İki peygamber arasında

Metin Karabaşoğlu

İKİSİ DE PEYGAMBERDİ...

İKİSİNİN DE babası peygamberdi...

İkisinin de dedesi peygamberdi...

Peygamber torunu, peygamber oğlu peygamber Yakub...

Peygamber torunu, peygamber oğlu peygamber Yusuf...

Birincisi İbrahim aleyhisselamın oğlu İshak aleyhisselamın oğlu...

İkincisi İbrahim aleyhisselamın oğlu İshak aleyhisselamın oğlu Yakub aleyhisselamın oğlu...

Baba-oğul iki peygamber, aynı imtihan ile sınandılar.

Biri imtihanı baba olarak yaşadı, diğeri oğul olarak...

İmtihan ikisi için de zordu.

Yusuf hürriyetini kaybetti, Yusuf’unu kaybeden Yakub bir de gözlerini...

Bu arada Yusuf hayatını da kaybedebilirdi,

İmtihanları, babalarının gözünde en sevgili bildikleri küçük kardeşleri Yusuf’u kıskanan ağabeylerinin, hasedin cehenneminde yaşadıkları ızdırabı Yusuf’u öldürerek dindirme gayretkeşliği yüzünden idi zaten.

Henüz onbir-oniki yaşındayken gördüğü, onbir yıldızı, güneşi ve ayı kendisine secde eder halde bulduğu rüya, Yusuf’u ağabeylerinin hasedinin odağı haline getirmişti.

Şükür ki, en büyük kardeş Levi, bu yanlışa büsbütün dur diyemese de, en azından Yusuf’u göz göre göre öldürmelerine engel olacak bir ara formül bulmuş; Yusuf’u öldürmeyip bir kuyuya bırakmalarını önermişti...

Yusuf, kuyuda ölmedi. Bir hayırsızlar kâfilesi kuyuda Yusuf’u buldu, ama anne-babasını arayıp teslim edecek yerde, âyetin bildirdiği üzere, “birkaç dirhem gibi az bir paraya sattılar. Buluntu olduğu için, ona fazla ehemmiyet vermiyorlardı.”

Peygamber torunu peygamber oğlu Yusuf, Mısır ülkesinde bir köle idi artık...

Ağabeylerinin iddiasınca güya kurdun parçaladığı Yusuf’un hiç parçalanmamış kanlı gömleği kendisine sunulan; böylece Yusuf’u kurdun öldürdüğü iddiasının yalan olduğunu anlayan, ama Yusuf’un ölü mü sağ mı olduğuna dair hiçbir haber alamayan Yakub ise, üzülüp ağlamaktan, gözlerini kaybetti.

Yıllar, onyıllar boyu Yusuf’undan tek bir haber almadı Yakub. Onun yaşıyor olduğundan emin değildi; ama ‘öldüğü’ne dair inandırıcı bir haber de almadığı için Yusuf’undan asla ümit kesmedi.

“Allah’ın ümidinden yalnız kâfirler ümit keser” diyordu Yakub.

Ama diğer taraftan, yüreğinde kor gibi bir acı vardı. Yusuf’u yitirişin acısının üstüne, ağabeylerinin Yusuf’un canına kasdetmişliğini bilmenin acısı...

Bu bilgisini ifşa etmek ise, bir baba olarak, onun için zordan da öteydi, imkânsızdı...

O yüzden, Kur’ân’ın bildirdiği üzere, ‘hüzünden gözlerine ak düşmüş halde, derdini içine attı.”

Bir büyük ikilemin ortasında hem gözyaşı döktü, hem de yüreğindeki acıyı yalnız Rabbine açtı:

“. . . Artık bana düşen, güzel bir sabırdır (...) Ben derdimi de, üzüntümü de yalnız Allah’a şikâyet ederim.”

Yakub cephesinde bunlar yaşanırken, Yusuf cephesinde de imtihan iki kat şiddetlenmişti.

Hayatına kasteden ağabeylerinin ölür gider umuduyla, en büyük ağabeyinin ise ‘belki kurtulur’ umuduyla kuyuya attığı Yusuf köle pazarında az paraya satılıp hürriyetinden olduğu gibi; yıllar sonra güzelliği diller destan bir delikanlı köle olarak yaşadığı evin hanımefendisinin uyandırdığı fitneye teslim olmadığı için hürriyetsizlik acısı bir kat daha katmerlenmişti.

Köle Yusuf, üstüne üstlük, zindana atılmış haldeydi şimdi.

Kuyuda başlayan imtihan, şimdi zindanda devam ediyordu.

Üstüne üstlük, köle olarak içinde yaşadığı evin devletlû hanımefendisinin uydurduğu “o bana saldırdı” iftirası yüzünden, bir de iffetine toz kondurulmuş bir vaziyette...

Ağabeylerinden gördüğü feci haksızlığın üstüne, sonra su çekmek üzere kuyuya kova sarkıtan yolculardan gördüğü haksızlığın üstüne, bir de bu büyük haksızlık eklenmişti.

Ama böyle haksız ve hayırsızların ortalıkta kol gezdiği bir zeminde, dışarısı da zaten bir manevî zindan niteliğinde değil midir?

“Ey Rabbim! Onların beni davet ettiği şeyden, zindan bana daha sevimlidir” diye dua etmemiş midir Yusuf?

“Eğer onların hilesini benden uzaklaştırmazsan, ben onlara meyleder ve cahillerden olurum” dememiş midir?

Dışarıda böyle haksızların kol gezdiği bir zeminde dua ettiği üzere zindana düşen Yusuf, o zindan yıllarında yaşar miracını...

Rabbinin dilemesiyle, orada peygamber olur.

Zindanda bir peygamber olarak, hepsi de isabetli çıkan rüya tabirleriyle ünlenir.

Sonra, ülkenin kralının gördüğü bir rüyayı tabir etmesi kendisinden istenir. Kralın hayranlığını celbeden tabir ile de, hürriyetine kavuşma imkânı kendisine tevcih edilir.

Ama Mısır kralı onu saraya davet etmişken; o, kralın hizmetkârını geri göndermektedir: “Efendine dön ve sor, ellerini kesen kadınların maksatları neymiş?”

Kral ellerini kesen kadınları toplar. Yusuf’a iftira atan eski hanımefendisi de yanlarındadır.

Kadınlar işin aslını anlatırlar, efendisinin hanımı da Yusuf’a karşı irtikap ettiği haksızlığı itiraf eder.

Ancak bu şekilde hak tebeyyün ettikten sonradır ki, Yusuf zindandan çıkmayı kabul eder. Zaten, zan altında bir özgürlük, gerçek bir özgürlük değildir ki!

Şimdi Mısır kralının sarayındadır Yusuf. Sarayın en itibarlısı olarak, Mısır hazinesi onun ellerindedir.

Kralın rüyası tabir ettiği şekilde gerçekleşmiş; yedi bolluk yılından sonra, yedi kıtlık yılı gelip dayanmıştır.

Her taraf kıtlıktan kıvranmaktadır; Yusuf’un önerdiği tedbirle, bir tek Mısır bunun istisnasıdır.

O yüzden, civardaki her diyardan insanlar, karınlarını doyuracakları bir miktar buğday satın almak üzere Mısır’a akın etmektedir.

Her diyardan...

Yusuf’un asıl memleketi Kenan’dan da...

Gelenler arasında Yusuf’un ağabeyleri de vardır.

Ağabeyleri Yusuf’u tanımazlar, ama Yusuf ağabeylerini bilir.

Canına kasdetmiş, hürriyetini ketmetmiş ağabeylerini de; onların yaptıklarını da unutmamıştır.

O feci günün üzerinden on yıllar geçmiş; devran dönmüş, ‘onbir yıldız’ birkaç çuval buğday için Yusuf’un kapısına gelip dayanmıştır.

Yusuf onlara buğday verdiği gibi, buğday için verdikleri parayı da onlar farketmeden iade eder. Hizmetkârlarına, parayı çuvallarının içine koymalarını emretmiştir.

Ağabeyleri, yine geldiklerinde, yine erzak temin edeceklerdir. Ama tanımadıkları Mısır hazinedarının, onlara koştuğu bir şart vardır. Baba bir kardeşlerini, yani Yusuf’un da küçüğü Bünyamin’i yanlarında getirmeleri...

Yusuf, bir tedbir düşünmektedir.

Bünyamin gelir, şu olur, bu gerçekleşir derken, işler tam da Yusuf’un arzu ettiği minvalde gelişir.

Ve Yusuf, ağabeylerine sorar: “Siz cahillik zamanınızda Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?”

Bunun üzerine hak tebeyyün eder. Ağabeyleri onca yıl sonra “Biz suçluyuz” diyerek suçlarını itiraf eder.

Yusuf, ancak düşündüğü tedbirle onlara suçlarını itiraf ettirdikten sonradır ki, onları affeder.

En sevgili oğlunun ağabeylerinin zulmüne ve ihanetine duçar kaldığını sezinleyen Peygamber baba hüznünü içine atmış, “Ben hüznümü ve şikâyetimi yalnız Allah’a şikâyet ederim” demiştir.

Suçun kendisine karşı işlendiği Peygamber oğul ise hüznünü ve şikâyetini dışa vurmuş, ancak kendisine karşı işledikleri suçu itiraf etmelerinden sonra ağabeylerini affetmiştir.

Özellikle Risale dairesindeki kimi insanlardan ve topluluklardan gördüğüm haksızlıklar karşısında, Yakub aleyhisselam ile Yusuf aleyhisselam arasında gidip gelmiştir aklım ve kalbim.

Yakub misali olabilmeliyim, yaşananlara sünger çekebilmeliyim, hüznümü içime gömüp unutup geçebilmeliyim demişimdir nice zaman.

Ama Yusuf aleyhisselam örneği çıkmıştır karşıma bu kez...

Haksızlığın asıl muhatabı olan Yusuf aleyhisselam...

Yakub aleyhisselam hüznünü ve şikâyetini içine gömerken, yaptıkları haksızlığı onca yıl sonra itiraf ettirdikten sonradır ki ağabeylerini affeden Yusuf aleyhisselam...

Sonuçta geldiğim nokta şudur:

Baba-oğul arası bir gerilimde, aslolan Yakub aleyhisselamın yaptığıdır.

Kardeş-kardeş arası bir gerilimde aslolan ise, Yusuf aleyhisselamın yaptığıdır.

‘İman kardeşleri’ arasındaki gerilimler de dahil...

  18.3.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu