Cadde-i Kübra

Metin Karabaşoğlu

ZAMANI VE SABRI KİFÂYET EDİP de “Unsuru’l-belagat”ı şu veya bu düzeyde okuyabilen herkes, ‘kelime’ denilen şeyin ne denli önemli olduğunu tam anlamıyla kavrar. Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’a uzanan hayat yolculuğunun en önemli basamaklarından biri olarak Muhakemat’ın bu ‘ikinci makale’si, ‘mân⒠denilen şeyin suret giydiği kalıp ve elbise olarak kelimelerin değerini ve önemini bir dizi tahlil ve örnek ışığında tebarüz ettirir. Ki, Risale-i Nur’da gördüğümüz kavram ve kelime zenginliğinin, özellikle de kullanılan kelime ve kavramlar arasındaki iç tutarlılığın bir ömrü kuşatan bir ‘belagat’ dikkatiyle hasıl olduğunu bu bahisten anlarız.

Kısacası, Risale-i Nur, daha ondan onbeş yıl önce ‘Unsuru’l-Belagat’ı yazan, bu çerçevede ‘mân⒠ile ‘kelime’ arasındaki köprüyü nicedir sapasağlam kuran bir insana nasip olmuştur ve böyle bir eser olarak da dikkatli, tutarlı ve sağlam bir ‘kelime seçimi’yle karşımıza çıkar.

Ve muhatabı, benzer bir dikkatle okumaya cehdettiğinde, Risale-i Nur’daki ‘kelimeler’ üzerinden Bediüzzaman’ın kalbindeki ‘anlam’lara daha bir yakınlaşır. Bediüzzaman’ın ‘kelime seçimi’ne dikkat etmediği ölçüde de, Bediüzzaman’ın kalbindeki aslî anlamdan uzaklaşır, hatta zaman zaman ‘eksik anlama’lardan öte, yanlış anlamalara duçar olur.

Bu bâbda, yakın zamanlarda dikkatimi çeken, hayatımın önceki dönemlerinde yeterince dikkat etmediğimi farkettiğim, bugün de benzer bir dikkatsizlikle malul başkalarının olabildiğini maalesef gördüğüm iki ‘kelime seçimi’ni sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu kelimelerin ikisi de Lem’alar’da; biri ‘minhâc’ olarak Onbirinci Lem’a’da, diğeri ise ‘cadde-i kübr⒠olarak Yirmibirinci Lem’a’da geçiyor. Bediüzzaman sünnet-i seniyyeye dair o güzelim Onbirinci Lem’a’da sünnet yolunu ‘minhâcü’s-sünne’ tabiriyle karşılarken, Risale’nin merkezi olduğuna inandığım İhlas Risalesinin ikinci makamı olarak ‘Yirmibirinci Lem’a’da Risale-i Nur hizmetinin üzerinde yürüdüğü çizgiyi ‘cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye’ olarak tanımlıyor.

‘Minhâc’ın ‘yol’ olarak anladığımızda, ‘minhâcü’s-sünne’ salt ‘sünnet yolu’ olarak zihnimize tercüme olunuyor ve buradan geçmişte bir derece düştüğümü gördüğüm bir hataya düşülebiliyor. Bu ifadeyi salt ‘sünnet yolu’ diye aldığınızda, sünneti sizin bildiğiniz ve anladığınız şeye hasredebiliyor, dolayısıyla ‘azimet’i vurgulayayım derken ruhsatı görmezden gelen bir çizgiye düşebiliyorsunuz. Oysa, ‘yol’ anlamına gelen ‘tarîk’ gibi başka kelimeler varken, özellikle ‘minhâc’ı seçiyor Bediüzzaman. ‘Minhâc’ ise, lugate baktığımızda görüyoruz ki, herhangi bir yol değil, ‘geniş yol’ demek, ‘işlek, açık, geniş ve kalabalık’ yol demek. Yani, bir patika, bir dar geçit de ‘yol’ olarak tanımlanabiliyor gerçi; ama böylesi yollar ‘minhâc’ olarak anılamıyor. Yani, ‘minhâcü’s-sünne’ tabiri gösteriyor ki, sünnet yolu öyle herkesin geçemeyeceği türden dar, sarp bir geçit, bir patika filan değil. Bilakis, sünnet yolu ‘geniş bir yol.’ Ki, Allah kalb ve zihin açıklığı ve de zaman verirse birkaç ay içinde yazmayı planladığım “Peygamberin Bir Günü” için geçtiğimiz yılın yarısını hadis okumalarıyla geçirirken de gördüm ki, sünnet yolu gerçekten ‘geniş yol,’ kalabalık ve işlek bir yol. Bu yol rıza-yı ilâhîye en uygun tavır olarak azimeti de içeriyor, Rabb-ı Rahîm’in biz zayıf kulları için bir ihsanı olarak ruhsatı da. Her hâlükârda, ubudiyete aykırı hiçbir yanlışı içermediği gibi, gayrifıtrî, adeta fıtraten mahkum edildiği türden ruhbanlık-vari zorlamaları da içinde taşımıyor. Bilakis, herkes tarafından uygulanabilir, genelgeçer, her mekana ve zamana uyan ölçüler taşıyor. Ne ki, ‘minhâcü’s-sünne’yi ‘sünnetin geniş yolu’ diye almayıp sadece ‘sünnet yolu’ diye anladığınızda sünneti kendi anlayışınızla ve kendi bildiğiniz sünnetlerle sınırlayıp neredeyse bir ‘patika’ya dönüştürerek, aslında o geniş yolu içinde olan pek çok mü’mini sünnete mugayir görebiliyorsunuz. Ki, bunun örnekleri hâlâ daha mevcut. Kimileri var ki, sünnetin üç meselesi üzerindeki vurgularını, bu noktada azimetle değil de sünnetin tanıdığı ruhsatla davrananları hakiki mü’min görmeme noktasına kadar uzanmış bir zihin kayması sergileyebiliyorlar.

Maamafih, Risale-i Nur dairesi içindeki insanların hakim ekseriyeti, ‘Onbirinci Lem’a’daki “Sünnet-i seniyyenin her bir nev’ine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyyet, bilkasd tarafdarane ve iltizamkârâne talip olmak, herkesin elinden gelir…” diye gelişen ‘geniş’ tariften hareketle böylesi bir hatadan masun kalıyorlar. Ancak, ehl-i İslâm dairesi içinde, sözünü ettiğim hatayı sergileyen gruplar, sünneti ‘kendi anladığı sünnet’le sınırlayıp geniş yolu ‘patika’laştıran gruplar ne yazık ki yok değil.

Risale-i Nur dairesi içindeki kişiler olarak düşülme riski bulunan bir hata ise, ‘cadde-i kübra’ tabirine dair bir dikkatsizlikten hasıl oluyor. Risale-i Nur çizgisinin ‘cadde-i kübra-yı Kur’âniye’ olması, anladığım kadarıyla, esasta müttefik ve müstakim olan herkesi, teferruatta muhtelif fikir ve davranışlar sergiliyor da olunsa, aynı caddeye dahil oluyor. Zira, Risale-i Nur’un çizdiği çizgi, bir ‘patika’ çizgisi değil, öyle ‘dar sokak’ filan değil, hatta ‘geniş sokak’tan bir derece büyük sıradan bir ‘cadde’ dahi değil; ‘cadde-i kübrâ.’ Ki bu cadde, dar sokakların ve ancak bir veya iki şeriti olan sıradan caddelerin aksine, birçok şeriti ihtiva ediyor. O yüzden, üzerinde yürümenin her babayiğidin harcı olmadığı, hafif bir kaymayla insanın kendisini uçurumda bulabildiği bir yol da değil. Bilakis, elbette azimete ve rıza-yı ilâhîye en muvafık ve en hızlı yol alınan şeritler ihtiva ettiği gibi, daha yavaş ilerleyen, ‘dünya yükü ağır’ araçlara tahsis edilmiş şeritler de ihtiva ediyor. Bu bakımdan, küçük bir dikkatsizlik ve hata durumunda kişiler hemencecik ‘yoldan çıkmış’ ve ‘uçurumu boylamış’ olmuyorlar; olsa olsa, belki kayarak şerit değiştirmiş ve hatta servis yoluna doğru kaymış oluyorlar. Bir kişinin ‘yoldan çıkmış’ olması ise, Kastamonu Lâhikası’ndaki Risale-i Nur hizmetinin ‘mütedahil daireleri’ne dair mektubu hatırlarsak, Risale-i Nur hizmetine muhalif mesleğe, bid’a ve dalâlet mesleğine kalben taraftar duruma düşmekle sözkonusu oluyor.

Yakın dönemde dikkatimi çeken bu ‘minhac’ ve ‘cadde-i kübra’ tabirlerinin ‘geniş’ anlamını bir derece sizlerle paylaşalım istedim. Ta ki, ‘minhac’ı ‘patika’ya döndürme, ‘cadde-i kübra’yı dar sokak gibi mütalaa etme hatasından Rabbimizin bizi her daim koruması yönünde fikrî ve kalbî bir duaya vesile olsun.

Hepimize, sünnetin geniş yolunda ve Risale-i Nur hizmetinin ‘cadde-i kübra’sında, sair yol arkadaşlarıyla birlikte ‘hayırlı yolculuklar’ duasıyla…

  17.1.2004

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu