîn ve Hanbelîler arasında İbn Kudâme gösterilebilir. Bütün bu alimler kendilerini kendi mezheplerinin temel yorum esaslarına tâbi olarak gördüler, fakat aynı zamanda kendi ilim ve muhakeme kabiliyetleri içinde birçok yeni hükme ulaşma uygulamaları ile kayda geçtiler. Meselâ İmam Şâfiî’nin “Benim hükmümle çelişen bir hadis görürseniz, benim görüşüme değil, hadise tâbi olun” talimatı gibi, müçtehid İmamların içtihad’a dair tavsiyeleri işte böylesi uzmanlara yöneliktir. Bugünlerde bazı yazarlar nasıl inanmak isterlerse istesinler, böylesi tavsiyelerin muhatabının İslâmî eğitimden yoksun halk kitleleri değil, İmam’ın uzmanlaşmış talebeleri olduğu aşikârdır. İmam Şâfiî bu sözünü söylerken kasaplardan, bekçilerden ve eşek güdücülerinden oluşmuş bir kalabalığa seslenmiyordu.

Diğer müçtehid kategorileri usul alimleri tarafından tanımlanmıştır; fakat bunların arasındaki farklar incedir ve temamızla bağlantılı değildir. Geride kalan kategoriler pratikte ikiye indirgenebilir: müttebi’ (‘tâbi olan’), ki bu kimse Kur’ân ve hadis metinlerinin ve bağlı olduğu mezhebin kurallarının temelinde yatan muhakemenin farkında olarak mezhebine tâbi olur, ve ikinci olarak mukallid (‘taklitçi’), ki bu kimse de mezhebinin binlerce kuralının arkasındaki detaylı muhakemeyi gerçekte bilmeden, onun alimlerine olan itimadından dolayı mezhebine uyar.

Açıkçası, mukallidin mezhebinin formel bürhanlarını elinden geldiği ölçüde öğrenmesi tavsiye edilmiştir. Fakat her Müslümanın bir alim olamayacağı da aşikârdır. Alim olma süreci çok zaman alır, ve ümmetin işlerinin düzgün işleyebilmesi için insanların çoğunun başka işleri olmak zorundadır: muhasebeciler, askerler, kasaplar vs. Bunun gibi, her birinin gerekli zekâ seviyesinde olduğunu farzetsek bile, onların büyük alimler haline gelmelerini beklemek mâkul değildir. Bizatihî Kur’ân-ı Kerîm, daha az bilen mü’minlerin ehil uzmanlara başvurmaları gerektiğini beyan eder: “Bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorun” (16:43). (Ulemaya göre, ‘zikir ehli’nden murad, alimlerdir.) Ve başka bir âyette Müslümanların aralarında uzmanlık taşımayanlara güvenilir şekilde yol gösterebilmek için bir grup uzman oluşturup, bunları muhafaza etmeleri emredilmektedir: “Her kabileden birtakım kişiler dinini öğrenmek üzere geride kalsın ve insanlar döndüğünde onları uyarsınlar, umulur ki kulak verirler” (9:122). Vahyi saptırmaya karşı şiddetli ikazlara maruz sıradan Müslümanların, kendi sınırlı bilgilerine ve muhakemelerine güvenmek yerine, vahyedilmiş metinleri tam olarak anlayabilecek ilmî derinliği kazanmış uzmanların tesis ettiği güvenilir rehberliğe vazifeleri gereği tâbi olmaları gerektiği aşikârdır. Bu açık vazifeyi ilk Müslümanlar iyi biliyorlardı: Halife Ömer (r.a.), Hz. Ebu Bekr (r.a.) tarafından konulmuş belli hükümleri uygularken “Ebu Bekr’in hükmünden sapmış olmaktan Allah’ın huzurunda utanç duyarım” diyordu. Ve İbn Mes’ud (r.a.), tam anlamıyla bir müçtehid olmasına rağmen, belli konularda Ömer (r.a.)’a tâbi olurdu. Şa’bî’nin belirttiğine göre: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in altı sahabisi insanlara fetva verirdi: İbn Mes’ud, Ömer ibn el-Hattab, Hz. Ali, Zeyd ibn Sabit, Übeyy ibn Ka’b, ve Ebu Musa (el-Eş’arî). Ve bunlar arasında üç kimse diğer üç kimseden birisinin hükmü için kendi hükmünden vazgeçerdi: Abdullah (ibn Mes’ud) kendi hükmünden Ömer’in hükmü için vazgeçerdi, Ebu Musa kendi hükmünden Ali’nin hükmü için vazgeçerdi, Zeyd kendi hükmünden Übeyy ibn Ka’b’ın hükmü için vazgeçerdi.”

Bu temayül, yani Sünneti yorumlamada kendisine değil de bir büyük İmama itimat etmenin hararetle teşvik edilmesi, aralarında ancak küçük bir yüzdesinin bu hususta bir tercih hakkının bulunduğu Avrupa ülkeleri gibi ülkelerde yaşayan Müslümanlar üzerinde özellikle bağlayıcıdır. Bu, bir kimsenin belli bir meseleyi tespit etmek için o konudaki hadislerin tamamını okumak istese de Arapça öğrenene kadar bunu yapamayacağı gibi basit bir sebebe dayanır. Çok uzun olmaları da dahil değişik sebepler yüzünden, temel hadis külliyatlarından İngilizce’ye çevrilmiş olanlarının sayısı, ondan fazla değildir. Geride çevrilmeden kalan, aralarında belli konularda büyük etkisi olan çalışmalardan İmam Ahmed ibn Hanbel’in Müsned’i, İbn Ebi Şeybe’nin Musannef’i, İbn Huzeyme’nin Sahîh’i, Hâkim’in Müstedrek’inin de bulunduğu; Buhârî, Müslim, ya da bugüne kadar tercüme edilmiş diğer külliyatlarda bulunmayan çok sayıda sahih hadisi ihtiva eden, hepsi de ciltler dolusu üçyüzün üzerinde külliyat vardır. Halihazırdaki tercümelerin tamamıyla doğru olduğunu farzetsek bile, Arapça bilmeyen kişilerce doğrudan Kur’ân ve Sünnetten şer’î hüküm çıkarmaya teşebbüs edilemeyeceği aşikârdır. Sünnetin çoğunu kesip atarak ve nazar-ı dikkate almayarak yalnızca tercüme edilmiş hadisleri kaynak olarak kullanıp şeriatı anlamaya teşebbüs etmek, ciddi saptırmalara yol açacaktır.

Buna iki misal yeterlidir. Sünnî mezhepleri, fıkhî davaların görülmesine dair kurallarında, en asgarî belirsizliğin olduğu durumlarda kadı’nın bu belirsizliklerin varlığını ispat etmek için faal olarak çaba sarfetmesi ve böylesi belirsizlik durumlarında kadının ceza hükümlerini (hudud) tatbike kalkışmaması gerektiğine hükmetmişlerdir. Kütüb-i Sitte’yi okuyan bir amatör bunun kesin teyidini bulamayacaktır. Fakat bu mezhep hükmü İbn Ebi Şeybe’nin Musannef’inde, el-Hârisî’nin Müsned’inde ve Müsedded ibn Muserhed’in Müsned’inde kayıtlı bir hadise dayanarak verilmiştir. Metin şöyledir: ‘Belirsizlikler vasıtası ile hududu engelleyin.” İmam es-San’anî el-Ensâb adlı eserinde bu hadis üzerine cereyan eden olayları şöyle anlatır: “Ömer, kendisine sarhoş halde bulunan bir adam getirildiğinde, ona seksen kamçılık hadd cezası uygulanmasını emretti. Ceza uygulandıktan sonra o adam dedi ki: ‘Ömer, bana haksızlık yaptın! Ben bir köleyim!’ [Kölelere cezanın yalnızca yarısı uygulanır.] Ömer bu durumdan dolayı büyük bir üzüntü hissetti ve Hz. Peygamberin ‘Belirsizlikler vasıtası ile hududu engelleyin’ hadisini zikretti.”

Bir başka misal hac esnasında başkaları için istiğfar etme uygulaması ile sunulmaktadır. Bir hadise göre, “Hacı olanın günahları affedilir, hacının dua ettiği kimselerin de günahları affedilir.” Bu hadis bugüne kadar İngilizce’ye tercüme edilen külliyatların hiçbirisinde yoktur; ama Taberânî’nin el-Mu’cemu’s-sağîr’i ve Bezzâr’ın Müsned”i da dahil olmak üzere başka birçok külliyatta sağlam bir isnad ile aktarılmıştır.

Geçmiş zamanların büyük alimlerinin ezici çoğunluğu—kesinlikle yüzde doksandokuzun çok üzerinde bir kısmı—İslâm’ın hukukunu saptırmama yönündeki geleneksel dindarâne endişe yüzünden, bir mezhebe sadakatle bağlı kaldılar. Sıkıntılı ondördüncü asırda, İbn Teymiye ve İbn Kayyim gibi aykırı görüşte olan bir avuç alim ortaya çıktı; fakat bu kimseler bile yarım-tahsilli Müslümanların uzman yardımı almaksızın içtihada tevessül etmelerini hiçbir zaman tavsiye etmediler. Ve her hâlükârda, bu yazarlar yakın zamanda yeniden canlandırılmış ve öne çıkarılmış iseler de, klasik İslâm’daki ana ilim çevrelerinde etkileri, İslâm dünyasının büyük kütüphanelerinde muhafaza edilen çalışmalarının elyazması nüshalarının azlığı olgusunun gösterdiği üzere, önemsiz idi.

Yine de, geçen yüzyılın sosyal karmaşaları, İslâmî ilimlerin otoritesini terketmeyi savunan bir grup yazarı kustu. Bu kampanyanın en önde gelen şahsiyetleri Muhammed Abduh ve onun talebesi Muhammed Reşid Rıza idi. Batının galebe çalması ile gözleri kamaşmış haldeki bu kimseler Müslümanların ‘taklit prangaları’nı başlarından atmaları ve dört mezhebin otoritesini reddetmeleri noktasında ısrarcı oldular. Bugün bazı Arap başkentlerinde, özellikle de yerli ortodoks ilim geleneğinin zayıflatıldığı yerlerde genç Arapların evlerini ellerine geçen her hadis külliyatı ile doldurup kendilerinin bu geniş ve karmaşık literatürü İmam Şâfiî, İmam Ahmed ve diğer büyük imamlardan daha yanlış yorumlamalarının daha az muhtemel olduğu gibi zahirî bir inançla bu kitapların içlerine dalmaları olağan bir durumdur. Henüz çok yaygın olmasa da, bu sorumsuz yaklaşım, öngörülebilir bir şekilde bin seneyi aşan bir süre önce büyük İmamlar tarafından halledilmiş meseleler hakkında İslâmî hareketin birliğine, güvenilirliğine ve etki gücüne ciddi biçimde zarar veren keskin kavgaları tahrik eden keskin ayrılık yüklü fikirlerin kapısını açmaktadır. Bugünlerde yaygın olarak eylemcilerin camilerde sinsice dolaşarak diğer mü’minleri—ki bu kurbanları fıkhın söz sahibi imamlarından bazılarının tâbileri olsalar bile—inandıkları şeylerin ibadetlerinde eksikliklere sebep olduğu şeklinde eleştirdiklerini görmek mümkündür. Bu hareket tarzı ile oluşturulan nâhoş, riyakârâne ortam, teslimiyeti zayıf birçok Müslümanı camiye gitmekten hepten vazgeçirtecek bir etki taşımaktadır. Şimdilerde hiç kimse, ilk alimlerin, saygın alimler tarafından ortaya konulmuş olduğu sürece Müslümanların Sünnetin farklı yorumlarına müsamaha göstermeleri gerektiği yönündeki görüşlerini hatırlamaz. Süfyan-ı Sevrî’nin dediği gibi: “Eğer bir kimseyi alimler arasında ihtilaf konusu olan birşeyi yaparken görürseniz, siz kendiniz de o şeyin yasaklanmış olduğuna inansanız bile, o kimseyi men etmemeniz gerekir.” Bu hareket tarzının alternatifi ise, şüphesiz ki, Müslüman toplumunu içten zehirleyecek olan bir ayrılık ve garazdır.

İnsanların ilk çocukluk yıllarından itibaren ‘kendilerini düşünme’ye teşvik edildikleri, Batının etkisi altındaki bir küresel kültürde, bir kimsenin kendi sınırlarını anlayabilmek için yeterli tevazuyu edinmesi bazen zor olabilir. Hepimiz, bir parça, Firavun gibiyiz: Benliklerimiz, yapıları gereği, başka herhangi bir kimsenin bizden daha akıllı veya bilgili olduğu fikrine karşı direnç gösterirler. Sıradan Müslümanların, Arapça bilmeseler de, kendileri için şer’î kuralları çıkarmaya ehliyetli oldukları inancı, bu bencillik duygusunun azıtmasına bir misaldir. Kendi muhakemeleri ile gurur duyan ve kaynakların karmaşıklığı ve çok eskiye dayanan alimliğin harikulâdeliğine aşina olmayan genç insanlar için bu durum, kendilerinin İslâm’ın ana çizgisinin dışına ve Müslümanlar arasında derin ayrılıkları kışkırtacak bir kasıtsız gündemin içine sürüklenmeleri ile nihayet bulacak etkili bir tuzak olabilir. Dinin büyük alimlerinin hepsinin, hadis âlimleri dahil, bir mezhebe tâbi oldukları ve talebelerinden de bir mezhebe tâbi olmalarını istedikleri gerçeği unutulmuş gibi gözüküyor. Kendini beğenme, sağduyu ve İslâmî sorumluluğa karşı büyük bir zafer kazanmış durumdadır.

Kur’ân-ı Kerîm, Müslümanlara akıllarını ve geniş değerlendirme yapabilme muhakemelerini kullanmalarını emreder; ve ilim erbabına tâbi olma meselesi bu kabiliyetin çok dikkatli biçimde yönlendirilmesi gereken bir alandır. Temel nokta, usul-i fıkh ile uzun bir eğitim gerektiren diğer herhangi bir uzmanlık ilmi arasında kategorik bir fark olmadığını takdir etmektir. Şeyh Said Ramazan el-Bûtî, mezhep karşıtlığı temayülüne karşı ortodoks mukabeleyi ifade ettiği kitabı: Mezhep Karşıtlığı: İslâm Şeriatını Tehdit Eden En Büyük Bid’a’da fıkhî hükümler çıkarma ilmini tıp ilmi ile mukayese eder. Çocuğu gerçekten hasta olan bir kimse doğru teşhis ve tedavi için tıbbî kitaplara mı bakmalı, yoksa uzman bir hekime mi gitmelidir, diye sorar. Belli ki, aklı başındalık, ikinci ihtimali gerektirir. Ve bunun gibi, gerçekte daha önemli ve potansiyel olarak daha riskli dinî konularda kaynakları kendimiz incelemeyi deneyip kendi müftülerimiz olmaya kalksaydık, hem ahmak hem de sorumsuz olurduk. Bunun yerine, bütün hayatlarını Sünneti ve fıkhın kurallarını çalışmakla geçirmiş kimselerin hata yapma riskinin bizden çok daha az olduğunu takdir etmeliyiz.

Buna başka bir misal de astronomiden eklenebilir. Kur’ân âyetlerini ve hadisleri yıldızlara benzetebiliriz. Çıplak gözle onların birçoğunu berrak biçimde göremeyiz; bu yüzden de teleskoba ihtiyacımız vardır. Eğer ahmak ya da mağrur isek, kendimiz bir teleskop imal etmeyi deneyebiliriz. Ama eğer aklı başında ve alçakgönüllü isek, bizim için İmam Malik veya İbn Hanbel tarafından imal edilmiş ve büyük gökbilimciler kuşağı tarafından nesilleri boyu arıtılmış, cilalanmış ve geliştirilmiş bir teleskobu kullanmaktan memnuniyet duyarız. Herşeyin ötesinde, bir mezhep, İslâm’ı en azamî netlikte görmeyi sağlayan hassas bir araçtan öte birşey değildir. Kendi aygıtlarımızı kullanırsak, amatörce çabalarımız bizim görme kabiliyetimizi kaçınılmaz şekilde bozacaktır.

Buna üçüncü bir imaj da yerleştirilebilir. Tarihî bir bina, meselâ Saraybosna’daki Begova Camii, içinde ibadet edenlere kusurlu görünebilir. Buranın genç hayranları, binayı olduğundan daha zarif ve güzel hale getirme tutkusuyla yanarak (ve şüphesiz, daha ziyade kendi zamanlarının tercihlerine uygun olarak), yapının altını teşkil eden bodrumlara ve kömürlüklere girmenin bir yolunu bulabilirler ve kendi mimarî anlayışları çerçevesinde üstlerindeki kocaman yapıyı ayakta tutan kolonları ve kirişleri ayarlamayı deneyebilirler. Bu kimseler, şüphesiz ki, söylemleri kendilerini memnun eden birkaçı dışında ne profesyonel mimarlara fikir danışmaya, ne de bu yapıyı yüzyıllardır muhafaza edenlerin anılarının veya kitaplarının kılavuzluğuna başvurmaya zahmet edeceklerdir. Coşku ve gururları bu zahmete katlanmalarını sağlayacak zamanı kendilerine bırakmayacaktır. Bodrumlarda el yordamıyla ilerlerken, kazmalarını ve matkaplarını getirip, kör bir hevesle çalışmaya koyulacaklardır.

Sünnî İslâm’ın benzer bir tarzda ele alınmasında gerçek bir tehlike vardır. Bu büyük yapı, düşmanlarının en keskin darbelerine dayanarak yüzyıllar boyu ayakta kaldı. Bu yapı, yalnızca içten zayıflatılabilir. Hiç şüphesiz, İslâm’ın, aralarında bu gerçeği iyi bilenlerin de olduğu, zeki düşmanları vardır. O muazzam takvalarına rağmen ilk Müslümanları bölen ayrılıkların ve fitnelerin hazin manzarası ve şeriatın dört büyük İmamın mezheplerinde nihaî bir sistematiğe kavuşmasının sonucu olarak Sünnîliğin kenetlenmişliği ve muhkemliği, birçok hain ve kötü niyetli kafaya değişik düşünceler yüklemiş olsa gerektir. Bu, hiçbir şekilde, büyük mezheplere saldıran kimselerin İslâm düşmanlarının şuurlu âletleri oldukları gibi bir düşünceyi akla getirmemelidir. Fakat bu, ortodoks alternatif kaynaklardan mahrum kalırken bu tip insanların neden maddeten iyi desteklenir ve iyi reklam edilir halde olmaya devam edeceklerini anlama noktasında bize bir mesafe aldıracaktır. Şimdi her Müslümanın mağrur bir müçtehid olması, ve taklidin bir alçakgönüllülük göstergesi ve gerekli bir faziletten ziyade bir günah olarak görülüp reddedilmesiyle birlikte, tarihimizin ilk safhalarında o kadar acılara sebep olan ayrılıkçı görüşler şüphesiz ki yeniden günyüzüne çıkacaktır. Dört mezhebin uyumluluğu yerine, herkesin kendisini doğru gördüğü acı bir ihtilaf içindeki bir milyar mezhebimiz olacak. İslâm’ın tahribi için bundan daha zekice bir entrika tasarlanamazdı...

  26.11.2007

© 2015 karakalem.net, Abdülhakim Murad