‘Ayrılanlar’ kim?

Metin Karabaşoğlu

RİSALE-İ NUR’U TANIDIĞIM GÜNDEN BUGÜNE, çok hikmetlerini sonradan farkettiğim birden fazla ihtilafa şahit oldum. Geri dönüp baktığımda, satıh altındaki saikini esasen içtihad çatışması yahut meşrep ve mizaç farkı olarak gördüğüm bu ihtilafların her birinde, ruhumu inciten ama izahını bulamadığım bir yorumla karşılaştım. Her bir ihtilaf hengâmında, sair zamanlar ihmal ettiğimiz İhlas Risaleleri daha yoğun bir biçimde okunuyor; ama ekseriya, maalesef, muhalif tarafın ‘ihlas’ını yargılama bâbında okunuyordu. Muhalif tarafın da yaptığı, farklı olmuyordu. Sonuçta, birbirinin ihlasını yargılayarak kendi ihlasını yitirenler hanesine dahil oluyorduk beraberce…

Ruhumu inciten bu genel tablo dahilinde kalbimin özellikle kabullenemediği, aklen izahını da bulamadığım bir husus, İhlas Risalesi’nden—o hengâmda—sıklıkla okunan bir pasaj idi:

“… Samimi ihlası kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.

“Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var…”

Bir sonraki cümle ‘Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın daire-i kudsiyesine girenler’e dair bir ümit ve beşaret üslubu taşısa da, ihtilaf zamanının ruh hali içinde, burada iktibas ettiğim bahsin yorumu, şu şekilde oluyordu:

Bu ihtilafta bizim tarafta yer alanlar kurtulur. Karşı tarafta olanlar ise, ‘ortada tutunacak yer’ bulamadıkları gayet derin bir çukura düşüyorlar. Mesleğimizden ayrılarak, dinsizlik kuvvetine yardımcı olur hale geliyorlar!

Sözkonusu ihtilaflarda ruhumu ziyadesiyle inciten, ama izahını bulamadığım hal işte bu yorum ve bu tavır olmuştur. Ki, taraflar yekdiğerini İhlas Risalesi’nin bu bahsine yerleştirerek, yani her bir taraf karşı tarafı ‘hılletin gayet yüksek kulesinden sukut eden,’ ‘gayet derin bir çukura düşen,’ ‘cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye’den ayrılan’ ve de ‘dinsizlik kuvvetine yardım eden’ zümre diye görerek yargıladığı için de, sonuçta kalbler karşılıklı olarak gelen bu feci ithamlarla o derece kırılmıştır ki, Risale-i Nur dairesinde, gereğinde bir ehl-i dünya ile, hatta bir lâdinî ile kurduğu teşrik-i mesaiyi Risale-i Nur’a kendi meşrebince muhatap olan ‘ihtilaflı’ kardeşinden esirgeyen niceleri vardır. Maalesef, bu durumun örnekleri rakama vurulacak olsa bir değil, bin değil, belki yüzbin, hatta bir milyon bile az kalır.

Ruhumu inciten budur; izahını bulamadığım husus ise, ilgili bahsi böyle okuyup yorumlamanın feci sonuçları ortada olduğuna göre, bu bahsin doğru okuma biçiminin ne olduğu olmuştur.

Buradaki ‘ayrılanlar’ı meşrep, mizaç veya içtihad farkından kaynaklanan ihtilaflara uyarlamak çok hatarlı ve feci sonuçlara kapı açabildiğine; üstelik, bu yorumun haksızlığı her bir tarafın ihtilafın akabinde kendi anlayışınca Risale-i Nur dairesindeki hizmetine devam etmesinden de anlaşılabileceğine göre, bu ‘ayrılanlar’ kim?

Geçmiş bazı ihtilaflarda farklı taraflara düşmüş bazı iman kardeşlerimle yapageldiğim bir ders müzakeresi esnasında, “Yirmidördüncü Mektup” gibi doğrudan bu hususla hiçbir münasebeti gözükmeyen bir bahsi anlama yönündeki ortak gayretimizin uyandırdığı çağrışımla, bu ‘bulamadığım’ izaha veya onun bir ipucuna kavuştuğumu sanıyorum. İhlas Risalesi’nin ilgili pasajındaki ‘cadde-i kübra-yı Kur’âniye’ ve de ‘şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar’ ifadeleri de, bu kanaatimi kuvvetlendiriyor.

Dikkat edilirse, ‘samimi ihlası kıran adam’ ifadesi, en yoğun biçimde, ‘cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar’a bakıyor; ve özellikle dikkat edersek, mesleğimizden ayrılanlar sözkonusu ediliyor—meşrebimizden, mizacımızdan yahut içtihadımızdan ayrılanlar değil! Yani, ilgili bahisteki sert ifadelerin muhatabı, bizim meşrebimizden ayrılanlar, bizim görüş ve anlayışımızdan uzaklaşanlar değil. Bilakis, ancak ‘cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye’den ayrılanlar, ana vasfı bu olan ‘mesleğimizden’ ayrılanlar sınıfında anılmayı hak ediyor. Bu meslek içre kalan; ama ilgili meslek içinde yorum farklılığına düşen, meşrep ve mizaç ihtilafıyla birbirinden ayrılanlar değil. İkinci grubun, ‘meslek’ten ayrılmadığı için, hem yarın tekrar hakkıyla beraber olma imkânı saklı kalıyor, hem de ‘cadde’den ayrılmadığı için dinsizlik kuvvetine yardım gibi tehlikeli uçurumlardan uzak kalıyor.

Kısacası, ilgili bahis, Risale-i Nur dairesi dahilinde vuku bulan meşrep, mizaç veya içtihad eksenli ihtilaflara bakmıyor. Risale-i Nur’a muhatap olan, ama sonra Risale-i Nur mesleğinden ayrılarak doğrudan bu mesleğe ilişen, eleştiren ve ona karşı bayrak ve çığır açanlara bakıyor. Ki böyleleri, ‘en güzel’i bile beğenmeyip attıkları için ‘güzel’i zaten elinin tersiyle itiyor; sonuçta düşmanımız olan dinsizlik kuvvetinin elinde, bize karşı kullanılan bir silaha yahut piyona dönüşüyor.

Ve bu bahsi böyle anlayınca, ‘cadde-i kübra’yı ancak bizim gibi düşünenlerin yürüyebildiği bir patikaya dönüştürme riski kalkıyor.

  28.1.2004

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu