Yoksa Siz Bir Ajan da mı Değilsiniz?

Levent Bilgi

HÖLDERLİN “BU YERYÜZÜNDE İNSANOĞLU ŞAİRANE bir hayat sürmektedir” diyor. İnsanlık ile şairane olmayı, yani sanatı, yani estetiği, yani hissetmeyi, algılamayı böyle parçalanmaz şeyler olarak görüyor.

İnsanın dünyada bulunduğu yere ilişkin kaygıları varsa, bunu anlamanın tek yolu ilimle sanatı, imanla ruhu, gönlü birleştirmektir. İlim ve sanat, imanla ruh, insanoğlunun bu dünyada nerede ve nasıl durduğunun aydınlanmasıdır. Böyle bir zihin açıklığı ile yola çıkan her kişi, şairane bir konumu peşinen benimsemiştir.

İnsan bu dünyada ister sadece bedeniyle yaşasın, isterse bedenine ruhunu da katsın. Sonuçta hepimiz toprak olacağız, ve yüz sene sonra hiç birimiz yer yüzünde bulunmayacağız. Tek fark, birincisinde bu dünyada neden bulunduğumuzu bilmeden geçip gideceğiz; ikincisinde ise hayatın anlamını, varlığın mesajını, ölümün esprisini kavramış olacağız. Bu aydınlanma hali imanla, ruhumuzla, gönlümüzle, edebiyatla meşgul olmaya değmez mi?

İnsanoğlu sadece yaşamak istemez. Anlamlı yaşamak ister, niye, nasıl ve neden yaşadığını bilmek ister. İnsanoğlu yaşama güdüleri ile yaşama biçimi arasındaki uyumu kendisi kurmak, fark etmek zorundadır. Ne zaman insan karanlıklar içinde kalmış, insan ilişkileri çapraşık bir hale gelmiş, karıştırıcı, bozgunlaştırıcı niteliklere bürünmüş, insanın bir başka insana söyleyeceği söz anlamını kaybetmiş, insan davranışları yapaylık, içtensizlik yüklü hale gelmişse, insanlar şiirden, romandan, edebiyattan, imandan, ruhundan, gönlünden insanlığı tekrar öğrenme ihtiyacı duyarlar. Edebiyat ve iman bütün yönleri, bütün duyguları, bütün zekası ile sadece insandır. Gerçek insandır.

İnsanda edebiyat ve iman, edebiyat ve imanda insan vardır. Ne var ki insana doymak bizi edebiyata ve imana, edebiyata ve imana doymak bizi insana olan açlığa götürür. Her edebi ve imani metin bizi hayat ile aramızda bulunan mesafeyi anlamlandırmaya ulaştıran bir bilinç durumudur. Bütüne olan hasretimizi kamçılar. Birey olarak da, halklar olarak da insan kendi önemini fark etmek gereğini duyduğu zaman edebiyata ve imana sarılmıştır. İnsan kendi insanlığının tartışma konusu olduğu zaman, insanların birbirleriyle olan bağlantılarını sorguladığı zaman, kendini çevreleyen varlıklarla olan ilişkisinin vahametini kavradığı zaman okuduğu metinler ona bir canlılık, bir hayatiyet katar. Orhan Veli’nin dediği gibi deli eder.

“Deli eder insanı bu dünya;
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.”

Siz hiç deli oldunuz mu, hiç içiniz içinize sığmadığı oldu mu?

“Şeytan diyor ki: Aç pencereyi
Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar”

Hiçbir gece yarısı heyecanla yatağınızdan kalkıp bağırmak, sokağa çıkıp yağmur altında ıslanmak istemediniz mi?

“Heeeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.”

Siz hiç yaşadığınız yerden uzaklara, çok uzaklara kaçmak istemediniz mi? Yolculuk hasretiyle, uzaklaşıp gitmek arzusuyla geçip giden trenlere bakmadınız mı uzun uzun?

Yoksa siz çocuk yanınızı kaybettiniz mi?

Sormayı da mı unuttunuz?

Yoksa siz her şeye meraklı gözlerle bakan çocuklar gibi bir ajan da mı değilsiniz artık?

Şairane hayatımızı kaybetmenin ölümden ne farkı var ki?

  15.10.2007

© 2015 karakalem.net, Levent Bilgi